Pullar, Publar ve Raflar
Nevhan Varol · 2026-01-17

Şirketler tarafından yurttaşlar için birer “fırsat” olarak sunulan hizmetler, çoğu zaman şirketler açısından bir avantaja, artı değer üretim mekanizmasına dönüşür. Dünyada “gıda kurtarma” ya da “indirim marketleri” olarak adlandırılan bu yapılar, ülkemizde de yaygınlaşmaya başladı. Bu yeni “tarihi geçmiş gıda marketlerinde” bize neyin yedirildiğine yakından bakalım.
7223 sayılı Ürün Güvenliği ve Teknik Düzenlemeler Kanunu’na istinaden ürün etiketlerine konulan Tavsiye Edilen Tüketim Tarihi (TETT) ve Son Kullanım Tarihi (SKT) aşmış ya da yaklaşmış ürünler, taşıdıkları sağlık ve güvenlik riskleri çoğu zaman göz ardı edilerek bu marketlerde satışa sunulmaktadır. Üstelik bu satışlar, “TETT ve SKT’nin anlamını biliyor musunuz?” gibi uyarı anonslarıyla birlikte yürütülmekte, böylece doğabilecek risklerin sorumluluğu örtük biçimde tüketiciye devredilmektedir.
Bu durum, yalnızca bir ticari pratik olmakla kalmayıp yasaların nasıl esnetildiğini, denetim mekanizmalarının nasıl etkisizleştirildiğini ve bu süreçlerin nasıl olağanlaştırıldığını gösteren yapısal bir soruna işaret ediyor. Sağlıksız ya da riskli ürünlerin, tüm uyarılara rağmen satın alınmasıyla satıcının sorumluluğu fiilen ortadan kaldıran kapitalist piyasa mantığı “rıza” kavramının arkasına saklanarak yükümlülükleri tüketicinin omuzlarına bırakma yolunu keşfetmiş görünüyor.
Hepimiz mahalle pazarlarında gün sonunda yere saçılmış çürük, ezik ürünlerin kimler tarafından toplandığını biliriz. O çıplak yoksulluk, doğrudan gözümüzün önündedir. Bugün ise aynı manzara, şık raflara taşınmış, temiz ambalajlar içine gizlenmiş ve “fırsat” ya da “israfı önleme” söylemiyle yeniden pazarlanır hâle gelmiştir. Böylece sokakta görünür olan yoksulluk, raflara yerleştirilerek hem görünmez kılınmakta hem de meşrulaştırılmaktadır.
Bu noktada mesele yalnızca ekonomi-politiktir. “Gıda kurtarma” ve “indirim marketleri” etik ve çevreci modeller olarak sunulsa da bu sunumun kendisi sorgulanacak bir muhteviyat taşır. Çünkü bu satış modeli alım gücü ile kazanç arasındaki makası sermaye lehine açarken, satıcının maliyet zararını yoksulun tüketimi üzerinden telafi eder. Böylece sınıfsal farklar kalıcılaşır, bağımlılık ilişkileri görünmez hâle gelir ve yoksulluk yeniden üretilip normalleştirilir.
Bu mekanizmanın yeni olduğu söylenemez. 19. yüzyılda Sanayi Devrimiyle birlikte İngiltere ve Amerika’da ortaya çıkan “company towns” (şirket kasabaları), aynı mantığın erken örnekleri olarak karşımıza çıkar. Fabrika çevresinde örgütlenen bu yaşam biçiminde işçi ve aileleri, fabrika–barınma–mağaza üçgenine fiilen hapsedilmiş, üretim kadar tüketim süreçleri de doğrudan şirket sahiplerinin denetimi altına girmiştir. Böylece çalışma koşullarının yanı sıra gündelik hayatın tamamı ekonomi-politik bir kontrol mekanizmasına dönüşmüş, işçinin yaşam alanı ile emek süreci arasındaki sınırlar ortadan kalkmıştır.
Şirketlerin sahibi olduğu fabrikalarda, işçilerin ücretleri çoğu zaman nakit para yerine yalnızca şirket mağazalarında geçerli olan pullar ve senetlerle ödenmiştir. Böylece işçi sürekli içeride nakit alacağı olan bir konuma itilmiş, emeği karşılığında aldığı ücret pula dönmüş ve aynı pullar onun cebinden patrona geri dönmüştür. Barınma ve beslenme ihtiyaçları kadar sosyal yaşam alanları dahi bu döngüyü pekiştiren birer mekanizma haline gelmiştir. Fabrika çevresinde kurulan sıcak ve konforlu publar birer sosyal tesis gibi sunulmuş dinlenme, keyif ve içki, emeğin karşılığı olan ücretin hızla yeniden patronun cebine girmesini sağlayan bir dolaşım mekanizması yaratmıştır.

Günümüzde “fırsat marketleri” ile kurulan yapı da benzer bir mantıkla işler görünüyor. Tüketiciye avantaj olarak sunulan şey, aslında yoksulun cebindeki son kuruşu da günü geçmiş ürünlerin elden çıkarılmasıyla sermayeye geri taşıyan, kaybı telafi eden ve dolaşımı kesintisiz kılan bir tahsilat mekanizmasına dönüşür. Bu yüzden söz konusu pratikler yalnızca ticari bir strateji olmakla kalmayıp, siyasal bir çerçevede yoksulluğun dahi sömürüldüğü bir kapitalist yeniden üretim düzeninin parçası hâline gelir.
Güncel ve tarihsel bu uygulamalar ile ardındaki zihniyeti, Arendt’in gözünden şöyle okuyabiliriz. İnsanlar ücret–barınma–temel ihtiyaçlar döngüsüne hapsedilerek özel alana sıkıştırılır. Kamusal alanda görünür olamayan emekçi, hukuksal ve toplumsal düzende adeta hesaptan düşürülür, yurttaşlık hakları elinden alınır, bir atık olarak konumlandırılır. Zira kamusal alana çıkamayan ya da çıkması engellenen bireyler, politikanın öznesi olmaktan uzaklaşır, sermayenin nesnesi hâline gelir.
Hannah Arendt bu durumu, insan etkinliklerini ayırdığı üçlü yapı üzerinden derinlemesine inceler ve tanımlar. İş gücü (labor), insanın hayatta kalmasını sağlayan döngüsel faaliyetler alanıdır. Bu alanda insan üretir, tüketir ve yeniden başlar. İş (work), insanın dünyaya kalıcı izler bırakmasını sağlayan üretimdir. Eylem (praxis) ise bireyin kamusal alanda görünerek politik bir özne hâline gelmesini mümkün kılar.
Bugün düşük gelir, güvencesizlik ve hayatta kalma baskısı altında yaşayan bireyler, büyük ölçüde işgücü (labor) düzeyine sıkışmakta yani yalnızca yaşamlarını sürdürmeye odaklanmaktadır. Kamusal alanda görünemeyen, yalnızca geçim derdiyle meşgul olan birey, artık politik bir özne olmaktan çıkar. Hak talep eden fail bir öznellik yerine, sunulanla yetinmek zorunda kalan pasif bir konuma itilir. Bu da demokrasinin en temel koşullarından biri olan eşit söz ve katılım imkânını fiilen ortadan kaldırır. Açık bir ifadeyle, bu marketlerde satın alınan yalnızca “tarihi geçmiş gıda” değildir; daha dar bir yaşam alanı, daha sınırlı bir gelecek ve daha zayıf bir yurttaşlık hâli satın alınır.

Dünyada ve ülkemizde yeni bir girişimcilik örneği olarak sunulan bu modelin ve “alan razı, satan razı” söyleminin, yapısal eşitsizlikleri görünmez kılan kapitalist bir perde işlevi gördüğünü kavramak önemlidir. Çünkü burada görünmez kılınan rızaya dayalı bir serbest piyasa ilişkisi olmayıp zorunlulukların rıza gibi sunulduğu bir bağımlılık düzenidir. Bu nedenle söz konusu uygulamalar, kapitalizmin yalnızca yoksulluk üretmediğini, aynı zamanda bu yoksulluk üzerinden artı değer yarattığını da gösterir. Yoksulluk, bireyleri sistem içinde tutan bir bağımlılık ilişkisine dönüşürken, bu bağımlılık kamusal alandan çekilmeyi hızlandırır ve siyasal müdahale kapasitesini zayıflatır. Sonuçta ortaya çıkan şey, kendi kendini yeniden üreten kapalı bir döngüdür. Bu döngüyü görünür kılmak bu yüzden kritik önemdedir; çünkü mesele, neyin daha ucuza satıldığı değil, kimlerin hangi koşullarda ve ne pahasına yaşamak zorunda bırakıldığıdır.