Sermaye Birikti, Dere Taştı: Sa'dâbâd’dan Vadiİstanbul’a

Zeynep Bostan · 2026-10-26

Sermaye Birikti, Dere Taştı:
Sa'dâbâd’dan Vadiİstanbul’a

Ormanlık yamaçtan inen sel, lüks bir konut bloğunun çatısına boşanıyor; bir çağlayan gibi binanın tepesinden fışkırıp asfalta dökülüyor. Bu görüntüler 14 Ekim'de İstanbul'u etkisi altına alan sağanak sırasında Maslak’taki Ağaoğlu konutlarında kaydedildi. Ayazağa'da otomobiller sürüklendi, dükkânlar çamurla doldu, evlerin eşyaları sokağa taştı. Vadiİstanbul alışveriş merkezinin yürüyen merdivenlerinden sular aktı, otoparkındaki araçlar üst üste bindi. Esenyurt'ta bir kadın sel sularına kapılıp son anda kurtarıldı, Balat’ta bir çocuk elektrik akımına kapılarak hayatını kaybetti; Sultangazi'de bodrum katlarını, Büyükçekmece'de bir hastaneyi, Esenler ve Topkapı'da metro istasyonlarını su bastı. Beykoz, Şile, Arnavutköy, Başakşehir ve kentin daha birçok noktasında benzer manzaralar yaşandı. 19 Ekim'de İstanbul Valiliği, yaklaşık 19.300 ihbar alındığını ve 3.000 kadar ev ve iş yerinde ciddi zarar tespit edildiğini açıkladı. İstanbul'da yedi, Kocaeli'nin Gebze ilçesinde iki kişi yaşamını yitirdi.

Felaketin boyutunu yalnızca yağmurun şiddetine yıkmak, kentleşme politikalarının rolünü göz ardı etmek anlamına geliyor. İstanbul'da derelerin çevresi büyük yatırımlara açılırken dere havzasının doğal alanı değil, inşaat projelerinin getireceği kâr esas alındı. Böylece arsa sahipleri, müteahhitler, gayrimenkul yatırımcıları ve satışlardan pay alan kamu kurumları kazanç elde ederken; yanlış kentleşmenin bedelini canını, evini, işyerini, geçim kaynağını kaybedenler ödedi. Hasar gören yolların ve altyapının onarım faturasını ise kamu bütçesi, yani yurttaşlar karşıladı. Aslında afetin topluma bedeli yağmur başlamadan çok önce bile belli. Kimin bodrum katta yaşamaya mecbur kaldığı, kimin sığınacak başka bir evi olduğu, kimin kaybını karşılayabildiği, kentin yıllardır nasıl ve kimler için inşa edildiğiyle belirleniyor.

Bu su baskınlarının en yoğun yaşandığı Kâğıthane, Ayazağa ve Cendere çevresinin mesire alanından sanayiye, oradan büyük konut ve ticaret projelerine uzanan dönüşümü, bu kentleşme anlayışının somut örneklerinden biri. Cendere Vadisi son on beş yılda İstanbul'un en büyük konut ve ticaret yatırımlarından bazılarının yapıldığı yer. Sel tehlikesi ise yeni keşfedilmiş değil, Kâğıthane Deresi ve kolları yüzyıllardır taşıyor. 

Unutulmaz Mesire Kaathane

Saray çevresinin gözde şairi Nedim “İşte üç çifte kayık iskelede âmâde / Gidelim serv-i revânım yürü Sa'dâbâd’a” dizeleriyle methediyordu burayı. Kâğıthane Deresi'nin Haliç'e yakın kıyılarında, ‘uğurlu, şen yer’ anlamına gelen Sa'd-âbâd; Lâle Devri’nin eğlence kültürünün simgesiydi.

Kâğıthane, Lâle Devri'nden çok önce de İstanbul'un gözde mesire yerlerindendi. 17. yüzyılda Evliya Çelebi'nin “Lâlezar Mesîresi” olarak andığı bu yer, seyyahın sözleriyle, “Lâle vakti bu mesîreyi görenin aklı perîşan olur" dedirtecek güzellikteydi. Dere kıyısındaki çınarlar, kavaklar ve salkım söğütler arasında İstanbullular çadırlarını kurar, eğlenceler düzenlerdi.

Unutulan Mesire Kaathane başlıklı kupür (Kaynak: Yedigün Dergisi, 21 Temmuz 1937 / İstanbul Ansiklopedisi Arşivi, Kadir Has Üniversitesi & Salt)

1717'de Sadrazam Nevşehirli Damat İbrahim Paşa'nın burada verdiği kır ziyafeti, Sultan III. Ahmed'in vadiye ilgisini artırdı. 1722'de Sa'dâbâd Kasrı'nın inşasıyla Kâğıthane, sarayın zevkine göre baştan başa tanzim edildi. Derenin yatağı değiştirilerek mermer rıhtımlarla çevrildi; Cedvel-i Sîm (Gümüş Kanal) boyunca havuzlar, çağlayanlar ve köşkler inşa edildi. Kâğıthane, halkın gezip eğlendiği bir mesire alanıydı. Saray erkânı burada gösterişli törenlerle halkın karşısına çıkıyor; halk, bu törenleri izlemek üzere yamaçlarda toplanıyordu. Cetvel-i Sim, çağlayanlar ve köşkler, halkın nezdinde dönemin siyasal kudretini temsil ediyordu. 

O manzaranın başka bir yüzü de vardı: su taşardı. Kayıtlar 1563'te Kağıthane Deresi'ne inen sellerden, 1709'da bahçelerin suya kapılmasından söz ediyor. Ancak vadinin kaderini değiştiren, 19. yüzyıl sonlarında başlayan ve 1950’lerden itibaren ivme kazanan sanayileşme hamlesi oldu. Özellikle merkezi Haliç çevresinde olan ağır sanayinin Cendere Vadisi’ne kaydırılmasıyla birlikte; eski köşklerin, çınar altı mesirelerinin ve saray bahçelerinin yerini oksijen, yağ, dokuma, boya, konserve ve deri fabrikaları almaya başladı.

Fabrikalar, gecekondu tipi işçi yerleşimleri ve ulaşım yolları doğrudan dere yatağının etrafında vadinin yeni çehresini oluşturdu. Dergilerde ve gazete kupürlerinde, cuma gezilerinin, kayıkların ve çalgıların mekânı olan o eski bahçelerin izini arayan nostaljik yazılar yayınlanıyordu. Manzara gözle görülür bir hızla değişmiş; vadi, kentin üretim alanına dönüşmüştü.

"Yağmur Kâğıthane'yi Tehdit Ediyor" başlıklı kupür (Kaynak: Gazete kupürü, 5 Ocak 1975 / İstanbul Ansiklopedisi Arşivi, Kadir Has Üniversitesi & Salt)

1975 tarihli gazete kupürünün manşeti ise şaşırtıcı derecede tanıdık: “Yağmur Kağıthane'yi tehdit ediyor.” Alt başlıkta ise beş fabrikanın sular altında kaldığı yazmakta. Dönemin belediye başkanı, Cendere Deresi'nin sanayi atıklarıyla dolduğunu, derenin artık su taşıyamaz hale geldiğini anlatıyor.

Aradan yarım asır geçti. Kâğıthane Deresi çevresindeki fabrikalar birer birer çekildi. Bu dere; Lâle Devri’nin o ünlü Sa‘dâbâd bahçelerinin bulunduğu mesire alanı ile bugün lüks konutların, cam giydirmeli plaza bloklarının ve ticaret merkezlerinin göğü deldiği bölgeyi birbirine bağlıyor. Yüzyıllardır suyun doğal akış koridoru olan vadi tabanı, son on beş yılda "İstanbul’un Silikon Vadisi" ve "yeni finans merkezi" söylemleriyle pazarlanarak devasa bir şantiyeye dönüştürülüyor.

Gidelim serv-i revânım yürü AVM’ye

1980'lerden itibaren İstanbul'un kuzeye doğru genişlemesiyle Cendere'nin çevresinde bir dönüşüm başladı. Oysa 1980 yılında hazırlanan, İstanbul'un hangi yönde büyüyeceğini ve arazilerin nasıl kullanılacağını belirleyen ana şehir planı, kuzeydeki ormanlara ve su havzalarına doğru genişlemenin sakıncalarına dikkat çekiyordu. Bugün gökdelenlerin yükseldiği Büyükdere-Maslak hattının büyük bir iş merkezine dönüşmesi de bu planda öngörülmüyordu.

2010'lara gelindiğinde sanayi tesisleri Cendere Vadisi'nden çekilmeye başlamıştı. İstanbul'un yeni iş merkezlerinin hemen yanı başındaki geniş fabrika arazileri, büyük inşaat şirketlerinin ilgisini çekiyordu. Mimar İdil Erkol Bingöl, 2014'te Mimarlık dergisinde yayımlanan "Yerin Fısıltısı: Kâğıthane Ofispark" başlıklı yazısında vadinin iki farklı yönde değiştiğini anlatıyordu: Yamaçlardaki düşük gelirli mahalleler apartmanlara ve kapalı sitelere dönüşürken, vadi tabanındaki geniş fabrika arazileri ofis ve alışveriş merkezi yatırımlarına açılıyordu. Bu bölgenin İstanbul merkezine yakınlığı büyük inşaat şirketlerinin bölgeye ilgisini artırıyordu. Oysa Cendere, kuzey ormanlarıyla kent merkezi arasında uzanan, şehrin hava dolaşımında önemli rol oynayan doğal bir koridordu.

Bu dönüşümün iki büyük örneği Vadiİstanbul ve Maslak 1453 oldu. Biri eski bir fabrikanın, diğeri eski bir askerî arazinin üzerinde yükseldi. 

2012'de tanıtılan Vadiİstanbul, eski Evyap fabrikasının bulunduğu arazide Artaş, Aydınlı ve Keleşoğlu ortaklığıyla geliştirildi. Arazi, Evyap fabrikasının yaklaşık 300 dönümlük arazisiyle komşu sekiz arazi sahibine ait yaklaşık 124 dönümün birleştirilmesiyle oluşturulmuştu. Projenin ilk etabında 1.111 konut bulunuyordu. Ardından ofisler, oteller, alışveriş merkezi ve ticaret alanları geldi. Fikirtepe gibi yüzlerce mülk sahibinin bulunduğu mahallelerde, dönüşüm için ev sahipleriyle tek tek anlaşmak gerekiyordu. Oysa Vadiİstanbul'un kurulduğu geniş fabrika arazisinde mülkiyetin daha az sayıda elde toplanması yatırımcıların işini kolaylaştırmıştı. Arsa bedeli hariç yatırım tutarı 2012'de 1,5 milyar lira olarak duyuruldu. Bir zamanlar fabrikaların üretim yaptığı topraklar; konutların satıldığı, ofislerin kiralandığı ve alışverişin yapıldığı bir ticaret merkezine dönüştü. Şair Nedim’in kayığa davet ettiği Sa’dâbâd’dan üç yüzyıl sonra, aynı derenin yukarısında İstanbulluları bu kez bir alışveriş merkezi karşılıyordu.

Maslak 1453’ün serüveni ise daha da çarpıcı. Fatih Ormanı’nın yanı başındaki askerî arazi, 2008’de yeni askerî tesisler yapılması karşılığında Toplu Konut İdaresi Başkanlığına (TOKİ) devredildi. TOKİ, 2010’da araziyi “gecekondu önleme bölgesi” ilan etti. Ancak burada dar gelirli yurttaşlara yönelik konutlar değil, lüks rezidanslar yükselecekti. İmar planlarının hazırlanmasının ardından arazi, TOKİ’nin iştiraki Emlak Konut Gayrimenkul Yatırım Ortaklığına satıldı ve şirket tarafından ihaleye çıkarıldı. Projeyi Ağaoğlu Şirketler Grubu üstlendi. Böylece kamu arazisi özel bir şirketin konut projesine açılırken satış gelirlerinden Emlak Konut da pay alacaktı. Kasım 2012’de Emlak Konut GYO Genel Müdürü olan, bugün ise Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı görevini yürüten Murat Kurum, satışa çıkarılan 2.700 konuttan yaklaşık 2.200’ünün satıldığını, satışların 1 milyar 250 milyon liraya ulaştığını açıklıyordu.

Ne var ki projenin imar planları daha başından itibaren yargı konusu olmuştu. Mimarlar Odası’nın açtığı dava sonucunda 2013’te ilk planlar iptal edildi. Bilirkişi raporları, arazinin eğimli yapısına, yapılaşma yoğunluğuna, orman ve su kaynakları üzerindeki olası etkilerine dikkat çekiyordu. Buna rağmen inşaat sürdü. 2015’te İstanbul Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü, ilgili kurumlara inşaat ruhsatlarının iptal edilmesi gerektiğini bildirdi; bu yazı da inşaatı durdurmadı. TOKİ ve Bakanlık yeni planlar hazırlamaya devam etti. Danıştay 2021’de imar planlarını yeniden iptal ettiğinde bloklar tamamlanmış, insanlar evlerine yerleşmişti. Bakanlığın 2023’te hazırladığı yeni plan da Haziran 2024’te yargıdan döndü. Maslak 1453’ün imar planları yedinci kez iptal edilmişti; ancak mahkeme kararlarına rağmen yükselen binalar çoktan bir yaşam alanına dönüşmüştü.

Dere kıyılarını koruyan mevzuat da zamanla yapılaşmanın önünü açacak şekilde esnetildi. İSKİ’nin 1990’dan beri uyguladığı kurala göre, içme suyu havzasındaki derelerin her iki yanında 100 metrelik koruma bandı bırakılır ve inşaata izin verilmezdi. Ancak 2013’te yapılan değişiklikle bu sınır, derenin sadece bakımı için ayrılan 10 metrelik 'işletme bandı'na kadar düşürüldü. Mahkemenin iptal kararının ardından 2021’de getirilen yeni kural ise yapı yaklaşma sınırını en az 13 metre olarak belirledi. Derelerin etrafında korunan alanlar kâğıt üzerinde daraldı, ancak elbette suyun taşkın anında yayılacağı doğal yatak değişmedi.

Üç yüzyıl önce Damat İbrahim Paşa, Sa’dâbâd’ın kıyılarını köşklerle donatmış, derenin bir bölümünü de mermer rıhtımlarla çevrili bir kanala dönüştürmüştü. Bugün aynı derenin yukarı kesiminde rezidanslar, ofis kuleleri ve alışveriş merkezleri yükseliyor. Vadinin yeni sadrazamları artık büyük inşaat şirketleri. Ve onların ardında kamu arazilerini önlerine seren, hukuksuz yapılaşmanın yolunu açan, mahkemelerin iptal ettiği imar planlarını yeniden hazırlayan merkezi yönetimin desteği var. 

Elbette Sa'd-âbâd ile bugünün lüks konut projeleri arasında elitlerin mekâna hâkim olma arzusu bakımından bir paralellik kurulabilir; ancak burada gözden kaçırılmaması gereken yapısal bir fark var. Lâle Devri'nde iktidarın Kâğıthane Deresi ile kurduğu ilişki -ne kadar seçkinci olursa olsun- kenti güzelleştirme, doğayı estetik bir değer olarak yaşama amacını da taşıyordu. Doğanın güzelliği ve suyun akışı mekânın ana ögesiydi. 

Heidegger, yeninin ve eskinin teknolojisini Ren Nehri üzerine inşa edilen bir hidroelektrik santrali ele alarak karşılaştırır; “hidroelektrik santral, Ren’in akıntısına, yüzyıllardır bir kıyıyı diğer kıyıyla birleştiren eski ahşap köprünün inşa edildiği gibi inşa edilmemiştir.” der. Modern teknolojinin ürünü santral, 'doğaya eklemlenen köprü' değildir; artık akıntıya bend olmuştur.  “Ren hala arazi içinden akıp gitmektedir. Belki de; ama nasıl? Tatil endüstrisi tarafından orada düzenlenen bir tura katılan bir grubun gezip görmesi için bir işletilebilir nesne olmaktan başka bir şekilde değil.”

Bugün de benzer şekilde Cendere Vadisi’nde yaşanan dönüşüm doğayla kurulan bağı tamamen koparmıştır. Günümüz neoliberal kentleşmesinde orman lüks kulelere satılabilir bir 'manzara', dere ise beton kanallara hapsedilmiş bir peyzaj aksesuarından ibarettir. Sa’dâbâd'da iktidar kendisini manzarada sergilemiştir; bugünün Cendere'sinde ise manzara satılıktır.

Görsel Tasarım: Politik İnşa Yaratıcı Ekip

Yağmurun ne kadar ıslattığı da sınıfsal

Taşkınların sonuçları da toplumun bütün kesimlerine eşit dağılmıyor. Kent araştırmacısı Binnur Öktem, "İstanbul’da Neoliberal Kentleşme Modelinin Sosyo-Mekânsal İzdüşümleri" başlıklı makalesinde, İstanbul’un dönüşümünü sosyo-mekânsal ayrışma kavramıyla inceliyor. Kentin bir tarafında yüksek gelir grupları için güvenlikli siteler, lüks konutlar ve özel yaşam alanları yükselirken; diğer tarafında düşük gelirli nüfus, altyapısı yetersiz ve barınma koşulları güvencesiz yerleşimlerde yoğunlaşıyor. 

Sel gecesi İstanbul Valisi Davut Gül’ün bodrum katlarda yaşayanlara üst katlara çıkmalarını, güvenli bir yeri olmayanlara 112’yi aramalarını söylemesi, bu eşitsizliği yüzümüze çarpan bir örnek. Sel lüks siteleri de bastı; ancak otoparktaki pahalı otomobillerin zarar görmesiyle bodrum kattaki tek evini kaybeden bir ailenin veya bütün malı dükkânında bulunan küçük bir esnafın uğradığı yıkım aynı değil. Afet araştırmalarında toplumsal kırılganlık olarak ele alınan bu eşitsizlik, felaketin ardından hayatlarını yeniden kurup kuramayacaklarını da belirliyor. Afetin sonuçları, insanların içinde yaşamaya mecbur edildikleri koşullarla afetin çok daha öncesinde şekilleniyor. 

Coğrafyacı Erik Swyngedouw, Social Power and the Urbanization of Water (Suyun Kentleşmesi ve Toplumsal İktidar) kitabında, suyun kentteki hareketinin siyasi ve ekonomik kararlarla da şekillendiğini ortaya koyuyor. Bir derenin kanala alınması teknik bir müdahale; çevresinde ne kadar yapılaşmaya izin verileceği ise siyasi bir tercih. Dolayısıyla selleri yalnızca “altyapı yetersizliği” ya da “ekstrem yağış” diyerek geçiştirmek, taşkın riski bilinen alanları yapılaşmaya açan siyasi kararların ve bu kararları alanların sorumluluğunu gizliyor.

Afet, yıkıma yol açmakla kalmıyor; yeni inşaat faaliyetlerini meşrulaştıran bir fırsata da dönüştürülebiliyor. Miray Özkan Eren ve Özlem Özçevik, 2015 tarihli "İstanbul’da Kentsel Mekânın Yeniden Üretiminde Afet Riski Söyleminin Kurumsallaşması" başlıklı çalışmalarında, afet riskinin Türkiye’de kentsel dönüşümü hızlandırmak, kamu otoritesinin yetkilerini genişletmek ve gayrimenkul sektörünün önünü açmak için nasıl kullanıldığını inceliyor. 2012’de çıkarılan 6306 sayılı Kanun’un, afet güvenliğini gerekçe göstererek kent toprağının yeniden düzenlenmesine geniş hukuki olanaklar sağladığına işaret ediyorlar. 

Selin hemen ardından Ayazağa’da bir kentsel dönüşüm ofisi açıldı. Kentsel Dönüşüm Başkanı Hakkı Alp’in “Biz bütün Ayazağa’yı dönüştürmek isteriz” diye açıklama yapması, çözümün yine inşaat üzerinden mi tarif edildiği sorusunu akla getiriyor. Oysa afet riskini ortadan kaldırmakla, afet riskini gerekçe göstererek yeni yapılaşma olanakları yaratmak aynı şey değil.

Havzadan arsaya, yurttaştan müşteriye

Bir su havzasının ekolojik niteliği bir gecede değişebilir mi? Siyasette bu mümkün. Kanal İstanbul güzergâhındaki Sazlıdere Barajı’nın içme suyu amaçlı kullanım statüsü, 2022’de Cumhurbaşkanlığı kararıyla kaldırıldı. Havza çevresi yeni konut projelerine açıldı. TOKİ burada “kuyu tipi ev” olarak anılan ve çoğu kot altında kalan bloklar inşa ediyor.Havva Ezgi Doğru’nun Çılgın Projelerin Ötesinde TOKİ, Devlet ve Sermaye kitabında anlattığı gibi, TOKİ artık düşmemesi için pedalını çevirmek zorunda kaldığımız bir bisiklet: Çarkın dönmesi için sürekli yeni inşaatlara ve satışlara ihtiyaç duyuyor. Merkezdeki değerli kamu arazileri lüks projelere açılıyor, buradan elde edilen gelirle sosyal konutlar finanse ediliyor. Böylece dar gelirlinin barınma ihtiyacı, lüks gayrimenkul piyasasını büyüten düzenin yakıtına dönüşüyor. Merkezdeki toprak rezidanslarla, alışveriş merkezleriyle değerlendirilirken dar gelirli, kentin çeperindeki toplu konutlara fırlatılıyor. Sosyal konut vaadi, mekânsal dışlanmanın da aracı hâline geliyor.Bir ormanın, derenin ya da parkın kamuya ait olması, onun gerçekten yurttaşın kullanımında olduğu anlamına gelmiyor. Ortak olan; ortada buluşturan, ortadan pay eden demek. Kentin çeperlerine itilmeden beraber yaşayabilmek, kaynaklarını koruyabilmek, üzerinde söz sahibi olabilmek ve geleceğine ortaklık içinde karar verebilmek demek.

Ne var ki kentin kaderine karar verenler, su taştığında sorumluluğu gökyüzüne havale ediyor. Selin ardından en çok bunlar tekrarlanıyor: Kandilli Rasathanesi’nde 129,6 milimetre yağış ölçülmüş. Rasathanenin 115 yıllık tarihindeki en yüksek üçüncü günlük yağışmış. İklim değişikliğinin de bu sağanaktaki payı olabilirmiş. Olabilir tabi. Yağmurun şiddeti tartışmasız olabilir; peki kenti o yağmurun karşısına savunmasız çıkaran siyasi kararlar ve sermayedar lehine alınmış gözü kara imar tercihleri tartışma dışı mı? Üç yüzyıl boyunca Sa’dâbâd kıyılarına değişen iktidarlar ve sermaye düzenleri kendi imzalarını attı: Önce saray kasırları, sonra fabrika bacaları, bugün ise lüks rezidanslar ve AVM kuleleri... Derenin bir zamanlar saray erkanının seyri için kanallarla ıslah edilen suları, bugün milyonlarca liralık gayrimenkul projelerinin arasından akıyor. Ancak su, kâğıt üzerindeki imar planlarını, kârı veya zararı tanımıyor; her şiddetli yağmurda kendi yatağını talep ediyor. Vadiden kazanç elde eden ve onun kaderine karar verenlerle, bu kararların bedelini ödeyenler arasındaki uçurum ise derinleşiyor.