Seka’dan Merinos’a: Üretimin Tasfiyesi ve Sanayi Mirasının Müzeleştirilmesi

Yaprak Ertan · 2026-02-07

Seka’dan Merinos’a: Üretimin Tasfiyesi ve Sanayi Mirasının Müzeleştirilmesi


SEKA Kâğıt Fabrikası bugün bir müze. İzmit’te, bir zamanlar vardiya saatlerine göre şekillenen kentsel hayatın merkezinde yer alan bu sanayi yerleşkesi, artık sergi salonları ve kamusal etkinlik alanlarıyla anılıyor. Benzer dönüşümler Bursa’daki Merinos Yünlü Sanayi İşletmesi’nde, İstanbul’da Paşabahçe Cam Fabrikası’nda, Hasanpaşa Gazhanesi’nde ve Haliç Tersaneleri’nde de yaşandı. Cumhuriyet’in erken döneminde kurulan pek çok sanayi tesisi, üretim faaliyetleri sona erdirildikten sonra kültürel mekânlara dönüştürüldü. Bu gelişmeler, tekil birer “iyi niyetli dönüşüm” değil, Türkiye’de sanayinin üretim işlevinden sistematik biçimde çekildiğini gösteriyor ve tekrar eden bir pratiğe işaret ediyor. Dolayısıyla konu yalnızca SEKA’nın neden müze olduğundan çok, neden bu kadar çok üretim alanının aynı akıbeti paylaştığıdır.

SEKA’nın tarihi yalnızca üretimle şekillenmedi, emek mücadelesiyle de şekillendi. Kuruluşun hemen ardından yaşanan iş kazaları, 1946’daki ilk sendikalaşma girişiminin zorla bastırılması ve 1951’de hayat pahalılığına karşı ücret artışı talebiyle başlatılan iş ihtilafı, fabrikanın çatışmasız bir “refah adası” olmadığını gösteriyordu. 1970’lerin sonlarından 1990’ların ortalarına kadar birçok grevin ertelenmiş olması da bu gerilimli yapının devam ettiğini ortaya koydu. Burası, emeğin hak arayışının, devletle ve sermayeyle kurulan ilişkinin canlı biçimde yaşandığı bir üretim alanıydı. Bu canlılık, 1998 yılında kent halkının da güçlü desteğiyle kapatma kararının geri çektirilmesinde açıkça görüldü. Ancak 2005’te Selüloz-İş Sendikası’nın öncülüğünde gerçekleşen 51 günlük direnişe rağmen fabrikanın kapatılması engellenemedi. Bu fark, işçilerin ya da sendikanın iradesindeki bir zayıflamadan değil, iktisadi karar alma süreçlerinin emek ve toplum denetiminden çıkmış olmasından kaynaklanıyordu.

SEKA Postası'nda Dinlenme Kampı

Bugün Türkiye’nin kâğıt ithalatına yılda yaklaşık 3,5 milyar TL harcaması, bu sürecin ekonomik sonucudur. Bir zamanlar kendi kâğıdını üreten, teknolojisini geliştiren ve işçisini yetiştiren bir ülkenin A4 kâğıdını dahi ithal eder hale gelmesi mali bir kayıp olmasının yanı sıra, basın, eğitim ve kamusal bilgi dolaşımı açısından da stratejik bir kırılmaya işaret eder. Üretim kapasitesinin tasfiyesi, iktisadi bağımsızlık iradesinin zayıflaması anlamına gelir.

Sanayi tesislerinin, müze ve kültür alanlarına dönüştürülmesi çoğu zaman “mirasın korunması” söylemiyle ele alınıyor. Özellikle CHP’li büyükşehir belediyeleri, üretimi çoktan durmuş bu alanlarda kamusal erişimi artıran önemli çalışmalar yürütüyor. Bu çalışmalar kültürel sürekliliği sağlıyor ve emek hafızasını görünür kılıyor. Bu katkı, kamusal değer açısından son derece kıymetlidir ve yazının eleştiri hattının dışında tutulmalıdır. Belediyeler bu alanları üretimden koparmadı, üretimden koparılan alanlara anlam kazandırmaya çalışıyor.

Ancak burada kritik bir ayrım yapmak gerekir. Eleştirilen şey, belediyelerin bu alanları kültürel yaşama kazandırması değil, bu alanların üretimden neden ve nasıl koparıldığıdır. Pek çok örnekte sanayi tesisleri, merkezi idare tarafından alınan özelleştirme ve kapatma kararlarının ardından üretim dışına çıkarılmıştır. Belediyeler ise daha sonra kültür mirasını koruma ve kamusal yaşam alanı yaratma görevini üstlenmiştir. “Türkiye sanayisini mi kaybetti, yoksa başka bir hayata mı dönüştürdü?” sorusu bu nedenle yanıltıcıdır. Burada yaşanan şey, üretimin toplumu kuran işlevinin terk edilmesidir. Özelleştirme, yalnızca mülkiyetin el değiştirmesi ve üretimin kamusal anlamının çözülmesidir.

CHP’li belediyelerin müze ve kültür alanlarıyla yarattığı kamusal katma değer, üretimin durdurulmasının yerini tutmaz. Ancak bu müdahaleler, hafızanın tümüyle silinmesini de engeller. Asıl mesele, bu mirasın yeniden üretilebilir bir toplumsal iradeye bağlanabilmesidir.

Sanayinin üretim fonksiyonunu kaybetmesi, ekonomik gücün kamusal planlamadan piyasa öncelikli yapılara kaydığı bir dönemi temsil eder. Bu dönüşüm, iktisadi egemenlik kavrayışının ve toplum inşa etme fikrinin yeniden düşünülmesini de zorunlu kılar. SEKA’dan Merinos’a uzanan bu hikâye, geleceğe dair bir tercihin hâlâ açık olduğunu gösterir.

Müzeleşme, tasfiyenin ardından gelen telafi edici bir aşamadır. Bu nedenle müzeleşme, üretimin yerine geçen bir “dönüşüm” olamaz, üretimin yokluğunda ortaya çıkan bir kamusal kullanım biçimidir. Üretim kültürü müze vitrini içine alındığında, geleceğe dönük bir toplumsal pratik olmaktan çıkar, geçmişe ait donuk bir hatıraya dönüşür. Sanayi mirası yalnızca korunacak bir geçmiş değil, yeniden kurulması gereken bir gelecek fikridir.