Polyak’ta Zafer; Toprak İşleyenin, İş Üretenindir!
Ronay Ümit · 2026-03-14

Kınık’taki Polyak A.Ş. madeninde 1243 işçinin 20 Şubat’ta başlattığı, jandarma müdahalesi ve gözaltı çemberiyle kuşatılan direniş, şerhli bir zaferle sonuçlandı.
Polyak madencileri içeride kalan tüm alacaklarının ödenmesi, kıdem ve ihbar tazminatlarının güvence altına alınması ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi talebiyle iş bırakmış, işveren söz vermesine rağmen ödemeleri yapmayınca madeni kendilerine devredilmesini isteyerek işgal etmişlerdi. Tahakküm barikatını aşan maden işçileri, işyerlerini kolektif biçimde yönetme kararı aldı. Bu karar, işçi özyönetiminin açık bir ifadesidir.
Madencilik sektörü, küresel liberal ekonominin emek üzerindeki etkilerini en sert biçimde görünür kılan alanlardan biri. Yeraltında çalışan işçi yalnızca kömür çıkarmaz; aynı zamanda modern ekonominin enerji temelini üretir. Buna rağmen, üretici özne olan emekçi; eğitim, sağlık, iş güvenliği, iş güvencesi ve insanca yaşam hakkı gibi temel yurttaşlık haklarından sistematik biçimde mahrum bırakılabilmektedir. Polyak A.Ş Madencilik işçilerinin direnişi bu nedenle yalnızca ekonomik bir talep değil, gasp edilen yurttaşlık haklarının geri alınması mücadelesidir.
Küresel liberal ekonomi, devleti sosyal hakların güvencesi olmaktan çıkarıp piyasayı temel düzenleyici haline getirdiğinde yurttaşlık kavramı da dönüşür. Eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik kamusal hak olmaktan çıkar; maliyet ve rekabet başlığı altında yeniden tanımlanır. Sermaye birikiminin sürekliliği, emek maliyetinin kontrol altında tutulmasına dayanır. Sosyal haklar genişlediğinde artı-değer oranı daralacağından, neoliberal politikalar sosyal devleti geriletir. Artık devlet satıcı, yurttaş müşteri olmuştur.
Madencilikte bu dönüşüm sağlık hakkının zayıflaması, iş güvenliğinin kaçınılması gereken bir maliyet kalemi olarak görülmesi, iş güvencesinin aşınması ve eğitim hakkının sınırlanması sonuçlarını üretir. Bir başka deyişle, meslek hastalıkları ve iş kazaları, yeterli kamusal sağlık güvencesi olmadan bireysel riske dönüşür; güvenlik yatırımları “kâr oranını düşüren kalem” olarak görülür; taşeronlaşma ve esnek çalışma, sürekli belirsizlik yaratır ve işçi ailelerinin çocukları, bölgesel yoksulluk nedeniyle eşit eğitim fırsatına erişemez. Sonuçta işçi yalnızca üretim sürecinde değil, yurttaşlık düzleminde de güvencesizleşir, yalnızlaşır.
Polyak işçilerinin direnişi ücret artışı ya da ücretlerin zamanında ödenmesi talebinin ötesinde, insanca yaşam hakkının savunusudur. İşçinin hastalandığında kamusal sağlık hizmetine erişebilmesi, iş kazasının fıtrattan sayılmayıp kaderine terk edilmemesi, yarın işsiz kalma korkusuyla yaşamaması, kendisi ve ailesinin sosyal, kültürel hizmetlerden faydalanması yurttaşlığın temel bileşenleri olup bir ayrıcalık değil haktır. Direnişin, bu hakların piyasa mekanizmasına terk edilmesine karşı kolektif bir itiraz olduğunu görmek gerekir.
Değer yaratan emek, sadece toplumsal yaşamın kurucu gücü değil, aynı zamanda toplumu yeniden üreten kuvvettir. Maden işçisinin mücadelesi:
Enerji üretiminin devamlılığını sağlayan emeğin görünürlük talebidir!
Yerel toplulukların yoksullaştırılmasına karşı bir savunmadır!
Sosyal hakların piyasa lehine budanmasına karşı kolektif direniştir!
Bu haklar piyasa performansına bağlanırsa yurttaşlık parçalanır. Emek mücadelesi bu parçalanmaya karşı bütünleştirici bir rol oynar.

Türkiye’de maden işçilerinin verdiği mücadele yalnızca bugünün meselesi olmayıp tarihsel bir sürekliliğe sahiptir. Polyak Madencilik işçilerinin direnişi, bu tarihsel hattın güncel bir halkasıdır. Bu mücadeleyi anlamak için Türkiye’de emeğin yurttaşlık hakları etrafında geliştirdiği kolektif pratiğe bir bakalım.
Türkiye’de sanayi işçiliği özellikle maden havzalarında yoğunlaşmıştır. Zonguldak kömür havzası, hem üretimin hem de işçi hareketinin tarihsel merkezlerinden biri olmuştur. 1940’lı yıllarda uygulanan zorunlu çalışma rejimleri, emek-sermaye ilişkisinin devlet eliyle nasıl düzenlendiğini gösterir. Bu dönem, yurttaşlık haklarının henüz sosyal boyut kazanmadığı; emeğin üretim için seferber edildiği bir dönemdi. Ancak ilerleyen yıllarda sendikal hakların gelişmesiyle birlikte işçi sınıfı yalnızca ücret değil, sosyal güvence talep etmeye başladı.
Çorum Alpagut kömür işletmesinde işçiler, madenin zarar ettiği gerekçesiyle maaşlarının ödenmemesi üzerine üretimi fiilen devralarak tarihsel bir adım attılar. 1969 yılında yaşanan bu deneyim, İşçilerin üretim araçlarını kolektif olarak yönetebileceğini; artı-değerin özel sermaye yerine kolektife yöneltilebileceğini, emek demokrasisinin pratikte mümkün olduğunu gösterdi. Yönetimi devraldıktan sonra üretim hacmini iki kat, günlük satış bedelini beş kat artıran işçiler, emeğin alternatif üretim modeli kurma kapasitesine sahip olduğunu ortaya koydular. İşçilerin başarısından rahatsız olan patron sınıfının şikâyetiyle jandarma işletmeye el koymuş ve daha sonra işçilerin talebi üzerine maden Türkiye Kömür İşletmeleri’ne devredilmiştir. Alpagut özyönetimi, yurttaşlığın ekonomik boyutunun genişletilmesi yönünde radikal bir adımdı.
Olumsuz çalışma şartları nedeniyle sendikada örgütlenerek greve giden Yeni Çeltek madencileri, emeğin üretimdeki gücünü bir kez daha ispatladılar. Zarar ettiği gerekçesiyle kapatılan maden ocağını 26 Nisan 1980’de işgal edip üretim ve dağıtımı yeniden planlayan işçi komiteleri oluşturdular. İşletmeyi kâra geçirmekle kalmadılar, elde edilen kömürü aracısız halka dağıttılar. 33 gün süren özyönetimin valilik ve bakanlık müdahalesiyle sonlanmasını takiben başlayan grevin üzerinden de 1980 darbesi geçti.
1980 sonrası neoliberal dönüşümle birlikte özelleştirme ve esnek çalışma politikaları hız kazandı. Buna karşı gelişen 1989 Bahar Eylemleri, kamu emekçilerinin ve işçilerin sosyal hak taleplerini yeniden yükseltti. Bu sürecin sembolik zirvelerinden biri, 1990-91’de Türkiye Taşkömürü Kurumu işçilerinin öncülüğünde gerçekleşen büyük Zonguldak yürüyüşüdür. On binlerce madenci, iş güvencesi ve kamusal üretimin tasfiyesine karşı Ankara’ya yürüdü. Bu yürüyüş, yalnızca ücret mücadelesi değil; özelleştirme politikalarına karşı yurttaşlık haklarının savunusuydu.
Soma maden faciası, iş güvenliğinin maliyet kalemine indirgenmesinin trajik sonucunu ortaya koydu. Taşeronlaşma, denetim zafiyeti ve kâr baskısının güvenliği ikincilleştirmesi. Facia sonrası yükselen toplumsal tepki, iş güvenliğinin bir teknik ayrıntı değil, temel bir yurttaşlık hakkı olduğunu yeniden gündeme taşıdı.
Polyak Madencilik işçilerinin direnişi, Alpagut’un ve Yeni Çeltek’in kolektif pratiği, Zonguldak yürüyüşünün kitlesel itirazı, Soma sonrası güvenlik talebiyle aynı tarihsel çizgide durmaktadır. Sosyal haklar, sermayenin keyfiyetine kalmış cülus bahşişi değildir. Sınıf mücadelesiyle kazanılır. Türkiye’de maden işçilerinin pratiği bu tezi doğrular:
• Haklar mücadeleyle kazanılmıştır.
• Neoliberal dönüşümle daraltılmıştır.
• Kolektif direnişle yeniden talep edilmektedir!
"Biz üreteceğiz biz satacağız, kendi paramızı tahsil edeceğiz. Üreten biziz yöneten de biz olacağız" derken özel bir mülkiyeti gasp etmiyor, kendi mülkiyetlerinde olan “emek”lerine sahip çıkmak suretiyle alternatif bir üretim modeli olabileceğini işaret ediyorlar. Gösterdikleri istikamet, emekçinin kendi yarattığı iktisadi değer üzerinde söz sahibi olduğu özyönetim işletmeleridir. Bu ortak bir kültürün parçası olmanın yarattığı dayanışma temelinde, sürdürülebilir refahı adil olarak paylaşma isteğidir.
Ekonomik krizlerin yarattığı olumsuz koşullarda, iflas durumunda işverenin işletmeden çekildiği durumlarda yaşama ve umuda tutunmanın pratiğidir özyönetim. Alpagut işçileri madenlerini patronsuz yönettiklerinde hem üretimi hem de satışları arttırmışlardı. Yeni Çeltek madencileri 1976'da üretimi ve dağıtımı yeniden planlayarak işletmelerini kâra geçirmişlerdi. Elden ele teslim edilen mücadele bayrağı Polyak işçilerinin direnişiyle bir başka dünyanın mümkün olduğunu artık düşündürtmelidir.
Devletin kamusal hizmet ve görevlerinden çekilmeye başlamasıyla, faaliyet alanı genişleyen sermayenin ve şirketlerin artan egemenliği yaşamın her alanında krizler yaratmaktadır. Dünyanın her yerinde, toplumun farklı kesimleri, dayanışmacı ve katılımcı bir pratikle, işsizlik, emek sömürüsü, güvencesizleşme, üretimden kopuş gibi sorunlarla baş etme yolları geliştirmiştir. Bunun en güzel örneklerinden biri işçilerin hem çalışan hem ortak olduğu işçi kooperatifleridir.
Bu direniş, dünyada giderek genişleyen bir uygulama alanı bulan, küresel kapitalizmin yarattığı eşitsizliklere karşı, üretimin demokratikleştirilmesi yönünde somut bir adım olan işçi kooperatifi modelinin ve buna ilişkin mevzuatın tartışılması için bir fırsat olabilir.
Bağımsız Maden İşçileri Sendikası yaptığı “bir yandan nihayete eren süreçle ilgili takip ve denetim görevini sürdürecek, bir yandan her an tetikte ve yeni mücadelelere hazırlık içinde olacak ama daha da önemlisi bölgenin tüm dinamikleriyle beraber madenin öz yönetimine ilişkin fikri, teknik, örgütsel hazırlığını sürdürecektir,” açıklamasının ardından, “Bu yüzden sonuna bir noktalı virgül konulmuş olarak ZAFER; ilan ediyoruz,” demesi çok anlamlıdır.
Türkiye’de maden işçilerinin mücadelesi, tekil direnişlerin toplamı değildir; sosyal yurttaşlığın inşasında belirleyici bir hattır. Alpagut’tan Zonguldak’a, Soma’dan Polyak’a uzanan çizgi çalışan ve üreten insanın, yalnızca ekonomik bir aktör değil; hakların taşıyıcısı ve toplumsal adaletin kurucu öznesi olduğunu gösterir. Emek mücadelesi ise bu hakları yeniden kamusal ve kolektif bir zemine taşır. Türkiye’de bu mücadelenin tarihi vardır.
Ve o tarih, madende üreten insanın elleriyle yazılmıştır.