Ortadoğu'da Epik Bölüm ve “Yeni Türkiye”

Nilüfer Nurgül Özdemir · 2026-06-22

Ortadoğu'da Epik Bölüm ve “Yeni Türkiye”

Hem içeride hem de dışarıda ilginç gelişmeler yaşanıyor. 

Tom Barrack, geçtiğimiz günlerde Irak hükümeti ile yaptığı görüşmenin ardından, Irak ile yapılan silahsızlandırma anlaşmasını, “Başkan Trump’ın Ortadoğu stratejisinde epik bir bölüm,” diye duyurdu. Bu sırada ABD Başkanı Trump, İran ile anlaşmayı imzalamak zorunda kaldı; İran, İsrail’in Lübnan’a saldırılarının ardından ateşkesi ihlal ettiği gerekçesiyle Hürmüz boğazını tekrar kapattı.  Ortadoğu’da eski bir emperyal hayali canlandırmaya çalışan Trump ve şürekası Tom Barrack, bu olanları bir kahramanlık hikayesi gibi pazarlamak için çırpınıyor. 

Barrack’ın “Ortadoğu’daki epik bölüm” açıklaması yakın zamanda söylediği; “Irak, Suriye ve Türkiye Ortadoğu’da kalıcı istikrarın üzerine inşa edilmesi gereken stratejik ekseni oluşturmaktadır,” söylemi ile de oldukça paralel. Ortadoğu’da, ABD ve dolayısıyla İsrail için yeni bir düzen kurulmaya çalışılırken AKP hükümeti, Türkiye’yi ABD merkezli bu düzene sıkıştırmaya çalışıyor.

Barrack, çok açıklama yapıyor ama hep aynı şeyi söylüyor. “1919’dan beri önümüzdeki tek engel ulus devletler,” diyor veya “Ortadoğu için en iyi model müşfik monarşi.” Bunlar yetmiyor, kendilerinin kadim bir coğrafyaya türlü bagajlarla giydirmeye çalıştığı şu meşhur “Ortadoğu” ifadesini daha da değersizleştirmek için “Ortadoğu yok, kabileler, köyler var,” diye açıklamalar yaparken pozdan poza giriyor.

Bu yazıda Truman Doktrini ile başlayıp, 12 Eylül 1980 darbesinde “Ankara’daki Çocuklar Başardı” söylemine uzanan ve bugün “müşfik monarşi” ile devam eden tarihsel hattın geldiği noktayı anlamaya çalışacağız.

İleri Karakol

1950’li yıllarda ABD, komünizmle mücadele için Türkiye ve Yunanistan’ın “ileri karakol” olduğunu vurguluyor ve buna göre stratejik adımlar atıyordu. Antikomünizm, Soğuk Savaş döneminde aslında sermayenin el değiştirmesinin bir çeşit kod adıydı. Bir taraftan siyasetten sendikalara, okullardan gazetelere, dergilere antikomünizm propagandası yapılıyor diğer taraftan Türkiye bağımlı bir ekonomik model ile kapitalizmin yeni oyun sahası haline getiriliyordu.

M. Emin Değer, Oltadaki Balık Türkiye, Emperyalizmin Tuzaklarındaki Ülke kitabında bağımlılık sürecinin Truman doktrini ile başladığını belirtir ve süreci şu sözlerle anlatır.

“Amerika’nın günümüzde bilen ve bilmeyenin kullandığı “stratejik ortaklık” aldatmacasının temeli, Truman doktriniyle atılmıştır. Bize uzatılan bağımlılık ipine kurtarıcı olarak yapıştık.”

Truman Doktrini (1947) ve Marshall Planı (1948) ile Türkiye, ordusu ve ekonomisi ile yeni bir sürece giriyor, Atatürk’ün tam bağımsızlık ilkesini merkeze koymuş dış politikadan uzaklaşıyor ve yine devletçilik yerine liberal ekonominin temelleri atılıyordu. 

Harry S. Truman


Doğan Avcıoğlu ise Türkiye’nin Düzeni kitabında şunları yazıyordu:

“ABD’nin Türkiye’de “demokrasi” değil de her şeyden önce bir “ileri karakol” istediği, başından beri bellidir. Nitekim Amerika’nın ciddi yazarlarından Walter Lippman, 1 Nisan 1947 tarihli Newyork Herald Tribune’de bunu açıkça söylemektedir: ‘Türkiye ve Yunanistan’ı gerçekten yardıma muhtaç oldukları ya da demokrasi modeli teşkil ettikleri için seçmedik. Bu ülkeleri, Sovyetler Birliği’nin kalbine ve Karadeniz’e açılan stratejik kapılar olduğu için seçtik."

Deney Alanı

Truman Doktrini ile orduda ve Marshall yardımı ile ekonomide hayata geçirilen bu bağımlı model, Türkiye’yi “Küçük Amerika” olma hayaline doğru sürükleyerek, ciddi bir angajmana aldı. Askeri ve iktisadi yardımlar Türkiye’nin Milli Kurtuluşçu dış politikasında kaymaya neden olurken, içeride komprador burjuvazinin gelişmesi ile siyaset yeni bir yöne doğru evrildi. Özellikle bu dönem için Thornburg’un (ABD’li Max Weston Thornburg, 1949) hazırladığı bir raporda Türkiye’nin “Arap dünyası tarafından yakından takip edilen sosyal ve ekonomik bir deney alanı” olduğu belirtiliyor, devletçiliğin sonlandırılması salık veriliyor, İslam coğrafyasındaki rolümüz netleştiriliyordu. 

Çok partili hayata geçiş süreci de tam bu tarihsel bağlam içerisinde şekillendi ve dönemde Cumhuriyet karşıtlığının merkeze oturtulduğu ılımlı İslam, bir karşı devrim projesi olarak palazlandırılacaktı. 

“Çok partili hayatın Türkiye’de bir özelliğini teşkil eden din istismarcılığı dolayısıyla, 1946’dan başlayarak şeriatçı akımlar yeniden başkaldırmıştır. Menderes gibi politikacılar, 1949’da Sivas’ın ünlü Nakşibendi Şeyhi İsmail Efendi’yi ziyaret edip elini öpmüş, daha sonraları Said-i Nursi’lerden medet ummuşlardır. Ticaniler Meclis’te Arapça ezan okuyacak cesareti bulmuşlardır. Şeriata dönüş isteyen, hilaefeti ve Abdülhamit’i savunan yayınlar alıp yürümüştür.”

“Ankara’daki Çocuklar Başardı”

12 Eylül 1980 darbesi ile Türkiye başka bir eşiğe geçmişti. 24 Ocak kararları ile neo-liberal politikalara eklemlenen Türkiye, artık iyiden iyiye ABD’nin eliyle şekilleniyordu. Kısa bir süre sonra kamuoyu, ABD’nin önemli think-tank kuruluşu RAND şirketi ile tanışacak, darbenin aslında kimler eliyle yapıldığını öğrenecekti. 12 Eylül, tıpkı 1950’lerdeki komünizmle mücadele gibi, devrimci, solcu görüşlerin baskılandığı bir döneme geçişi sağladı. 

1974-1977 yıllarında CIA Türkiye şefi olan Paul Hanze, darbe gerçekleştikten sonra “Ankara’daki çocuklar başardı” mesajını yetkililere ilettiğini söyleyecekti.

“ABD, komünizmle mücadele derken, yalnız komünizmle değil, sermayesi için komünizm kadar tehlikeli saydığı milliyetçi, devrimci ve devletçi hareketlerle de mücadele etmektedir. Bu mücadeleyi ABD, kendi sermayedar sınıflarıyla işbirliğine istekli bulunan sınıfların egemenliğindeki güçlerin iktidara gelmesini sağlamak, ister komünist, ister milliyetçi olsun öteki güçleri toptan komünist sayarak karşısına almak suretiyle yürütmektedir.”

“Yeni Türkiye”

1980’ler ve 90’lar Kürt meselesinin yükselişe geçtiği yıllar olarak hatırlanacaktı. Bir taraftan da özelleştirmeler tüm hızıyla devam ediyordu. Özelleştirme yasasının çıkarıldığı bir akşam Tansu Çiller “Son sosyalist devleti de yıktık” diyecek ve Türkiye’nin neo-liberal ekseninin iyiden iyiye yörüngeye oturduğunu müjdeleyecekti. Yıkılan ise, Türkiye Cumhuriyeti’nin binbir yokluğun içinde kamu kaynakları ile kurduğu mirasıydı.

2002’de başlayan AKP’li yıllardan az önce, kendisini Özal politikalarının bir takipçisi gibi sunan Erdoğan, önce “Milli Görüş gömleğini çıkarttım” diyecek; kısa bir süre sonra ABD’nin sınırlarını ve amacını belirlediği, kamuoyunda Büyük Ortadoğu Projesi olarak adlandırılan projenin eş başkanı olduğunu ilan edecekti. BOP, projenin yaygın bilinen adıydı ama resmi ve gerçek adı başkaydı: Genişletilmiş Ortadoğu Projesi. Erdoğan, 2004-2006 yıllarında bu terimi doğrudan kullanacaktı. Bu bile birçok şey söylüyordu bize. Ortadoğu’nun büyüklüğü, aslında Ortadoğululaştırmanın genişletilmesiydi. Takip eden yıllarda AKP’nin Yeni Osmanlıcılık ve siyasal İslam söylem ve uygulamaları giderek güç kazanacak ve ABD’nin Ortadoğu’nun genişletilmesinden murat ettiği Tom Barrack’ın sözlerinde anlamını bulacaktı: Planlanan Ortadoğu’nun kabileleştirilmesiydi. 

Yine eski CIA yöneticisi, RAND danışmanı Graham Fuller 2007 yılında “Yeni Türkiye”yi müjdeliyordu. Fuller, ulus devlet yerine etnik kimliklere bölünmüş, devrimci Cumhuriyet’ten giderek uzaklaşmış, İslami bir rejimin ayak seslerini duyuruyor, AKP’yi İslamcı partiler arasında açık ara en başarılısı addediyordu. 

Bugün çok net biliyoruz ki; Cumhuriyet karşıtlığı Yeni Osmanlıcılık ideolojisi ile körükleniyor, siyasal İslam’ın yükselişi ve Ortadoğu’daki ABD politikalarında Türkiye’ye biçilen “bölgesel/lider güç” rolü ile bu ideoloji hayat buluyor. 2017 yılında parlamenter rejim lağvediliyor, akabinde Osmanlı-Millet sistemi tartışılmaya başlanıyor. Bu sırada Türkiye, ABD'nin Ortadoğu'da kurmaya çalıştığı üçgenin (Irak-Suriye-Türkiye) merkezine yerleştiriliyordu.

“Ortadoğu, Amerika’nın askeri liderliğinde hep önde gelen bir alan olmuştur. Bu bölgede Türkiye, Amerika’nın Avrasya’yı da kapsayan alanlara uzanan hedefleri için hep önemli sayılmıştır. Stratejik ortaklık da bu coğrafyanın bize yüklediği sorundur.”


Bahçeli’nin Kurucu Önderi


Devlet Bahçeli, 2024 yılında Abdullah Öcalan’a “kurucu önder” diyerek Türkiye’nin bu eksendeki yönünü tespit etti.  Ayrıca Bahçeli’nin “MHP ve Cumhur İttifakı Türk-İslam dünyasının siyaset kutbu” sözü, ABD’nin bölgede kurmaya çalıştığı ve merkezine Türkiye’yi yerleştirdiği modelle örtüşmektedir.

Osmanlı-Millet sistemi ve Lübnan modeli de ABD’nin Ortadoğu’daki emperyal hayalleri için biçilmiş kaftan.  

Elbette sadece Devlet Bahçeli’nin değil, Öcalan’ın Medine Vesikasına vurgu yaparak gündeme getirdiği Demokratik İslam önerisi de yaşanan tüm bu gelişmeler düşünüldüğünde oldukça anlamlı. 


Ilımlı İslam merkezli Yeni Osmanlıcılık arayışları ABD’nin çıkarlarıyla örtüşen dış politikanın ve bu dış politika çerçevesinde şekillenen iç siyasetin merkezindedir. Bugün konuştuğumuz Yeni Anayasa tartışmalarından, CHP’deki kayyım yönetimine, çözüm sürecine dair geçiş yasasından, Abdullah Öcalan’a koordinatörlük teklifine kadar iç siyasetteki pek çok mesele, ülkemizdeki emperyalist projenin hayata geçirilmesi içindir. 

AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın gençlere hitaben söylediği "Yeni Türkiye sizin eseriniz olacak, Büyük Türkiye bu asrın parlayan yıldızı olacak” sözleri basit bir tekrar değildir. Nihayet yeni anayasa etrafında dönen tartışmalarda AKP ve çevresi kendilerine “kurucu zihniyet” ifadesini yakıştırmaya başladı. Zaten kurulmuş ve kurucu zihniyeti belli olan Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmuşken bir daha kurulması mümkün olmadığına göre, AKP’nin bu iddiaları olsa olsa kurucu felsefenin reddiyesi olarak okunsa gerektir. Genişletilmiş Ortadoğu Projesi’nin ve AKP’nin Yeni Osmanlıcılık hayallerinin bir çıktısı olan “Yeni Türkiye” adı altında yürütülen propaganda, ABD’nin strateji ve savaş planı masalarında hazırlanmış, Devrimci Cumhuriyet’in tam karşısında yer alan emperyal bir tasavvurun adıdır.