Bir Özyönetim Modeli Olarak İşçi Kooperatifleri: Sermayenin Çarkları Arasında Patronsuz Bir Ritim
Ronay Ümit · 2026-03-28

Kapitalizmin "Olağan" Felaketleri ve Unutkanlık Hastalığı
Sanayi bacalarının dumanı göğe ilk yükseldiğinde, insanlık yalnızca makinelere değil, kendi sabrının sınırlarına da yatırım yapıyordu. Sanayi Devrimi ile birlikte çarklar dönmeye başladı. Ancak o çarkların dişlileri arasına kömür tozu işçilerin nefesiyle beraber sıkıştı. O günden bugüne değişen çok şey oldu denir ama işçinin “yarın işim olacak mı?” sorusu hâlâ güncelliğini koruyor. Ne kadar ‘modern’ bir dünyada yaşadığımızı anlatanlar, bu soruyu geçiştirirken; ‘rekabetçi’ dünyanın kaçınılmazlığını savunanlar, zaten belirsizliği düzenin doğal bir parçası olarak kabul ediyor.
Bugün Türkiye’de madenlerden tekstil atölyelerine, şantiyelerden çağrı merkezlerine, market depolarından öğretmenlere kadar uzanan geniş bir emek coğrafyasında aynı hikâye tekrar ediyor. Sendikalar, sarısından olmayanlar, yıllardır emeğin sesi olmaya çalışıyor ama işçinin sesi, bazı durumlarda sendikacının sesi ya fazla “gürültülü” bulunup bastırılıyor ya da “uygunsuz frekans” diye filtreleniyor. Grevler erteleniyor, hak arayışları “ekonomik istikrar” gerekçesiyle bastırılmaya çalışılıyor. Anayasanın 54. maddesi mi diyeceksiniz? O, vitrine konmuş ama kullanılmayan bir kendinde-şey.
Kapitalizm için kriz, sistemin işleyişinde ortaya çıkan beklenmedik bir "arıza" değil, aksine onun nefes alıp verme biçimi. 1815’te Napolyon Savaşları sonrasında İngiltere’de başlayan ve ABD’ye kadar uzanan mali kriz, 1873’te Avrupa ve Kuzey Amerika’yı felç eden “Uzun Depresyon”, 1929 “Büyük Buhranı” ve nihayet 2008 ile devam eden bu kriz takvimi, aslında burjuvazinin periyodik günah çıkarması ve devrettiği suçları için bir günah keçisi bulma ayini. Sistem kendi fazlalıklarını temizlerken, bedelini başkalarına ödeterek arınmış gibi görünür. Ekonomi gemisinin kaptanları ve iktisatçılar, süreçleri her seferinde ilk kez karşılaşıyormuş gibi büyük bir şaşkınlıkla selamlamayı bir entelektüel gelenek haline getirmişlerdir. Mevcut krizi "kişisel hırslara" veya "kurumsal denetim eksikliğine" indirgeyen bu sığ yaklaşım, krizin asıl bedelini ödeyen işçi sınıfı için trajediden başka bir şey olmuyor. Burjuvazinin bu sınıfsal unutkanlık hastalığı, krizin üretim alanındaki köklerini gizlerken, işçiyi mülksüzleşme, işsizlik ve güvencesizlik kıskacına terk etmekte. Bu kaçınılmaz döngünün ortasında, "başka bir dünya" hayalinin sadece bir ütopya değil, mülkiyet ilişkilerine yönelik radikal bir reddediş olduğunu anlamak için özyönetimin mirasına bakalım.

Ücretli Kölelikten Üreticiliğe Uzanan İnce Yol
Özyönetim teorik köklerini Marksizm’in "proletarya diktatörlüğü" ve anarşizmin "kolektif mülkiyet" perspektiflerinden alır ve bu model işçinin statüsünü pasif bir "ücretli" olmaktan çıkarıp, aktif bir "üretici" seviyesine taşımayı hedefler. Marx’ın ifadesiyle, "işçi kurtuluşunun ancak işçilerin kendileri tarafından gerçekleştirilebileceği" ilkesi, özyönetimin kalbidir. Mevcut sistemde, insan makinenin basit bir uzantısına, emeği ise meta fetişizminin soğuk bir nesnesine indirgenmiştir.
İşçi kooperatifleri sermaye unsurunu denklemden çıkararak artı-değerin ortadan kaldırılmasını hedefler. Bu nedenle üretenin ürüne yabancılaşmasının yapısal karşıtı olarak konumlanır.
Dünya Sahnesinde Hayaletler ve Gerçekler: Paris'ten Mondragon'a
Dünya tarihi, mülkiyetin el değiştirdiği parlak anlarla dolu. Ömürlerinin kısa olması onların parlaklığına gölge düşürmüyor. Paris Komünü, 1848 Devrimleri, Lyon İpek İşçileri Ayaklanmaları ve Chartist Hareket gibi erken işçi mücadelelerinin açtığı hattın üzerinde yükselerek, işçilerin terk edilen atölyelere el koyduğu, kendi yöneticilerini seçtiği ve üretim ile yönetimi siyasal bir özne olarak doğrudan üstlendiği ilk kapsamlı özyönetim deneyimini temsil eder. Ardından 1905 Rus Devrimi sırasında oluşan Sovyetler, fabrika komiteleri aracılığıyla üretimin kolektif bir akılla nasıl örgütlenebileceğini göstermiştir.
Daha yakın bir geçmişe bakalım; fabrikaların sustuğu, sokakların boşaldığı, dünyanın eve kapandığı COVID-19 salgını dönemi. Bu salgın yalnızca bir sağlık krizi değil, aynı zamanda emeğin kırılganlığının ifşasıydı. Salgın dönemi ve sonrasında bu kırılganlığın farklı ülkelerde farklı biçimlerde aşılmaya çalışıldığı görüldü. Özyönetim uygulamaları yeni modellerle kendilerine yer açtı.
Amerika Birleşik Devletleri’nde bu, “işçi hisse sahipliği (ESOP)” şeklinde oldu. Salgın sürecinde küçük ve orta ölçekli işletmelerin önemli bir kısmı kapanma riskiyle karşı karşıya kalırken, bazı patronlar işletmelerini yatırım fonlarına satmak yerine çalışanlarına devretmeyi tercih etti. Kapitalizm kendi krizini, mülkiyeti biraz dağıtarak hafifletmeye çalışıyordu belki ama çalışanlar artık yalnızca işçi değil, patron oluyorlardı.
Avrupa’da ise hikâye biraz daha kolektif bir tona büründü. Özellikle İtalya ve Fransa’da iflas eden işletmelerin çalışanlar tarafından devralınması yaygınlaştı. Bu “işçi kurtarmaları” (workers’ buyouts), ekonomik zorunluluğun doğurduğu bir dayanışma pratiğiydi. Ve elbette, bu pratiğin en olgun örneklerinden biri çok önceden beri vardı: Mondragon İşçi Kooperatifleri.
İspanya’nın Bask bölgesindeki Mondragon İşçi Kooperatifleri, kapitalist bir okyanusun ortasında hayatta kalmayı başaran devasa bir "ada" gibi duruyor. Bugün, kapitalist piyasa mekanizmalarıyla belli ölçüde uzlaşmak zorunda kalan, devleşen kurumsal yapısıyla "piyasa aktörüne" dönüşme riski taşıyan bir model olduğu eleştirileri getirilse de, devrimci bir inat ve dayanışmanın gücüne olan inançla yola çıkmış bir başarı hikâyesi. Mondragon yalnızca bir şirketler ağı değil, aynı zamanda bir sosyolojik deney. Ücret farkları sınırlı, kararlar demokratik ve en önemlisi, “işten atılma” son çare. Modern işletme literatürünün “insan kaynakları” dediği şey, burada gerçekten insan.
Bu küresel sahnedeki devasa denemeler, yalnızca belirli coğrafyalara özgü istisnalar değildir. Benzer arayışlar, farklı tarihsel ve toplumsal koşullar içinde Türkiye’de de kendine özgü biçimlerde ortaya çıkmıştır.
Anadolu’nun Direniş Hafızası Alpagut, Yeni Çeltek ve Soma’nın Gölgesi
Türkiye işçi sınıfı tarihi, sanılanın aksine oldukça zengin ve onurlu bir özyönetim hafızasına sahip. İşçilerin sadece hak aramadığı, bizzat direksiyonun başına geçtiği deneyimlerle dolu. 1969’da Alpagut Maden İşletmesi’nde işçilerin yönetime el koyması, 1977’de Aşkale ve 1980’de Yeni Çeltek deneyimleri, Anadolu işçisinin "üreten biziz, yöneten de biz olmalıyız" haykırışının somut tezahürlerinden sadece birkaçı. Bu maden işgallerinde işçiler yönetimi devraldı ve sermayenin "akıldışılığını" üretimin verimliliğini arttırarak, iş güvenliğini ve sosyal hakları güvence altına alarak kanıtladı. Ne var ki bu özyönetim hareketleri, bilinçli bir karşı saldırıyla ortadan kaldırıldı. 2014’teki Soma katliamı, bu tasfiyenin ulaştığı en karanlık noktayı temsil eder.
Soma, "mülksüzleştirme yoluyla birikim" stratejisinin, taşeronlaştırmanın ve düşük ücret politikasının işçi canı üzerindeki maliyetini tüm çıplaklığıyla sergilemiştir. Sermaye artık sadece üretimle değil; bir zamanlar kamusal olanı (sağlık, eğitim, enerji) gasp ederek ve emeği güvencesizleştirerek biriktiriyor. Küreselleşme ise bu saldırısını "kaçınılmaz bir kader" gibi sunan ideolojik bir kılıftan ibaret.
Kapitalizmin "yedek sanayi ordusu" yaratma stratejisi, işçiyi güvencesizliğe mahkûm ediyor. Alpagut ve Yeni Çeltek gibi tarihsel uğraklar, bize bu kıyıma karşı durmanın yolunun üretim araçları üzerinde hâkimiyet kazanmak olduğunu hatırlatıyor.
Geçmişin bu görkemli ama şiddetle bastırılan maden işgalleri, işçilerin üretim sürecini devralarak kendi kaderlerini belirleme iradesinin erken örnekleriydi. Bu deneyimlerin izleri, farklı koşullar altında da olsa, 21. yüzyılda Kazova örneğinde yeniden ortaya çıktı.
Bir Metropol Trajedisi ve Umudu: Kazova Tekstil Deneyimi
2013 yılında İstanbul’un göbeğinde başlayan Kazova Tekstil direnişi, Türkiye’de neo-liberalizmin yarattığı yıkıma karşı verilen en uzun soluklu özyönetim cevabıdır. Kazova deneyi, işveren tarafından ücretleri ve tazminatları gasp edilen işçilerin açlığa ve hak gaspına karşı verdikleri bir tepkiydi. İşçilerin fabrikayı işgal edip makineleri haczettirmesi ve ardından düzenlenen defile ile kooperatifleşme yoluna gitmesi, metropol işçisinin yaratıcı direnişinin simgesi olmuştur.
Gezi sonrası kurulan forumların ve sosyal dayanışma ağlarının desteğiyle ayakta kalan kooperatif, bu ağlar sönümlendiğinde piyasanın soğuk ve acımasız rasyonelliğiyle baş başa kalmıştı. Pazarlama ve satış bilgisinden yoksunluk, kooperatifi borç batağına sürüklemiş ve özyönetimin o ilk heyecanı, makinelerin sonunda bir hurdacıya satılmasıyla sonuçlanmıştı. Kazova'nın makineleri hurdacıya gitmiş olsa da, bıraktığı iz alternatif bir yönetimin mümkün olduğunu gösterdi.

Bitmeyen Senfoni – Özyönetimin (Kooperatiflerin) Geleceği ve Sınıf Bilinci
Bu deneyimler, üretim araçları ile emek arasındaki ilişkinin yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda bir güç ilişkisi olduğunu gösteriyor. Kooperatifler bu ilişkiyi yataylaştırmaya çalışır ve bunun bir de psikolojik boyutu vardır. Öz Belirleme Teorisi bize insanların özerklik, yeterlilik ve aidiyet duygularıyla motive olduğunu söyler. Kooperatifler tam da bu üç ihtiyaca hitap eder: Kendi işinin sahibi olmak (özerklik), karar süreçlerine katılmak (yeterlilik) ve bir topluluğun parçası olmak (aidiyet).
Ekonomik açıdan bakıldığında ise mesele yalnızca “daha adil paylaşım” değildir. Davranışsal iktisat, insanların yalnızca kâr peşinde koşmadığını; adalet, güven ve karşılıklılık gibi değerlerin de ekonomik davranışı şekillendirdiğini gösterir. Kooperatifler bu değerleri sistemin merkezine yerleştirir. Yani meseleyi yalnızca pastayı bölüşmek olarak ele alıp kurgulamaz, bizleri pastayı nasıl yaptığımızı düşünmeye de yöneltir.
Bir özyönetim modeli olarak işçi kooperatifleri, kapitalizmin krizlerle örülü yapısında açılan çatlaklardan sızan birer ışık huzmesidir. Ancak deneyimler bize gösteriyor ki, bu modeller bir "işletme tekniği" veya bir "hayatta kalma stratejisi" olarak kalmamalı, bitmeyen bir senfoniden ziyade, topyekûn bir toplumsal ve ideolojik dönüşümle bitirilen ve çalınan bir senfoni olmalıdır. "Yaşasın Patronsuz Üretim" sloganı, bugün prekaryalaşmış, esnek çalışma ve taşeronlaşma kıskacındaki işçi sınıfı için bir muadil olmaktan çok, radikal bir alternatiftir.
Eğer kooperatifçilik sadece piyasa içinde "bir tık daha adil" satış yapmaya indirgenirse, sistemin içinde erimesi kaçınılmaz olur. Gerçek özyönetim, sınıf bilinciyle yoğrulmuş, mülkiyet ilişkilerini kökünden sarsan ve küresel krizlere küresel tepkiler geliştiren bir düzlemde anlam kazanır.
Kapitalizmin kriz ayinleri devam edecektir, ancak o çatlaklardan sızan ışık, işçilerin kendi geleceklerini bulma iradesiyle her seferinde yeniden parlayacaktır.
Tarih bize gösteriyor ki, krizlerin faturası ya devlet kasalarının sermayeye sunulmasıyla işçiye ödetilecek ya da emekçilerin özyönetim pratikleri ve örgütlü direnişiyle yeni bir düzen kurulacak. Finansallaşma ile kazanılan bu "emanet zamanın" sonuna gelirken sormamız gereken soru çok açık:
Krizin pasif kurbanı mı olacağız, yoksa kendi tarihimizin kurucu öznesi mi?