Şehirlere Bombalar Yağarken
Nilüfer Nurgül Özdemir · 2026-07-13

Geçtiğimiz günlerde Ankara’da gerçekleştirilen NATO zirvesinde hayli ironik bir sahneyi gördük. Donald Trump resepsiyondaki heyetle selamlaşırken, arka fonda piyano eşliğinde “Şehirlere bombalar yağardı her gece,” şarkısı çalıyordu. Belki bilinçli bir seçimdi belki de ilginç bir tesadüftü, bunu bilemiyoruz. Ancak bu şarkıyı kimin söylediğinden ya da NATO resepsiyonunda neden çalındığından bağımsız olarak, şarkının tam da şehirlere bombalar atılırken, savaşlar için askeri anlaşmalar yapılırken çalınması oldukça düşündürücü.
NATO zirvesinde, daha fazla savaş için milyar dolarlık anlaşmalar yapıldı. Tam bu sırada ateşkese rağmen ABD-İsrail ittifakının Lübnan’a, İran’a saldırıları devam etti. İsrail ordusunun Filistinli esirlere işkence fotoğrafları basına yansıdı. AKP’liler, İsrail ürünlerinin NATO zirvesinde kullanılmamasıyla övündü ama o sırada hükümet yetkilileri İsrail’in ortağı Donald Trump ile resepsiyonda samimi pozlar veriyordu.
Zirve nedeniyle Ankara’da 200’e yakın kişi tutuklandı, çok sayıda yurttaş gözaltına alındı, 13 günlük gösteri ve basın açıklaması yasağı ilan edildi, onlarca muhalifin, sol yayın ve kurumun sosyal medya hesaplarına erişim engeli getirildi. Ankara’nın yoksul mahalleleri paravanla kapatıldı, şehir adeta karantinaya alındı. Zirvedeki bir toplantıda İsrail-Türkiye ilişkisiyle ilgili gelen bir soruya Trump şöyle cevap verdi: “Türkiye benim için harikaydı, fantastik bir ülke ve fantastik bir NATO müttefiki.”
NATO hiçbir zaman sadece askeri ittifak olmadı. Emperyalist savaş ekonomisinin ve bununla paralel antikomünist siyasal hattın örgütleyicisi olarak çalıştı. Milyon dolarlık savaş anlaşmalarının ve kurulan kâr dostluklarının gölgesinde NATO’nun müdahale geçmişine ve zirvenin detaylarına bakalım.
***
NATO, temelde bir savunma paktı olarak kurulmuş olmasına rağmen, ABD’nin emperyalist yayılmacı politikalarına hizmet eden, komünizm ve sol karşıtı bir örgüt oldu. 2. Dünya Savaşının ardından şekillenen kapitalist kamp NATO, sosyalist kamp ise Varşova Paktı’ydı.
Özellikle SSCB ve komünizme karşı kurulmuş bu örgüt, Soğuk Savaş dönemi boyunca kendisine bağlı olan ve ülkeler bazında çalışan örgütler aracılığıyla komünizm karşıtlığını sürdürdü. Gladyo ya da kontrgerilla eliyle çeşitli ülkelerde yapılan askeri darbelerle bir taraftan komünizmle mücadele edildi, diğer taraftan söz konusu ülkelerdeki karşı devrim sürecine hizmet edecek iktidarlar yaratıldı. Bu süreçte psikolojik savaş kesintisiz devam etti. Askeri müdahaleler ile ideolojik mücadele NATO’nun stratejisini tamamlayan iki araç oldu.
Soğuk Savaşın bitimiyle, sosyalist devletlerin dağılması için bizzat çalışıldı, Ortadoğu coğrafyasında ise siyasal İslam ideolojisini yeşertmek için çeşitli müdahaleler (işgaller) yapıldı. Bu noktada bir hususun altını çizmek gerekir: Emperyalizm, kapitalizmin tekelci aşamasıdır ve kaynakların belirli sermaye grupları arasında dağılımını, kâr maksimizasyonunu ve dünyanın geri kalanının bu sermaye gruplarınca paylaşımını yani yağmalanmasını ifade eder. Sermaye ise sadece şirketlerden oluşmaz, hükümetler bazında askeri ve jeopolitik her alanda örgütlüdür. NATO bu emperyalist bloğun koruyucu şemsiyesi olarak iş görmektedir. Bu nedenle NATO sadece güvenlik ya da caydırma gibi politikalarla değil, küresel sermayenin çıkarlarıyla birlikte düşünülmelidir.
SSCB’nin dağılmasından sonra çeşitli ülkelere düzenlenen harekâtlar, NATO'nun savunma örgütü olduğu iddiasıyla fiili müdahaleleri arasındaki çelişkiyi açığa çıkartır.
Özellikle bu hafta 31. yılını andığımız Srebrenitsa Soykırımı’nda olanlara daha detaylı bakalım.
1992-1995 Yugoslavya iç savaşı sırasında Birleşmiş Milletler’in güvenli bölge ilan ettiği Bosna-Hersek’in Srebrenitsa şehri, insanların sığındığı bir yer haline gelmişti. Uluslararası Barış gücü askerinin, saldırılara karşı görevi vardı ancak hem bu barış gücü hem de NATO savaşa adeta seyirci kaldı. NATO, Sırpların Hollanda askeri gözlem noktasına yaptığı saldırıya bile tepki göstermedi. Bu önemli çünkü, pek çok yerde küresel sermayenin çıkarları için çeşitli harekâtları üstlenen NATO, Boşnakların katliamında sessizliği ile rol oynadı ve sözde korumanın (korumama) anlamı 1999 yılında Sırbistan’a yapılan askeri müdahale ile ortaya çıktı.
Yugoslavya iç savaşı sırasında, Sırplara hiçbir yaptırım uygulanmazken Boşnakların savunması yardımların gelişinin engellenmesiyle, eldeki silahların toplanmasıyla kırılıyordu. Birleşmiş Milletler de sadece seyretmekle yetindi. 1995 yılının 6 Temmuz’unda yoğun saldırılar başladı. 10 Temmuz’daki ikinci saldırıda ise NATO’dan hava desteği istendi ama NATO sadece ikaz uçuşları yapmakla yetindi.
Sırplar, bu bölgeye sığınan Boşnaklara bir şey yapılmayacağı sözünü verdi ancak sözünde durmadı. Srebrenitsa adeta BM ve NATO eliyle Sırplara teslim edilmiş oldu ve 8 bin 373 Boşnak Sırplar tarafından katledildi. Çoğu diri diri gömüldü. Önlenebilecek bir katliam önlenmedi. Bu sessizliğin, 1999 yılında NATO’nun Sırbistan’a müdahalesi için bir zemin olduğu yıllar sonra konuşuldu, yazıldı.

1999’da NATO, Kosova sorununu gerekçe göstererek Sırbistan’a saldırdı, müdahale 78 gün sürdü, bu saldırılarda seyreltilmiş uranyum kullanıldı. Sırp kaynaklarına göre 4 bin sivil öldürüldü ve üstelik bu saldırı BM Güvenlik Konseyi’nin kararı olmadan gerçekleşti. Türkiye bu savaşa F-16 uçakları ile katıldı.
Ayrıca ABD, 11 Eylül saldırıları sonrası 2001 yılında Afganistan’a “Sınırsız Özgürlük” harekâtını başlattı ve savaş 20 yıl sürdü. NATO ise 2003 yılında Afganistan’daki Uluslararası Güvenlik Destek Gücü’nün (ISAF) komutasını devralarak savaşa doğrudan dâhil oldu. NATO’nun acil durumlarda müdahale edebilmesi için oluşturulan Avrupa Müttefik Komutanlığı Acil Müdahale Kolordusu (ARRC) da ISAF kapsamında Afganistan’da konuşlandırıldı. Bu savaşta ölen sivillerin sayısı 40 bini geçti.
Irak’ta 1 milyon insanın ölümüne neden olan ABD işgalinde de Suriye’deki iç savaşta da NATO üyelerinin dahli vardı, NATO ise kimi zaman operasyonlarla kimi zaman da eğitim bahanesiyle hep bu işgallerin içinde oldu.
2011’de başlayan Libya iç savaşında, uluslararası müdahale NATO tarafından Birleşik Koruyucu Harekâtı (Operation Unified Protector) ile gerçekleştirildi, kimi zaman çeteler, terör örgütleri silahlandırıldı, iç savaş körüklendi.
NATO, Somali açıklarında korsanlığı önleme bahanesi ile savaş gemilerini tutuyor, Rusya-Ukrayna savaşında ise Ukrayna’yı desteklemeye, finansal desteğini sunmaya devam ediyor.
NATO'nun geçmişte üstlendiği rol ile bugün aldığı kararlar birbirinden bağımsız değil. Zirvede alınan kararlar, tarih boyunca izlenen askeri ve siyasal hattın yeni koşullarda devam ettiğini gösterir.
NATO zirvesindeki sonuç bildirgesine baktığımızda da bunu görürüz. Güçlendirilmiş caydırıcılık ve daha fazla savunma en temel başlıklardan biri çünkü bu daha fazla silahlanma demek. 50 milyar dolarlık tedarik anlaşması yapıldı. Her üye GSYİH’sinin yüzde 5’ini askeri harcamalara ayıracak. Bu oran, öncesinde yüzde 2-2,5 seviyesindeydi. Savunma sanayi işbirliği kapsamında üretim kapasitesinin genişletilmesine karar verildi.
2026 yılı için Ukrayna’ya 70 milyar avro askeri ekipman, yardım ve eğitim desteği kararlaştırıldı, bunun 2027’de devam edeceği tahmin ediliyor. Bu da Rusya-Ukrayna savaşının tırmandırılacağı anlamına geliyor. Avrupa için Rusya kalıcı tehdit olarak değerlendirildi.
Ayrıca bu zirvede, İran’ın hiçbir zaman nükleer silaha sahip olmaması gerektiği belirtildi ve İran’ın Hürmüz Boğazı’nda seyrüsefer özgürlüğüne saygı göstermesi için çağrıda da bulunuldu.
ABD’nin kendi hegemonyasını dengelemek için Asya-Pasifik’e yöneldiği bu süreçte, Ortadoğu’da İsrail merkezli politikalar güç kazanıyor. Tam bu noktada Türkiye kritik ülke konumunda. Türkiye; Avrupa, Akdeniz ve Karadeniz’in tam ortasında, emperyalist savaşta önemli bir müttefik olarak görülüyor. Bu sırada Türkiye’de, Ukrayna Gönüllüleri Komisyonu kapsamında NATO üyesi olmayan ülkelerin katılımına açılan Deniz Unsur Komutanlığı kurulacağı ve NATO üyelerinden oluşacak uluslararası kolordunun Adana’da kurulması planlandığı söyleniyor.
Savaşlar, savunma sanayindeki gelişmelerle birlikte üretimi artırır ve kapitalist sermayenin ihtiyaç duyduğu döngüye hizmet eder. Trump’ın 2027 yılı için talep ettiği askeri bütçenin 1,5 trilyon dolar olduğu belirtilmektedir. Sadece ABD’de değil, pek çok ülkede savaş sanayisi hızla büyüyor. Savaşlar ekonomik bir büyüme modeli olarak üretiliyor. Tehdit ve caydırıcılık unsuru gibi bahanelerle savunma sanayine büyük yatırımlar yapılıyor, o sırada yurttaşlar yoksullukla mücadele ediyor.
Türkiye’nin askeri harcamaları da her geçen yıl artıyor. Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü'nün (SIPRI) açıkladığı yeni verilere göre, Türkiye en çok askeri harcama yapan 18. ülke konumunda ve askeri harcamaları 2025'te 30 milyar dolara ulaştığı belirtiliyor. 2016’ya göre yüzde 94’lük bir artış varken, 2024’e göre bu artış yüzde 7,2 civarında. Türkiye’nin savunma sanayiinde başlıca üretim ve lojistik merkezi olmak için yarıştığı da, zirve kapsamında konuşulanlar arasında.
Savaşlar; güvenlik, caydırıcılık, savunma gibi söylemlerle yumuşatılırken savaşın altyapısı sürekli genişletiliyor ve daha geniş coğrafyalara yayılmaya devam ediyor. Tekrar edelim; NATO özellikle ABD ve Batı emperyalizminin tahakkümünü sürdürmek için inşa edilmiş ve bugün de bu tahakkümü devam ettirmek isteyen, savaş ekonomisinden beslenen bir örgüttür.
Şehirlere, ülkelere, insanların üzerine bombalar yağmaya devam ediyor. NATO kendisini savunma ve caydırıcılık söylemiyle meşrulaştırmak isterken, yapılan anlaşmaların, zirvelerin, savaşların bedelini halklar ödüyor.