“Good Boys”a Rağmen Sevr’i Bilmek, Montrö’yü Korumak: Nato Gölgesinde Bir Bağımsızlık Savaşı

Gül Özen · 2026-04-05

“Good Boys”a Rağmen Sevr’i Bilmek, Montrö’yü Korumak: Nato Gölgesinde Bir Bağımsızlık Savaşı

ABD ve İsrail, İran Savaşı’nı başlattıktan sonra Türkiye’nin Güneydoğu hava sahasına tam dört kez balistik füze gönderildi. İran'dan geldiği söylenen balistik mühimmat NATO hava ve füze savunma unsurları tarafından imha edildi. İran'ın Dışişleri Bakanı Abbas Arakçı, füzeyi İran'ın atmadığını söylüyor. Güvenlik uzmanlarının ve stratejistlerin bölgeyle ilgili görüşü açık. Kıdem komuta zinciri kopan İran'da, MOSSAD ajanlarının cirit attığı ve füzeleri bu ajanların ateşlemiş olabileceği ihtimalleri üzerinde duruluyor. İsrail ve ABD oyununun, Türkiye’yi dolayısıyla NATO’yu savaşın içine çekmek olduğu konuşuluyor. 

Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ve MİT Başkanı İbrahim Kalın defaten Türkiye’nin savaşta yer almayacağını ve savaşın yayılmasını engellemek istediklerini söylüyor. Tüm bunlar olup biterken Milli Savunma Bakanlığı (MSB), Adana’da NATO’nun Çokuluslu Kolordu Karargâhı kurma sürecinde olduğunu açıklıyor. Hemen ardından, “Ukrayna Barış Gücü Koalisyonu” kapsamında İstanbul'da Deniz Unsur Komutanlığı kurulacağı duyuruluyor. NATO’nun adı MSB’nin önceki açıklamalarında geçmediği, parça parça bilgi verildiği için koalisyonun kapsamı hakkında MSB’den bir açıklama bekleniyor. 

MSB’nin X hesabından yaptığı paylaşımda: Çok Uluslu Kuvvet-Ukrayna Operasyonel Karargâhı Komutanları beraberindeki heyet tarafından Beykoz’daki İstanbul Boğaz Komutanlığına bir ziyaret gerçekleştirildiğini görüyoruz. Görüşmede NATO bayrağı bulunduğu için koalisyonun NATO’ya bağlı olduğu düşünülüyor. Ardından MSB’den, NATO ve NATO dışı çok uluslu Deniz karargahının amacı olarak, Rusya-Ukrayna arasında ateşkes olması durumunda Türkiye’nin barış gücü kuruluna “öncülük” edeceği açıklamasını duyuyoruz. Bu durum bizim için neden önemli? Türkiye için, İngilizler ve Fransızlar Sykes-Picot’tan beri yan yana gelmesi sakıncalı diplomatik ikili olmuşlardı. Bu yüzden İngiliz ve Fransız generallerini Boğaz'da askeri üniformayla görmek, Sevr’i ve Montrö’yü NATO gölgesinde yeniden düşünmemizi salık veriyor.

Padişah Sıtmaya Razı, Ankara Meclisi Ölümüne Direnişte

I. Dünya Savaşı sonrası 30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşması’yla Anadolu’yu bölme planı yapan savaşın galibi İtilaf Devletleri, savaşta geçemedikleri Çanakkale ve İstanbul Boğazlarına el koyma çabası içindeydi. Mondros Mütarekesi’nin boğazlar ve liman denetimi ile işgalin telaffuz edildiği maddeleri hatırlayalım:

1.Madde: Çanakkale ve Karadeniz Boğazlarının çevresi ve Karadeniz’e geçişin temini için müttefikler tarafından işgali.

7.Madde: Müttefikler, emniyetlerini tehdit edecek bir durum ortaya çıkarsa herhangi bir stratejik noktayı işgal edebileceklerdir.

Bu tarihten sonra esir şehrin insanları Millî Mücadeleyi sürdürmek için Ankara’ya, oradan Anadolu’ya akın ederken, San Remo Konferansı’nda (18-26 Nisan 1920) hiçbir Osmanlı heyetinin görüşüne başvurulmadan Sevr Antlaşması son şeklini almıştı. Ardından düvel-i muazzama Yunan ordusunu taarruza geçirerek, Osmanlı heyetinin anlaşmayı 10 gün içinde imzalamasını diretmişti. Bunun sonucunda Saltanat şûrası 10 Ağustos 1920’de Sevr’i imzalamıştı. 

 Sevr’in maddeleri Mondros’tan daha ötesi, alenen bir mandacılığın ilanıydı. Buna göre boğazlar bölgesinde esas yetkili “üç düvel-i muazzama” yani İngiltere, Fransa, İtalya olacaktı. Aynı zamanda bu işgalci devletler, boğazlar bölgesinde gerekli gördüklerinde hava, kara askeri birlikler bulundurabileceklerdi. Ayrıca bir Boğazlar Komisyonu kurulacak, barış ve savaş zamanlarında tüm ticari ve harp gemileri ve hava araçları buradan geçebilecekti. Boğazlar Komisyonu, İngiltere, Fransa, İtalya ve Japonya’dan oluşacaktı; komisyona katılmak isteyen ABD ve Milletler Cemiyeti üyesi diğer devletler de delegeler gönderebilecekti. Rusya ve Yunanistan ise komisyonun diğer üye devletleri arasındaydı.

Padişaha ölüm korkusu salan düvel-i muazzama, onu Sevr’e bir nevi sıtmaya razı etmişti. Ancak Mustafa Kemal’in anlaşmayı tanımama tutumu, halk egemenliğine dayalı Milli Mücadele hareketiyle başarıya ulaşmış ve Sevr tüm planlara rağmen uygulanamamıştı. Dahası, anlaşmayı imzalayan Padişah Vahdettin ve Damat Ferit Paşa liderliğinde İstanbul Hükümeti, BMM (Büyük Millet Meclisi)’de Atatürk’ün konuşmasıyla tarihin sayfalarına “vatan haini” olarak geçeceklerdi. Türk Milletinin egemenlik mücadelesine yapılan bu suikast girişiminden sonra 13 Ağustos 1923’te 2. Meclisin açılışında Mustafa Kemal şu sözleri söyleyecekti: “Efendiler, (...) düşmanla beraber padişah ve halife olan zat, (...) Paris’te imza ettikleri Sevr Muahedesinin zorla millete kabul ettirmek için ortak tedbir aldılar. Anadolu’nun milli heyecanlarını bastırmak için başvurmadıkları şeytanlık bırakmadılar.” 

Atatürk Lozan Antlaşması’ndan 10 yıl sonra 24 Temmuz 1933'te ise şöyle diyecekti: “Lozan Antlaşması, Türk milleti aleyhine, asırlardan beri hazırlanmış ve Sevr Antlaşması ile tamamlandığı sanılan büyük bir suikastın sona ermesini ifade eden bir vesikadır.”

Lozan’dan Montrö’ya Boğazlarda Bağımsızlık Mücadelesi 

Türkiye Cumhuriyeti 1923’te imzalanan Lozan Antlaşması ile Boğazların silahsızlandırılması ve geçişlerin denetlenmesi işinin, Milletler Cemiyeti’ne bağlı, Başkanı Türk, üyeleri diğer devletlerin temsilcilerinden oluşan “Uluslararası Boğazlar Komisyonu”na bırakılmasına mecbur kalmıştı. Lozan antlaşmasından yaklaşık bir buçuk ay sonra İstanbul ve boğazlardaki işgal sona ermişti.

İkinci Dünya savaşı tehdidine karşı Türkiye, Boğazlardaki egemenlik sahasını geri kazanmak için Milletler Cemiyeti’ne Nisan 1936’da bir nota verdi. Ardından 20 Temmuz 1936’da sözleşmeye taraf devletler İsviçre'nin Montreux kentinde toplandı ve Türkiye’nin taleplerini kabul ettikleri Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ni imzaladılar. Burada 24. ve 28. madde Türkiye için önemliydi. Türkiye’nin tek resmi karar merci olarak Çanakkale ve İstanbul Boğazlarının hakimiyeti tescillenmiş ve anlaşma süresiz kabul edilmişti.  

01 Kasım 1936, Türkiye Büyük Millet Meclisi Açılış Konuşmasında Atatürk’ün bu tarihi zafer için yaptığı konuşma şöyleydi:

“Bu yıl içinde uluslararası bakımdan bizim için mutlu olaylar oldu. Tarihte birçok kez tartışma ve tutku nedeni olan Boğazlar, artık tam anlamı ile Türk Egemenliği altında yalnız ticaret ve dostluk ilişkilerinin ulaşım yolu haline gelmiştir. bundan böyle savaşan herhangi bir devletin savaş gemilerinin boğazlardan geçmesi yasaktır.”

Bundan yaklaşık on altı yıl sonra Türkiye topraklarına yeniden yasal zemin bularak girecek olan Batılı devletler, bu kez Kuzey Atlantik Paktı’nı (The North Atlantic Treaty Organization) kullanıp barışı pazarlama stratejisiyle Türkiye’nin bilhassa darbeler tarihinde kara bir leke olarak kalacaklardı. 

Boğazların bugünkü durumuna baktığımızda her fırsatta sınırları delmeye çalışan güç odaklarının boğazın derin sularında kol gezdiğini söylemek mümkün. Geçtiğimiz günlerde İstanbul Boğazı’na birkaç km kala Karadeniz’de İHA ve İDA'larla vurulan yabancı bayraklı, Türk ticari petrol gemisi olayı, İran’dan ateşlenen füzelerin akıbetiyle benzerlikler içeriyor olabilir mi? MSB konuyla ilgili henüz net bir açıklama yapmadı.

NATO’nun Ayak Sesleri

İkinci Dünya Savaşı bitmiş, Soğuk Savaş dönemi henüz başlamıştı. Türkiye, Demir Perde’nin tehditkâr tutumu nedeniyle ABD ve Batı yanlısı bir dış politika yürütmüş ve 23 Şubat 1945’te ABD ile “Türk-Amerikan Askeri Yardım Antlaşması”nı imzalamıştı.

Anlaşmanın ikinci maddesi şöyleydi “Türkiye Cumhuriyeti hükûmeti, tedarik edebilmek vaziyetinde bulunduğu ve müsaade edebileceği maddeleri, hizmetleri, sühuletleri veya malumatı Amerika Birleşik Devletleri’ne temin edecektir.” 

SSCB (Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği) ve ABD arasındaki Sosyalist Doğu bloğuna karşı kapitalist Batı bloğu egemenlik mücadelesinde, Türkiye’nin ABD için jeopolitik önemi ortaya çıkıyordu. Ayrıca anlaşma gereği Türkiye, karayollarını, limanlarını, hava meydanlarını, demiryolları ve istasyonlarını ABD’nin kullanımına izin veriyordu. Böylece bir nevi NATO’ya hazırlık süreci başlıyor ve Türkiye’de birçok ABD’li askeri ve sivil danışman görülüyordu.

Deniz Gezmiş, Temmuz 1968, 6.Filo protestolarındaki konuşmasından.

1949'da ABD, İngiltere, Kanada, Fransa, İtalya öncülüğünde 12 ülkenin katılımıyla kurulan NATO, bugün İsveç ve Finlandiya'nın geçtiğimiz sene dahil olmasıyla 32 üye ülkeden oluşuyor. Türkiye 18 Şubat 1952’de Demokrat Parti döneminde, Kore’ye asker göndermiş, bedel ödeyerek NATO’ya katılmıştı. Beraberinde ülkede çok sayıda NATO üssü ve birlikleri kurulmaya başlandı. CIA’in 19 Kasım 1980’de hazırladığı bir raporda, Türkiye’de NATO’ya ait 40 üs ve tesisin olduğu belirtilmişti. Bunlardan en çok öne çıkan ise Adana-İncirlik ve İzmir Çiğli Hava Üsleri olmuştu. 

Buna karşın Türkiye tarihinde, ABD’nin kurmak istediği baskı ve etkiye itiraz örnekleri de mevcut. İran İslam devrimi öncesi 1979’da ABD Başkanı Jimmy Carter, Başbakan Bülent Ecevit’e bir mektup göndererek, U-2 casus uçaklarının Türkiye’deki üsleri kullanmasını talep ediyor. Ecevit ise cevap mektubunda, bu talebin Türkiye ve SSCB ilişkilerine zarar vereceğinden kabulünü uygun görmediğini dile getiriyor. Sonrasında Ecevit Hükümeti düşüyor ve yerine gelen Süleyman Demirel de NATO’nun bu talebini yine kabul etmiyor.

Günümüzün siyasi iktidarının NATO’yla ilişkiler seyrine bakalım. NATO’nun resmi X hesabında 2026 NATO zirvesinin Ankara’da gerçekleşeceğini Anıtkabir fotoğrafıyla duyurdu. Emekli Tümamiral ve jeopolitik analist, Mavi Vatan doktrininin isim babalarından Cem Gürdeniz’in bir söyleşide belirttiği gibi; NATO tatbikatlarında, Türk egemenlik sahasını Boğazlar üzerinden Rus filolarının geçeceği bir senaryo yazılıyor. Cem Gürdeniz Binbaşıyken, NATO subaylarına karşı çıkarak bu oyunu durduruyor. Yine NATO üyeliğimizden sonra birkaç kez kriz durumlarında ABD donanması Boğazlar’dan geçmek için yanaşıyor ve Montrö gereği geri çevriliyor. Burada egemen güçlerin yasa tanımazlığı, tarihte tekerrür eden bir olgu olarak karşımıza çıkıyor.

2022’de ortaya çıkan Montrö tartışmalarını hatırlayalım. TBMM Başkanı Mustafa Şentop'un Haber Türk’te bir programda sorulan, Montrö Sözleşmesi'nin Cumhurbaşkanı tarafından feshinin mümkün olup olmadığı yönündeki bir soruya şu yanıtı vermişti: "Teknik olarak yapılabilir." Ardından Deniz Kuvvetleri Komutanlığı'ndan emekli 104 amiralin ortak imzasıyla “Montrö’nün tartışmaya kapalı olduğu”nu duyurmaları neticesinde, amiraller hakkında soruşturma açılmış ve 10’u gözaltına alınmıştı. 

Recep Tayyip Erdoğan ise bu tartışmalara şu açıklamayla nokta koyacaktı:

 "Montrö Sözleşmesi’nden çıkmakla ilgili hâlihazırda ne bir çalışmamız ne de böyle bir niyetimiz vardır. Ama gelecekte bu ihtiyaç ortaya çıkarsa, ülkemizi daha iyisine kavuşturmak üzere her sözleşmeyi gözden geçirmekten de çekinmeyiz." 

Montrö’den başka ‘Daha iyisi’nin ne gibi bir anlaşma olabileceği sorusu karşılıksızdır. Çünkü Boğazların statüsünün Türk Ulusu’nun egemenliğine bırakılmasından başka ‘Daha İyisi’nin olabileceği alternatif bir senaryo yoktur. 

Tekrar son haftalarda yaşanan tartışmalara bakalım…. Kimi stratejistler son gemi saldırısı için Ukrayna’yı sorumlu tutarken, bir diğer görüş de ABD’yi saldırının faili olarak gösteriyor. Ukrayna bağımsız bir güç olmadığı için bugün mühimmatını Avrupa ve ABD’den sağlıyor. Türkiye dahil Avrupa devletlerini İran-İsrail savaşına sürüklemeye çalışan ABD, kendi müttefiklerini gayri meşru şekilde bombalayacak kadar sınır tanımayan, yasasız bir eylem içinde olabilir mi?

Ayrıca ABD Başkanı Trump kendisine İran savaşında yardım etmeyen NATO’ya üye devletlere, bilhassa Fransa ve İspanya’ya sitemlerini iletirken, “NATO’dan çıkarım” diyerek blöflerine bir yenisini ekledi. NATO 5. maddesi gereği “Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için” ilkesini, savaş açılan üyesine destek kuvvet gönderme taahhüdünü tarihinde bir kez dahi uygulamış olması önemli bir nokta. Bu maddeye rağmen NATO’ya üye bir devletin himayesindeki Grönland’ı işgal tehdidi, bu maddeyi ve beraberinde NATO’nun varlığını bizzat kendisinin tanımadığını yakında tarihte gördük. Kaldı ki ABD, Trump’ın ağzından NATO’ya üye devletlerin savunma harcamalarını gayri safi yurt içi hasılalarının %5’i oranında artırmalarını istiyordu. Ayrıca yine üye devletlerin sahalarını ve askerlerini hem kendi çıkarlarını önceleyerek hem de yine kendi stratejik ortağı İsrail'in genişlemesi için kullanmak istiyor. 

Recep Tayyip Erdoğan'ın Donald Trump ile görüşmesinden.

1954 yılında operasyonel hale gelen, yapılan anlaşmalarla NATO’nun ve müttefik güçlerin kullanımı için ortak bir merkez olduğu bilinen İncirlik Üssü’nü her ne kadar Türk Silahlı Kuvvetleri kontrol ediyor denilse de Türkiye, NATO’nun ve ABD’nin vereceği her kararla tehdide açık durumda. Trump'ın “Türkler her sözümüzü dinliyor, good boys” diye tanımladığı dış politikamızla, NATO’nun Türkiye’de açacağı yeni üsler aracılığıyla daha fazla dış müdahaleye kapı aralandığı da ortada. Bu sırada Erdoğan Dolmabahçe'de, ABD’li BlackRock’in CEO’su Larry Fink’i ağırlıyor. Dünyanın en büyük ‘Özel Varlık Yönetimi Şirketi’ (Asset Management) olarak bilinen BlackRock’un, yönettiği varlıkların toplam değeri 10 trilyon dolara ulaşmış. Bunun anlamı, BlackRock şirketinin yönettiği mâli tutar, dünyadaki neredeyse tüm ülkelerin yıllık üretiminden (GSYH’sından) daha büyük olduğudur. 

Ayrıca Amerika Birleşik Devletleri'ndeki bankaların çoğunu kontrol eden, büyük ilaç şirketlerinde hisselerin çoğunluğuna sahip olan, küresel olarak işlem gören tüm hisselerin yaklaşık %10'una ve ana akım medyaya hâkim olan bu şirket -hiç fark edilmeden- sıradan insanları ve siyaseti bile şekillendirebilecek bir güçte olduğu Amerikan basınında da konuşuluyor. 

Bir taraftan NATO tartışmalarıyla siyasi denetim ve askeri bağımlılıkla ilgili sorular ortada duruyor, diğer taraftan bu yeni finans kapital yakınlaşması, AKP Hükümetinin ülkede dış borçlanma veya özelleştirmeler gibi yeni ödünler verip vermediği sorularını düşündürtüyor.