Rekabetçi Otoriterlik: Sandık Var, Adil Rekabet Yok

Nilüfer Nurgül Özdemir · 2026-10-12

Rekabetçi Otoriterlik:
Sandık Var, Adil Rekabet Yok

“2028 yılında Sayın Cumhurbaşkanımızı tekrar seçmek için bir seçim düzenlenecek.” 

Bu sözler, Adalet Bakanı Akın Gürlek’e ait. 

Seçimler, yalnızca sandığın kurularak iktidarın onaylandığı prosedürler değil, halkın iradesinin tecelli yeridir. Olası bir seçimden yıllar önce, bir kamu görevlisi olan Adalet Bakanı’nın seçimin sonucunu işaret etmesi, demokrasinin anlamının ve işleyişinin hangi yöne kaydığını anlamamız açısından önemlidir. 

Bu açıklama bir partinin kendi adayının kazanmasını istemesinden çok, devlet ve iktidar partisi arasındaki geçişkenliğin hangi boyuta ulaştığını gösterir. Adalet Bakanı “normal şartlarda” seçimlerin sonucunu belirlemez, belirleyemez. Seçimin sonucuna dair yön tayin etmez; adil, eşit ve demokratik seçimler için hukuki güvenceleri koruyan makamda oturur. 

Levitsky ve Way, Rekabetçi Otoriterlik: Soğuk Savaş Sonrası Melez Rejimler adlı çalışmalarında rekabetçi otoriter ve kapalı otoriter rejimleri siyasi rekabetin varlığı, kapsamı ve niteliği bakımından ele almıştı. Yazarlar bu çalışmalarında rekabetçi otoriter rejimlerde rekabetin olduğunu ama oyun alanının iktidardakilerin lehine düzenlemelerle adaletsiz olduğunu vurguluyorlardı: Seçim hileleri, adaletsiz medya erişimleri ve devlet kaynaklarının kötüye kullanımı vb. Yani bu tip rejimlerde baskılara rağmen muhalefetin direnci sürüyor ve seçim sonuçları yine de belirsizliğini koruyor. Levitsky ve Way’e göre rekabetçi otoriter rejimler demokrasi ve otoriterliğin özelliklerini taşıyan hibrit rejimler.

“Rekabetçi otoriter rejimler, resmi demokratik kurumların var olduğu ve bu kurumların iktidara ulaşmanın başlıca yolu olarak yaygın bir şekilde kabul edildiği sivil rejimlerdir; ancak bu rejimlerde, iktidardaki kesimin devleti kötüye kullanması, onlara rakiplerine karşı önemli bir avantaj sağlamaktadır. Bu tür rejimler, muhalefet partilerinin demokratik kurumları kullanarak iktidar için ciddi bir mücadele vermesi bakımından rekabetçidir; ancak oyun alanı iktidardaki kesimin lehine büyük ölçüde çarpıtılmış olduğundan demokratik değildir. Dolayısıyla rekabet gerçektir, ancak adil değildir.” 

Boyun Eğenler, Jose Clemente Orozco

Levitsky ve Way'in bu çalışması, sivil toplumun, protesto kültürünün rolünün göz ardı edilmesi, batı merkezci bir bakışla kaleme alınması ve kavramlar arasındaki geçişin katı olması yönüyle eleştirilmektedir. Bununla birlikte, 21. yüzyılda birçok ülkede otoriterleşmenin artık askeri darbelerle değil, seçimle gelen iktidarların Anayasayı, yargıyı, medya kanallarını kademeli olarak ele geçirmesiyle mümkün olduğunu ortaya koymaları bakımından bir karşılaştırma imkânı; popülist veya otoriter liderlerin demokrasiyi içeriden nasıl aşındırdığını anlamak için önemli bir çerçeve sunar.

Rekabetçi Otoriterlik: Soğuk Savaş Sonrası Melez Rejimler’de kapalı otoriterlik, muhalefetin yasal yollardan iktidar mücadelesi verebileceği hiçbir elverişli kanalın kalmadığı rejim tipidir. Biçimsel olarak demokratik kurumlar kâğıt üzerinde vardır ancak sadece bir vitrin ya da süs niteliğindedir. Eserin yazarları bu tip demokrasilere sahte demokratik demektedir. Bu rejimlerin tipik özellikleri arasında baskılar, muhalif adaylara yönelik kısıtlamalar ya da sonuçların hileyle gölgelenmesi yer alır. 

Rekabetçi otoriter rejimler, muhalefet partilerinin iktidar için ciddi şekilde yarıştığı yasal ve etkili kanalların varlığı bakımından kapalı otoriter rejimlerden ayrılıyor. Rekabetçi otoriter rejimlerde seçimler düzenli yapılır, muhalefet faaliyetlerini açıktan yürütür, kampanya örgütler, muhalif figürler sürgün edilmez ya da hapsedilmezler. Demokrasi, muhalefetin iktidar mücadelesi vereceği alanları hâlâ koruduğu için anlamlıdır; ancak bu tip rejimlerde hâlâ tam bir demokrasiden bahsedilemez. Çünkü “rekabetçi otoriterliği demokrasiden ayıran şey, iktidarda olanların devleti kötüye kullanmasının, demokrasinin üç temel özelliğinden en az birini ihlal ettiği gerçeğidir: (1) özgür seçimler, (2) sivil özgürlüklerin kapsamlı bir şekilde korunması ve (3) makul ölçüde eşit şartlar.” 

Rekabetçi otoriter rejimlerin kapalı otoriter rejimlere dönüştüğü koşullar; muhalif adayların yasak, hapis veya sürgün yoluyla alan dışı bırakılması, yasal ve fiili baskılarla muhalefetin kampanya yürütmesinin imkânsız hale getirilmesi ve seçim hilelerinin devasa boyutlara ulaşmasıdır.

Bizim açımızdan bu iki uç arasındaki salınım giderek daha da artmaktadır. Rekabetçi otoriter rejimlerde muhalefetin seçim yoluyla iktidarı değiştirme olasılığı tümden ortadan kalkmış değildir. Ancak muhalefetin muhalefet imkânı siyasal rekabet ve demokrasi açısından her geçen gün daralmaktadır. Konuşulması gereken asıl mesele, seçimlerin varlığı ile seçimler yoluyla iktidar değiştirebilme kapasitesi arasındaki ilişkidir. 

Muhalefetin adının oy pusulasında hukuken yer alması ile, fiilen muhalefet edebilme imkânının olması iki farklı durumdur. Oy pusulasında muhalefet partilerinin adları olabilir ama giderek muhalefetin anlamı aşındırılmış ve içi boşaltılmıştır. 

31 Mart 2024 yerel seçimlerinde seçmenler yerelde ve özellikle büyükşehirlerde tercihini muhalefetten yana kullandı. Ancak seçimle kazanılan bu sonuç, yargı süreçleri, idari müdahaleler ya da çeşitli siyasi hamlelerle değişmeye başladı. 2024’ten bugüne 36’sı CHP olmak üzere, çeşitli partilerden 108 belediye başkanı AKP’ye geçti. 

Son olarak CHP’den İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı seçilen Cemil Tugay’ın AKP’ye geçişi ise hem iktidar kanadında hem de iktidara yakın yayın organlarında adeta bir seçim zaferi gibi lanse edildi.  Burada iktidarın sürekli kurduğu söylem çerçevesinin devamlılığını görebiliyoruz. Şöyle bir algı yaratılmak isteniyor: Devlet, millet, toplumun şimdisi ve geleceği Erdoğan’la özdeştir, her şey Erdoğan’a bağlıdır. Bazı kavramları (millet, milliyetçilik, Müslümanlık, Kürt, Türk vb.) kendi tekellerine almaya çalıştıkları gibi, şimdi de sanki İzmir Cemil Tugay’dan ibaret.

Bu nedenle, AKP’nin kaybettiği belediyelerin transfer yoluyla “kazanılmış” ya da “seçim zaferi” gerçekleşmiş gibi yansıtıldığı, siyasi parti transferlerinin adeta olağanlaştığı, muhalif belediyelere operasyonlar yoluyla belediyelerin el değiştiği bir ortamda “Erdoğan’ı tekrar seçtirmek için seçim düzenlenecek” diyen Bakan Gürlek’in sözlerinin anlamını birlikte düşünmek gerekiyor. 

Özellikle muhalefetin cumhurbaşkanı adayı olarak gösterdiği Ekrem İmamoğlu’nun hâlâ tutuklu olması, suçlamaların hukuki niteliğinden bağımsız olarak, yargı sürecinin muhalefetin aday belirleme kapasitesi üzerinde nasıl bir etki yarattığını, seçim rekabetini nasıl etkileyeceğini konuşmayı zorunlu kılar. Ayrıca CHP’ye kayyım atanması yalnızca parti içi hukuki bir mesele değil, siyasal yargının bir muhalefet partisinin iç işleyişine doğrudan müdahalesidir. Bu durum yalnızca o partiyi değil, yurttaşın alternatifleri örgütleme imkânını da etkiler. 

Tüm bu gelişmeler tek başına Türkiye’de demokrasinin bittiği anlamına gelmez. Bunun ölçütü yalnızca seçimlerin yapılması değil halk iradesinin açığa çıkması için demokratik kurumların ne ölçüde işletilebildiğidir. Özgür ve adil seçimler, sivil özgürlüklerin korunması, muhalefet açısından ise eşit bir demokratik rekabet alanının sağlanması temel kriterlerdir. 

Seçimlerin biçimsel varlığının demokrasi için tek başına yeterli olmadığı ortada ve giderek iktidarın kendi devamlılığını yeniden üretmek için kullandığı bir meşruiyet aracına dönüştüğü de açık.

Hukuk kuralları ise Erdoğan’ın yeniden ve yeniden cumhurbaşkanı olması için sürekli eğilip bükülüyor.

Adalet Bakanı’nın sözlerinin yankısı devam ederken, Cumhur İttifakı ortağı MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli başka bir tartışmayı daha açtı, “Erdoğan bir kez daha aday olmalı ve cumhurbaşkanı seçilmelidir. Yürütmede Erdoğan yasamada MHP olmalı,” diyerek Anayasa’nın 116. Maddesine atıfta bulundu. Meclis tarafından seçimlerin yenilenmesi kararı verilmesi halinde, Recep Tayyip Erdoğan’ın yeniden cumhurbaşkanlığı adaylığının mümkün olduğunu söyleyerek erken seçime işaret etti. 

Her ne kadar bazı hukukçular farklı görüşler belirtse ve YSK’nın 30 Mart 2023 tarihli kararı ile Erdoğan’ın seçilme dönemi 2018’den başlatılmış olsa da Anayasal süreklilik açısından ve tarihsel olarak AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan 28 Mayıs 2023’te 3. kez Cumhurbaşkanı seçilmişti. Anayasa’nın 101. maddesi, “Cumhurbaşkanının görev süresi beş yıldır. Bir kimse en fazla iki defa Cumhurbaşkanı seçilebilir.” demektedir.  Erdoğan’ın yeniden aday olabilmesi, Anayasa’nın 116. maddesindeki, “Cumhurbaşkanının ikinci döneminde Meclis tarafından seçimlerin yenilenmesine karar verilmesi halinde, Cumhurbaşkanı bir defa daha aday olabilir.” hükmüne dayandırılıyor. Bu nedenle, Meclis’te nitelikli çoğunluk yani 360 oy şartının sağlanması ile alınacak bir erken seçim kararı sonucunda yeniden aday olabileceği tartışılıyor.

Bazı hukukçuların bu konuda birleştikleri temel argümanlardan biri, “iki kez seçilebilir” kısıtında önceki görevleri dışarıda bırakan bir geçiş hükmü bulunmadığı şeklindedir. YSK’nin 2023 tarihli kararı da bu hukuki tartışmayı ortadan kaldırmamıştır. Üstelik tüm bu tartışmaların ötesinde, buradaki asıl mesele, istisnanın tekrar tekrar kullanılmasını mümkün kılan, iki kez seçilme sınırının demokratik işlevini zayıflatan geniş yorumlama sorunudur. Böyle bir istisnanın genişletici yorumlarla siyasi bir araca dönüşmesi asıl konuşulması gereken konulardan biridir.  Bu nedenle hukuki bir yorum ile o yorumun demokratik açıdan hangi sonuçlar doğuracağı ayrı bir tartışma konusudur. 

Buradaki asıl mesele Erdoğan’ın yeniden adaylığının hukuki boyutuyla sınırlı bir tartışma değil elbette. Hukukun iktidarın devamlılığı için sürekli yeni yorumlarla esnetilmesi, seçimlerin ise AKP’nin kendi meşruiyetini yeniden üretme aracına döndürmesidir. Adalet Bakanı’nın normal olmayan açıklaması, Bahçeli’nin Erdoğan’a yeniden adaylık çağrısı bu sürecin sonuçlarından sadece birkaçıdır. Sandık kurulur ama halk iradesinin özgürce açığa çıkacağı koşullar ortadan kalktığında bir demokrasi yoktur.