Sınıfsal Mukavemetin Tohumu: Ankara’da, Güvenpark’ta Bir İtiraz

Ferda Albağ · 2026-08-10

Sınıfsal Mukavemetin Tohumu: 
Ankara’da, Güvenpark’ta Bir İtiraz

Ankara Güvenpark’ta haftalardır süren bekleyiş, sıradan bir sosyal güvenlik uyuşmazlığını aştı. Meydanda bir araya gelen şehit erlerin yakınları ile erbaş ve er statüsündeki gaziler, fedakârlık, yurttaşlık ve adalet arasındaki ilişkinin nasıl kurulacağına dair temel bir sorunu kamuoyunun gündemine taşıyor.

Bu tartışmanın hukuki zemini parçalıdır. Başta 2330 sayılı Nakdi Tazminat ve Aylık Bağlanması Hakkında Kanun ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu olmak üzere farklı mevzuat hükümleri, şehit yakınları ve gazilere ilişkin hakları statü ve görev biçimine göre düzenlemektedir. Zamanla rütbe hiyerarşisinin sosyal haklara da yansıtılması, ortak kayıp ile farklı hak rejimleri arasında belirgin bir gerilim yaratmıştır.

Er şehit yakınları ile erbaş ve er statüsündeki gazilerin 13 Temmuz 2026’da başlattığı oturma eylemi, 4 Ağustos’ta açlık grevine dönüştü. Bu eylem, mevzuattaki farklılıkları kamusal tartışmanın merkezine taşıdı. Aynı üniformayı taşıyan insanlar görev, eğitim, yetki ve sorumluluk bakımından birbirinden farklı olabilir. Ancak hayatını kaybetme ya da beden bütünlüğünü yitirme gibi en ağır bedeller söz konusu olduğunda, bu farklılıkların ortak fedakârlığın değerini belirleyen bir ölçüte dönüşmesi tartışmalıdır. Aynı çatışmanın içinde taşınan bu bedellerin ardından tanınan hakların rütbeye göre farklılaştırılması, yalnızca idari bir düzenleme sorununu değil, devletin sosyal hakları ve yurttaşlık değerini nasıl dağıttığı sorununu ortaya çıkarır.

Güvenpark’ta yükselen talep bir imtiyaz arayışı olarak görülemez, bu talep mevcut hak farklılıklarının giderilmesine dönük bir istektir: Eylemciler, şehit yakınları ve gazilere tanınan mali ve sosyal hakların rütbeye göre kademelendirilmesine itiraz ediyor. Mevcut uygulamada subay, astsubay, uzman personel ile er statüsündeki personelin ailelerine tanınan bazı hak ve ödemeler arasında farklılıklar bulunuyor. 

Şehitlik ve gazilik, toplumsal hafızada rütbelerden arındırılmış bir adanmışlığı ifade eder. Şehitlik, bireysel yaşamın kolektif gelecek uğruna yitirilmesidir. Gazilik ise çatışmada hayatını yitirme ihtimaliyle karşı karşıya kalıp hayatta kalan insanın, çatışmanın izlerini bedeninde ve yaşamında taşımaya devam etmesidir. Şehit yakınları da bu kaybın duygusal, toplumsal ve ekonomik sonuçlarıyla hayatları boyunca yüzleşir.

“Vatan toprağı kutsaldır; onun uğruna canını veren de beden bütünlüğünü yitiren de canından can veren de kutsanmalıdır” anlayışı, hamasi bir söylemden çok devlet ile yurttaş arasındaki ilişkinin ahlaki ölçüsünü kurar. Fedakârlığın rütbesi yoksa onun ardından kurulacak hukukun da rütbesi olmamalıdır. Bu ilkenin somut toplumsal karşılığı ise riskin ve bedelin kimler tarafından ve hangi koşullarda taşındığı sorusunun yanıtını bulmayı zorunlu kılar.

Parçalı hukuk ve tanınma krizi

Hukuk, aynı fedakârlığı göze almış insanları farklı payeler içinde değerlendirirken maddi ayrım üretmenin yanında, kamusal değerin nasıl dağıtıldığını da belirler. Artık yalnızca hakların dağılımı değil, kimin hangi değerle “tanındığı” meselesi de belirleyici hale gelmiş durumdadır.

Bu ayrımın en çarpıcı örneklerinden biri gazi Erdal Özdemir’in yaşamında görülür. Özdemir, 24 Mayıs 1993’te Bingöl-Elazığ karayolunda gerçekleştirilen ve 33 askerin yaşamını yitirdiği saldırıdan ağır yaralı kurtuldu. Bir er gazisi olarak hayatını tekerlekli sandalyede sürdürdü. Yıllar sonra, rütbe ayrımı yapılmaksızın eşit hak talebiyle Güvenpark’taki nöbete katıldı. Yıllar önce bedeninde taşıdığı savaşın bedelini, bu kez eşitlik talebiyle devletin karşısına çıkarıyordu. Eylemin yirminci gününde fenalaşarak hayatını kaybetmesi ise Güvenpark’taki talebin ne denli ağır bir yaşam deneyiminin içinden yükseldiğini gösterdi.

Fotoğraf: Gazi Erdal Özdemir, vefat 1 Ağustos 2026. (Kaynak Denizli Haber)

Özdemir’in ödediği bedel ile rütbeli personelin ödediği bedel arasında insani bir fark yoktur. Ancak hukukun bu iki kaybı farklı hak kademeleri içinde değerlendirmesi, Axel Honneth’in tanınma kuramında sözünü ettiği maddi ve sembolik dışlanmayı gündeme getirir. Buradaki mesele, devletin ve toplumun hangi fedakârlığı hangi değerle tanıdığı ve bu tanımanın hukuka nasıl yansıdığıdır. Güvenpark’taki itiraz, bu nedenle aynı zamanda eşit bir tanınma talebidir.

Bu nedenle eylemcilerin sorusu, sadece hakkın ne kadar verildiğine dair değildir; aynı zamanda “kim, hangi bedelle nasıl tanınıyor?” sorusunu da içerir. Rütbe hiyerarşisinin askerî yapı içindeki işlevi ile bu hiyerarşinin yurttaşlık alanına ve sosyal haklara taşınması birbirinden ayrılmalıdır.

Çerçeve yasa çelişkisi ve asimetrik toplumsal maliyet

Devletin çatışma süreçlerini yönetme biçimi, yalnızca güvenlik politikaları ekseninde değil, bu süreçlerin toplumsal maliyetinin nasıl dağıtıldığı üzerinden de değerlendirilmelidir. Ne yazık ki bedel sıklıkla eşit ödenmez; ancak aynı çatışmanın yükünü taşıyan yurttaşların hukuk karşısındaki konumu da eşit değildir.

Kamuoyunda “Çerçeve Yasa” olarak anılan Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi, silah bırakma ve toplumsal bütünleşme sürecine ilişkin yeni hukuki ve idari mekanizmalar öngörmektedir. Bazı ceza muhakemesi süreçlerinin ertelenmesi, silah bırakma sürecinin izlenmesi ve yeni kurumsal yapıların oluşturulması uygulamaya konmak istenen yasanın başlıca unsurları arasındadır. 

Devletin çatışmayı sona erdirmeye yönelik hukuki mekanizmalar geliştirmesi siyasal sorumluluğunun bir parçasıdır. Ancak bu tür düzenlemeler yapılırken, aynı çatışmanın ağır sonuçlarını taşıyan er şehit yakınları ile gazilerin eşitlik taleplerinin uzun süredir karşılıksız kalması önemli bir gerilim üretmektedir. Bu durum, iktidarın hukuk üretimindeki önceliklerini nasıl belirlendiği sorusunu gündeme getirir.

Çerçeve Yasa’nın öngördüğü düzenlemeler tartışılırken, çatışmanın toplumsal maliyetini taşıyan yurttaşların mevcut haklarının da bu tartışmanın bir parçası olması gerekir. Şehit yakınları ile gazi er ve erbaşların haklarının hangi eşitlik ilkesiyle düzenleneceği, toplumsal uzlaşının sosyal adaletle kuracağı ilişkinin de önemli bir göstergesidir.

Toplumsal bütünleşmenin kalıcı olabilmesi, çatışmanın sona erdirilmesinin yanı sıra, çatışmanın yükünü taşıyanların hukuk önünde nasıl tanındığıyla da ilgilidir. Bu nedenle sosyal haklarda eşitlik, yalnızca geçmişte yaşanan kayıplara ilişkin bir adalet meselesi değil, gelecekte kurulmak istenen toplumsal barışın da koşullarından biridir.

Yurttaşlığın kategorisi ve eşitlik ilkesinin gerçek testi

Anayasal düzlemde yurttaşlar eşittir; idari uygulamada ise katmanlı bir görünümdedir. 2330 ve 3713 sayılı kanunların farklı hak rejimleri üretmesi, bu tabakalaşmanın hukuki karşılığını oluşturur.

Thomas Humphery Marshall’ın klasik yaklaşımında yurttaşlık, yalnızca hukuki statüden ibaret değildir; medeni, siyasal ve sosyal hakların bütünüdür. Sosyal haklar parçalandığında yurttaşlık da ortak niteliğini kaybeder. Güvenpark’taki talep bu nedenle doğrudan yurttaşlığın ortaklığına ilişkin bir soru ortaya koymaktadır: Yurttaşlık ortak bir statü müdür, yoksa rütbe ve görev biçimine göre derecelenen bir yapı mıdır?

Eşitlik ilkesinin gerçek sınavı, temel bir hakkın kimlere ve hangi ölçüde tanındığında ortaya çıkar. Şehitlik ve gazilik gibi en ağır bedellerin ödendiği bir alanda, aynı fedakârlığın farklı haklarla karşılık bulması eşitlik ilkesinin toplumsal hayattaki karşılığını tartışmaya açmaktadır. Buradaki talep olağanüstü bir ayrıcalık değil, ödenmiş bedelin hukuk önünde eşit biçimde karşılık bulmasıdır.

Güvenpark’ta nöbet tutanlar kendi haklarını ararken aynı zamanda ortak fedakârlığın ortak bir hukuk üretip üretemeyeceğini de sorguluyor. Aynı üniformanın içinde aynı vatan savunmasına katılan insanların, rütbeleri nedeniyle farklı değerde yurttaşlar hâline gelmemesi gerektiğini hatırlatan bu itiraz, aynı zamanda sınıfsal bir eşitlik talebidir.

Eğer en ağır bedelin ölçüsü rütbe değilse, tanınmanın ve adaletin ölçüsü de rütbe olmamalıdır. Eşitlik, anayasal bir ilke olarak varlığını sürdürmenin ötesinde, ödenen bedelin karşılığında herkes için aynı hukuki değeri üretebildiğinde gerçek anlamını bulur.