Sivil Toplumdan STK'lara: Sosyal Devletin Tasfiyesi ve Siyasal Öznenin Dönüştürülmesi

Nevhan Varol · 2026-07-20

Sivil Toplumdan STK'lara:
Sosyal Devletin Tasfiyesi ve Siyasal Öznenin Dönüştürülmesi

Ahbap Derneği kurucusu Haluk Levent, derneğin mali işlemlerine ilişkin yürütülen soruşturma kapsamında önce gözaltına alındı, ardından tutuklandı. Savcılık, deprem bağışlarının kullanımı, yüklü para transferleri, dernek hesaplarından kişisel hesaplara aktarıldığı iddia edilen paralar, kara para aklama, Dernekler Kanunu'na aykırılık ve yasa dışı bahis faaliyetleri gibi iddiaları araştırıyor.

Bu iddialar ülkemizin yakın hafızasında elbette Haluk Levent ve Ahbap'la sınırlı kalmıyor. Kamusal kurumlarda, özel sektörde ya da STK'larda suistimalin, etik ihlalin ve yönetim zafiyetlerinin sanıldığı kadar istisnai olmadığını gösteren vakalarla birçok kez karşılaştık ve karşılaşıyoruz. Bu da bize sorunu tek bir isim ve derneğe sıkıştırmadan ele almamız gerektiğini gösteriyor. İlk bakışta, bu tür sorunlar denetim, hesap verebilirlik, şeffaflık ve liyakat gibi kurumsal ilkelerin yeterince işletilmemesiyle açıklanabilir. Sorumluların hesap vermesini sağlayacak mekanizmaların zayıflaması ve kayırmacılık ile ahbap-çavuş ilişkilerinin kurumsal işleyişin önüne geçmesi de bu tablonun önemli unsurlarıdır. Ancak bunlar, daha derindeki yapısal sorunun yalnızca görünen yüzünü oluşturmaktadır.

Özellikle 1980'lerden itibaren Dünya Bankası ve benzeri uluslararası kuruluşlar, kalkınma politikalarında sivil toplum kuruluşlarını (STK) devlet ile piyasa arasında konumlanan "üçüncü sektör" aktörleri olarak öne çıkarmıştır. Katılım, yönetişim ve çoğulculuk söylemleriyle meşrulaştırılan bu model, sosyal devletin kamusal sorumluluklarının STK'lara devrini hızlandırmış; sosyal haklar ise kamusal bir hak olmaktan çıkarılarak proje, fon ve gönüllülük ekseninde yeniden tanımlanmıştır. ABD'nin USAID, National Endowment for Democracy (NED), George Soros'un kurduğu Open Society Foundations gibi uluslararası fon kuruluşları ile Almanya'nın Heinrich Böll, Friedrich Ebert, Konrad Adenauer ve Rosa Luxemburg gibi kamu kaynaklarıyla desteklenen siyasal vakıfları, dünyanın birçok ülkesinde sivil toplum alanını fonlar ve projeler üzerinden şekillendiren başlıca aktörler olarak örnek gösterebiliriz. Bu tarz aktörler birbirlerinden farklı siyasi görünüşler sergilese de derin politikada örtüşmüş, onlar aracılığıyla neoliberal politikalar, devletin sosyal yükümlülüklerini azaltmıştır. Dayanışma ancak bu kurumların elleriyle yürütülen programlarla ve finansal güçle beraber anılmaya başlamış, aslen yurttaşlar toplumu olarak ifade edeceğimiz sivil toplum bir dizi tabelanın altında markalanıp sıralanmıştır. Bu gidişatın sonucunda toplumun öz güçlerinin ifadesi olan hak ve mücadele temelli örgütlenmeler, yardım temelli ve edilgen örgütlenmelere kaydırılmış, toplumun bütününde değilse de önemli kesimde fon merkezli sivil toplumculuk yayılmıştır.

Fotoğraf: Safi Erneste

Tam da bu noktada "sivil toplum" dediğimiz şeyin ne olduğunu yeniden düşünmek gerekiyor. Çünkü günümüzde sivil toplum denildiğinde otomatik olarak Sivil Toplum Kuruluşları (STK) anlaşılır. Oysa bu özdeşlik tarihsel olarak oldukça yeniyken sivil toplum kavramı, siyaset düşüncesinin en eski kavramlarından biri. Kökeni Aristoteles'in politike koinonia kavramına kadar uzanan sivil toplum, özgür ve eşit yurttaşların yasalarla belirlenmiş ortak yaşamını (ahlaki kamu) tanımlar. 

Modern siyaset felsefesinde ise sivil toplumu en kapsamlı biçimde Hegel ve Marx ele alır. Hegel, sivil toplumu aile ile devlet arasında yer alan, bireylerin ekonomik çıkarlarını gerçekleştirdiği, piyasa ilişkilerinin, mülkiyetin ve mesleki örgütlenmelerin bulunduğu alan olarak tanımlar. Ona göre sivil toplum, bireysel özgürlüklerin gelişmesi açısından zorunlu bir uğrak olmakla birlikte, kendi başına ortak yararı gerçekleştirmeye muktedir değildir. Kendi içinde ürettiği yoksulluk, eşitsizlik ve çıkar çatışmaları, tekil çıkarları aşan ve onları toplumsal bütünlük içinde düzenleyen daha yüksek bir siyasal örgütlenmeyi gerekli kılar. Bu nedenle Hegel devletin, yalnızca güvenliği sağlayan bir aygıt olmayıp bu çatışmaları aşarak evrensel yararı temsil eden etik ve siyasal bütünlük olarak tanımlar. Ve bu bütünlüğe gidişin uğraklarından biri olarak ele alır sivil toplumu. Ancak bu uğrak tarihin sayfalarında yitip gitmemiştir, her an oradadır, devletle beraberdir, devlet sivil topluma sırtını dönemez.Hegel'de tarihsel olarak açığa çıkan her uğrak, daha yüksek birlik içinde varlığını sürdürür. 

Marx ise Hegel'in bu yaklaşımını tersine çevirir. Ona göre sivil toplum, kapitalist üretim ilişkilerinin, özel mülkiyetin ve emek-sermaye çelişkisinin üretildiği burjuva toplumunun maddi yaşam alanıdır. Devlet ise bu sınıfsal ilişkilerin üzerinde yükselen siyasal bir üstyapıdır. Bu nedenle Marx devleti, burjuva devleti olarak eleştirir. Çünkü sivil toplum da temelde burjuva toplumudur, sınıf mücadelesinin yürütüleceği yerdir: Sömürü ilişkilerinin üretildiği kadar bu ilişkilere karşı mücadelenin de geliştiği alan olarak ulaşılması istenen insan toplumunun bir uğrağıdır.

Dikkat edilirse hem Aristoteles'te hem Hegel'de hem de Marx'ta sivil toplum, yurttaşların ortak yaşamını ve siyasal ilişkilerini açıklayan tarihsel bir kavramdır. Sivil toplumun bu düşünürler için bugünkü anlamıyla yardım kuruluşlarını ifade etmediği açık. O hâlde gündelik yaşamda kullandığımız STK kavramı neyi ifade ediyor, biraz da ona bakalım.

İngilizce Non-Governmental Organization (NGO), yani "hükümet dışı kuruluş" ifadesi, ilk kez 1945 yılında Birleşmiş Milletler Şartı'nın 71. maddesiyle uluslararası hukukta resmî bir statü kazanmış; hükümetlerden bağımsız kuruluşlar küresel yönetişim süreçlerinin kurumsal aktörleri olarak tanımlanmıştır. Elbette bundan önce de vakıflar, yardım cemiyetleri, meslek birlikleri ve Kızılhaç benzeri örgütlenmeler vardı. Ancak bunlar, bugünkü anlamda uluslararası fon mekanizmalarıyla çalışan, kalkınma projeleri yürüten ve kamusal hizmet sunan profesyonel STK modelinden oldukça farklı bir tarihsel bağlama sahipti.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan uluslararası düzen barış mimarisi içine yeni bir yönetim biçimi inşa etti. Bu inşa sürecinde kalkınma, demokrasi, insan hakları ve insani yardım söylemleri evrensel değerler olarak sunuldu, ancak eleştirel yaklaşımlar ışığında bunların aynı zamanda küresel kapitalist düzenin yeni siyasal araçları olduğunu da söyleriz. Mark Neocleous'un işaret ettiği gibi kapitalizm açısından savaş ile barış birbirinin karşıtı olmayıp aynı siyasal düzenin iki farklı yönetim kipidir. Savaş, düzeni askerî güç yoluyla kurarken, barış dönemlerinde bu işlev çoğu zaman uluslararası kuruluşlar, kalkınma ajansları ve yerel STK'lar aracılığıyla; "kalkınma", "yönetişim", "insani yardım", "sivil toplumu güçlendirme" ve "demokratikleşme" söylemleri üzerinden yürütülür. Amaç toplumsal ihtiyaçları karşılamaktan ziyade toplumları belirli bir siyasal ve ekonomik düzene uyumlu hâle getirmektir. Bu süreçte uluslararası kuruluşlar, fon ve hibe mekanizmaları aracılığıyla yerel STK'ları kendi kalkınma ve yönetişim gündemlerine eklemleyerek işlevsizleştirir. Böylece STK'lar kalkınma maskesi altında küresel yönetim stratejilerinin de yerel taşıyıcıları hâline gelebilir. Bu durum, STK'ların yurttaşların özerk dayanışma ve hak mücadelesi zeminleri olmaktan uzaklaşarak küresel karar vericilerin önceliklerine bağımlı hâle gelmesi ve sivil toplumun kamusal özerkliğinin zayıflaması riskini beraberinde getirir. Ki Neocleous polis erkini, yalnızca kolluk kuvvetleri ile sınırlamaz. Toplumu üretken, itaatkâr ve yönetilebilir kılan bütün idari, hukuki ve toplumsal düzenleme teknikleri olarak ifade eder. STK'lar- hepsini aynı eksende değerlendirmek isabetli olmasa da- sosyal devletin geri çekildiği ülkelerde küresel yönetişim ve polis erkinin iş birliği yapmak isteyeceği önemli yerel avlara dönüşme riskini taşırlar demek yanlış olmaz.

Kavramın tarihsel dönüşümü, 1980'lerde neoliberal politikaların yükselişiyle toplumsal yarılmayı, yabancılaşmayı daha da hızlandırdı. Devlet sermaye birikimini güvence altına alan, üretim ilişkilerindeki asimetriyi koruyan, güvenlik ve denetim kapasitesini güçlendiren yönleriyle yeniden yapılandırıldı. Devletin sosyal görevleri ve sorumlulukları tasfiye edildi: Eğitim, sağlık, sosyal yardım, bakım hizmetleri ve afet yönetimi gibi yurttaşlık hakkı olarak görülmesi gereken kamusal sorumluluklar giderek vakıflara, derneklere ve diğer üçüncü sektör kuruluşlarına devredildi. Böylece "devletin küçülmesi" söylemi, gerçekte sosyal devletin özelleştirilmesini görünmez kılan ideolojik bir perde işlevi gördü.

Bu dönüşüm devletin örgütlenmesi kadar yurttaşın kimliğini de değiştirdi. Politik insan-homo politicus neoliberal akıl müdahaleleriyle giderek yerini ekonomik insana-homo economicusa bıraktı. Böylece kamusal haklar yerini bireysel sorumluluklara, kolektif siyaset yerini kişisel girişimciliğe bırakırken yurttaş da hak talep eden siyasal özne olmaktan çıkıp kendi yaşamının yöneticisi, yatırımcısı ve risk yöneticisi hâline geldi.

Fotoğraf: Mitchell Lou

Tam da bu nedenle sosyal devletin görevleri STK'lara devredildikçe paradoksal bir durum ortaya çıktı: Sayıları artan STK’lar piyasanın yeni sektörü olarak büyürken, tarihsel anlamıyla sivil toplum ise küçüldü çünkü sivil toplumun kamusallığı dahi adeta özelleşti. 

Sivil Toplumla İlişkiler Müdürlüğü Dernekler Bilgi Sistemi (DERBİS) Ocak 2026 verilerine göre Türkiye'de faaliyet gösteren sivil toplum kuruluşlarının (STK) yasal çerçevedeki büyük çoğunluğunu dernek ve vakıflar oluşturmaktadır. Güncel resmi verilere göre Türkiye genelinde 101.823 faal dernek ve 5.500 civarında vakıf bulunmaktadır. Bu rakamlara kooperatifler, sendikalar ve meslek kuruluşları da hesaba katıldığında toplam yapı sayısı 120.000'i aşmaktadır. Bu sayılar, iktidarı denetlemesi gereken kamusal alanın, giderek sosyal devletin boşalttığı alanları dolduran ve orada birbiriyle rekabete giren STK’ların birer hizmet sağlayıcılığına indirgendiğinin göstergesi olarak okunabilir. Başka bir ifadeyle, siyasal olanın yeri yönetsel olanla yer değiştirmiştir.

Bunun en önemli siyasal sonuçlarından biri, yetki ile sorumluluğun birbirinden kopmasıdır. Yurttaş, sosyal devletin boşalttığı alanları dayanışma, gönüllülük ve bağış yoluyla telafi etmekle sorumlu tutulurken, yurttaşın bu alanların nasıl yönetileceğini denetleme, hesap sorma ve hukuku işletme yetkisinden giderek uzaklaştırıldığına şahit olmaktayız. 

Ortaya çıkan tablo paradoksaldır. Bir yandan sosyal devletin geri çekilmesiyle yurttaşlardan daha fazla gönüllülük, daha fazla dayanışma ve daha fazla sorumluluk beklenirken diğer yandan bu alanda yaşanan her kriz, örgütlü toplumsal yaşamın bütünüyle itibarsızlaşmasına yol açar. 

Bugün hem dünyada hem de ülkemizde homo politicusun yerini homo economicusun alması, bu küresel siyasal tasfiyenin hem nedeni hem de sonucudur. Neoliberal dönemin "demokrasi", "yönetişim", "insan hakları" ve "kalkınma" söylemleriyle meşrulaştırılan barış siyaseti, giderek güvenlik, teknoloji ve savaş ekonomisinin belirlediği yeni bir siyasal iklime bırakmakta. Nitekim son dönemde savunma teknolojisi alanında faaliyet gösteren şirketlerden birinin, Palantir'in yayımladığı manifestoda güvenlik, savunma teknolojileri ve jeopolitik rekabet, demokratikleşme, kalkınma ve yumuşak güç söylemlerinin önüne yerleştirilmektedir. Bu yaklaşım, kamu kaynaklarının ve siyasal önceliklerin giderek sivil toplum ve insani kalkınma alanlarından güvenlik eksenli politikalara kaydırılmasını meşrulaştıran bir yönelim olarak okunabilir. 

Palantir deklarasyonu, kapitalizmin barış döneminde benimsediği insani ve demokratik söylemlerin tarihsel sınırlarını da belirginleştirmektedir. Bu durum bize kapitalizmin barış ve savaş sarkacında yurttaşla nasıl ilişki kurduğunu gösterir. Barış döneminde proje, fon ve yönetişim mekanizmalarıyla, savaş döneminde ise güvenlik, teknoloji ve askerî öncelikler üzerinden işleyen bu süreçte yurttaş, siyasal bir özne olmaktan çok yönetilecek ekonomik bir kaynak ya da denetlenmesi gereken potansiyel bir risk olarak konumlandırılmaktadır. Dolayısıyla değişen yalnızca kapitalizmin araçları ve maskeleridir; yurttaşlığın tasfiyesi ise sürekliliğini koruyan temel siyasal eğilim olarak varlığını sürdürmektedir.

O hâlde asıl mücadele, sosyal devleti bir hak olarak talep eden ve ortak siyasal yaşamı yeniden kurma sorumluluğunu üstlenen özne konumunu yeniden kazanmaktır. Çünkü sosyal devletin yerini yardım, yurttaşlığın yerini gönüllülük, halkın ya da halk kahramanlığının yerini sahte ya da imgesel kahramanlar alamaz. 

Neoliberalizmin "herkes kendi başınadır" düsturuna karşı, vicdanın örgütlü alanı olan sivil toplumun kurucu ilkesi hâlâ aynıdır:

Sen yoksan, ben de yokum.