Sofradaki Kriz: Gıda Bir Hak Mı, Yönetilen Bir Ayrıcalık Mı?

Ronay Ümit · 2026-04-11

Sofradaki Kriz: Gıda Bir Hak Mı, Yönetilen Bir Ayrıcalık Mı?

Bir ülkenin gıda güvenliği meselesi, yalnızca “yeterince üretim var mı?” sorusuna indirgenemez. Asıl belirleyici olan, kimin neyi, hangi koşullarda ürettiği ve toplumun bu gıdaya hangi ekonomik ve sosyal şartlar altında erişebildiğidir. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) verileri, dünya genelinde sağlıklı bir beslenmenin maliyetinin milyonlarca insan için karşılanamaz düzeyde olduğunu gösterirken, Türkiye İstatistik Kurumu ve Türk-İş verileri Türkiye’de toplumun geniş kesiminin temel gıdaya erişimde ciddi kısıtlarla karşı karşıya olduğunu ortaya koyuyor. 

Bir yanda üreticiden yok pahasına alınan ürünler, diğer yanda market raflarında astronomik fiyatlar. Bir yanda tarım arazilerinin kamu yararı adına amaç dışı kullanıma açılması, diğer yanda küçük ölçekli üreticinin, “hobi bahçesi” gerekçesiyle kriminalize edilmesi. 4 Nisan 2026 tarihinde yürürlüğe giren "Tarım Arazilerinin Korunması ve Kullanılması Hakkında Yönetmelik"te geçen, “kullanılan veya zarar verilen alan” ifadesindeki belirsizlik tartışmalara neden oldu. Yeni düzenlemenin, özellikle hobi bahçeleri ve tarım arazilerine inşa edilen bungalov tipi yapılara yönelik mi olduğu, yoksa hobi bahçelerinin, yapılaşma olmasa dahi, tamamen yok edilmesini mi düzenlediği konusuna bir netlik getirilmezse, vatandaşlar çok ağır cezalarla ve yıkımlarla karşı karşıya kalacaklar.

Bu bağlamda gıda güvenliği meselesinin, tarımsal üretim kapasitesiyle birlikte, gelir dağılımı, piyasa yapısı ve kamusal politikalarla doğrudan ilişkili yapısal bir mesele olduğu ortada.

Bolluk İçinde Kıtlık Rejiminin Retoriği

Tarım, bireyin yaşamını sürdürebilmesi için vazgeçilmez olan gıdaya erişimin somut ve maddi koşulunu oluşturur. Bu koşulun güvence altına alınmadığı bir düzende, diğer hak ve özgürlüklerin fiilen kullanılması da mümkün değil.

Pırıltılı market raflarının yarattığı bir bolluk illüzyonu görüyoruz ülkemizde. Ancak bu görüntü, Amartya Sen’in işaret ettiği anlamda bir “hak sahipliği” rejimiyle desteklenmediği sürece yanıltıcı olur. Gıdanın fiziksel varlığı ile ona erişebilme kapasitesi arasındaki fark arttıkça, toplum “bolluk içinde kıtlık” olarak tanımlanabilecek bir paradoksun içine sürüklenir. FAO verilerine göre Türkiye’de tarımsal girdi maliyetleri (özellikle gübre ve enerji) son üç yılda küresel ortalamanın üzerinde artış göstermiştir. Şurası açık ki, üretimin devam ettiği ama erişimin daraldığı bir sistem yaratılmış bulunuyor ve bu sistem, hem üreticiyi hem de tüketiciyi eş zamanlı olarak yoksullaştırıyor. 

Bu tabloyu anlamlandırmak için Philip McMichael’ın geliştirdiği gıda rejimi yaklaşımına bakalım. Söz konusu yaklaşım, tarımın tarlada başlayıp sofrada biten bir süreç olmadığını, aksine uluslararası ticaret ağları, çokuluslu şirketler ve devlet politikaları tarafından şekillenen bütünlüklü bir sistem olduğunu ortaya koyar. Türkiye’de üreticinin neden zayıflarken, aracılık mekanizmalarının güç kazandığını anlamamıza yardımcı olur. Bu bağlamda ortaya çıkan oligopolistik piyasa yapısı, yalnızca fiyat oluşumunu değil, aynı zamanda üretim tekniklerini, ürün desenlerini ve hatta çiftçilerin karar alma süreçlerini de etkilemektedir. Örneğin Bayer (özellikle Monsanto’yu satın aldıktan sonra), Cargill ve DuPont (tarım kolu bugün büyük ölçüde Corteva Agriscience altında faaliyet gösterir) küresel ölçekte tohum, gübre ve pestisit pazarlarının önemli bir bölümünü kontrol etmektedir.

Bu şirketler hibrit ve genetiği değiştirilmiş tohumları yaygınlaştırarak çiftçilerin kendi tohumlarını saklama ve yeniden kullanma pratiklerini zayıflatır. Geleneksel yöntem, çiftçilerin hasat ettikleri üründen tohum ayırıp bunu bir sonraki ekim sezonunda tekrar kullanmalarıdır. Ancak hibrit tohumlardan elde edilen ürünün tohumları aynı özellikleri vermez (genetik olarak ayrışır), verim ve kalite genellikle ciddi biçimde düşer ve ürünler homojen olmaz (boy, tat, dayanıklılık değişir).

Böylece, hibrit tohumlar her sezon yeniden satın alınmak zorunda olduğu için üretici, şirketlere bağımlı hale gelir. Aynı zamanda bu tohumlar çoğu zaman belirli kimyasal gübre ve pestisitlerle birlikte “paket” olarak sunulur. Örneğin Bayer’in pestisitleri veya Corteva’nın geliştirdiği tohum çeşitleri, belirli kimyasal girdilerle maksimum verim verecek şekilde tasarlanır. Bu da çiftçiyi sadece tohumda değil, tüm üretim sürecinde bu şirketlerin ürünlerine bağımlı kılar.

Pazar yoğunlaşması da dikkat çekicidir. Küresel ticari tohum pazarının büyük çoğunluğu birkaç dev şirketin elindedir. Bayer (Monsanto ile birlikte), Corteva ve Syngenta gibi firmalar, dünya tohum pazarının yaklaşık yarısından fazlasını kontrol ederken, pestisit pazarında da benzer bir yoğunlaşma söz konusudur. Cargill ise doğrudan tohumdan ziyade tahıl ticareti, depolama ve lojistikteki hâkimiyetiyle fiyat oluşum süreçlerini belirleyen başlıca aktörlerden biridir. Bu şirketler sadece üretim girdilerini değil, aynı zamanda ürünlerin küresel dolaşımını ve fiyatlandırılmasını da kontrol eder.

Bu yapı, üreticinin pazardaki konumunu zayıflatır. Çiftçi bir yandan yüksek maliyetli girdilere bağımlı hale gelirken, diğer yandan ürününü satarken küresel ticaret ağlarının ve aracıların belirlediği fiyatlarla karşı karşıya kalır. Böylece değer zincirinin en alt halkasında sıkışır. Buna karşılık çokuluslu şirketler hem girdilerden hem de ticaret ve işleme aşamalarından kâr elde ederek sistemin en güçlü oyuncuları haline gelir.

Şimdi ülkemizde bu çokuluslu şirketlerin nasıl faaliyet gösterdiğine bir bakalım. 

Bayer, Türkiye’de yalnızca satış yapmaz, doğrudan üretim de yapan bir firmadır. Kocaeli Gebze’de bitki koruma (pestisit) fabrikası, Bursa Mustafakemalpaşa’da ise mısır tohumu üretim tesisi bulunuyor. Bu tesisler Avrupa ve Orta Asya’ya ihracat yapan bölgesel bir merkez gibi çalışır. Türkiye’de kullanılan hibrit mısır tohumlarının önemli bir kısmı bu tür çokuluslu firmalar tarafından sağlanır. Tohum ve pestisit birlikte pazarlanır. Çünkü o kimyasallar olmadan bitki verim vermez. Böylece üretim girdilerinin kontrol edilmesinde üreticinin gücü zayıflar.

Tohum ve kimyasal girdilerde yerli üretim olsa da, özellikle hibrit tohumlar, pestisitler ve tarımsal biyoteknoloji alanlarında çokuluslu şirketlerin ağırlığı belirgin. Bayer’in Crop Science bölümü Türkiye’de sebze tohumları, bitki koruma ürünleri alanında aktif olarak faaliyette bulunuyor. Benzer şekilde Corteva Agriscience (DuPont mirası) ve Syngenta gibi firmalar da pazarda güçlü. Üreticinin, piyasa karşısında kırılganlığı bu şirketler yüzünden daha da artıyor çünkü çiftçi her mevsim tohum satın almak zorunda kalıyor. Haliyle girdi maliyetleri dövize bağlı olduğu için artıyor ve nihayetinde çiftçi yerli/ata tohum kullanmaktan uzaklaşıyor.

Nişasta bazlı şeker (NBŞ), mısır işleme ve tarımsal emtia ticaretinde etkin bir rolü olan Cargill, NBŞ üretiminin önemli bir kısmını tek başına kontrol ediyor. NBŞ kotası düzenlemeleri, üretim izinleri ve arazi kullanım yasaları gibi kamu politikalarıyla da ekmeklerine yağ sürülüyor. Bu, devlet-şirket ilişkileri üzerinden piyasanın nasıl şekillendirildiğinin en bariz örneği.

Böylece, gıda sistemi giderek üretimden kopuyor çünkü çiftçinin ne ekeceğine, nasıl ekeceğine ve kaça satacağına şirketler karar veriyor. Ata tohumu, yerel çeşitler geri çekildiği için yerel tarım bilgisi zayıflayarak şirketlere bağımlı hale geliyor.

Fotoğraf: Adem Albayrak

Bu dönüşümün sonuçlarına bakalım. Tarım arazilerinin imar ve altyapı projeleriyle daralması, gıdanın fiziksel varlığını uzun vadede belirsizliğe sürükleyerek erişimi fiilen sınırlayan bir baskı yaratmaktadır. Son 20 yılda Türkiye’de işlenen tarım alanlarının yaklaşık 2,6 milyon hektar azaldığı tahmin ediliyor. Bu, birçok Avrupa ülkesinin toplam tarım alanına eşdeğer bir kayıp.

İkinci olarak, gelir dağılımındaki bozulma ve gıda enflasyonu, tüketicinin alım gücünü aşındırarak gıdaya ulaşımı sınırlandırıyor. Nitekim gıda enflasyonu son yıllarda genel enflasyonun üzerinde seyrediyor. TÜİK verilerine göre, 2024 itibarıyla yıllık gıda enflasyonu %70 bandı civarındaydı. Aynı dönemde reel gelir artışının bu seviyeyi karşılamaması, gıdaya erişimi fiilen sınırlayan bir baskı oluşturuyor.

Üçüncüsü, kırsal nüfusun çözülmesi ve küçük üreticiliğin gerilemesidir. Bu durum yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda kültürel bir kayba neden oluyor. ‘Üretim hafızası’ olarak adlandırılabilecek birikim giderek yok oluyor. Türkiye’de tarım istihdamının toplam istihdam içindeki payı 2000’lerin başında %35 civarındayken bugün %15’in altına geriledi. OECD verilerine göre tarımda istihdamın payı gelişmiş ülkelerde çok düşük ve düşmeye devam ediyor ama bu tarımın küçüldüğü anlamına gelmiyor. İleri teknoloji kullanımı istihdamı sanayiye kaydırıyor. Gelişmekte olan ülkelerde ise istihdam bizden daha yüksek ama hızlı düşüyor. 

Son olarak, tohumdan gübreye uzanan dışa bağımlılık, toplumun kendi gıda sistemini belirleme kapasitesini, yani egemenliğini aşındırıyor.

Bugün birkaç şirket (Bayer, Cortveva ve Syngenta) küresel pazarın %50’sine sahip. Örneğin ABD’de mısır ve soya tohumlarının %70’e yakını Bayer ve Corteva’nın elinde. Avrupa Parlamentosu Yeşil Grup Komisyonunun 2014’te yayınlanan raporunda bu şirketlerin AB sebze tohumu piyasasının %95’ine hükmettiği yer alıyor.

Günümüzde tarımsal üretim, Gıda Rejimleri Teorisi ve tarımın kapitalist dönüşümü literatürü çerçevesinde değerlendirildiğinde, üretim süreçlerinin giderek artan ölçüde küresel ölçekte faaliyet gösteren şirketler tarafından şekillendirildiği bir yapıya evrilmiştir. Karl Marx’ın işaret ettiği üzere, tarımın piyasa ilişkilerine eklemlenmesi süreci, üreticilerin kendi üretim araçları üzerindeki denetimini zayıflatmış; bu durum günümüzde tohum, tarım kimyasalları ve biyoteknoloji alanlarında yoğunlaşan Bayer, Corteva ve Syngenta gibi çok uluslu firmaların belirleyici rolüyle daha da derinleşmiştir. Bu şirketler yalnızca girdileri sağlamakla kalmayıp, aynı zamanda üretim süreçlerinin teknik bilgisini ve yönünü de belirleyerek çiftçilerin piyasa bağımlılığını artırmıştır.

Anadolu’nun Mekânsal Dönüşümü

Anadolu’nun kadim toprakları, fiziksel bir alan olmanın ötesinde, kuşaklararası bir üretim hafızası.  Oysa son 20 yılda bu hafızamızın yaklaşık 2,6 milyon hektarını kaybettik. Samandağ’daki zeytinliklerin kesilmesi, Akbelen ve Kazdağı ormanlarının ve Karadeniz havzasının madene açılması, Ilısu Barajı için tarım alanlarının sular altında kalması, otoyol projeleriyle üretim alanlarının parçalanması bu sürecin örnekleri. Bunları kalkınma hikâyeleri olarak dinlersek, tarımsal kapasitenin sistematik şekilde aşındırıldığı gerçeğine gözlerimizi kapamış oluruz. Oysa işin ironisi burada başlıyor. Büyük ölçekli arazi dönüşümleri “kamu yararı” sayılıyor. Küçük ölçekli “hobi bahçeleri” ise tarım arazisini bozduğu gerekçesiyle yasaklanıyor. Anlaşılıyor ki toprağın korunması bahane. Sorun toprağı kimin kullandığı.

Piyasa Gücü ve "Aracıların Altın Çağı"

Tarlada 7 TL olan bir marulun market rafında 119 TL’ye ulaşması bir "lojistik kaza" değil, bir servet transferi mekanizması. Bu, üretici ve tüketicinin yoksullaştırıldığı, katma değerin ise üretimle hiçbir ilgisi olmayan rantçı bir aracı sınıfa aktarıldığı bir anomali. Az sayıda büyük aktörün fiyat belirleme gücüne sahip olduğu bir yapıda, devletin düzenleyici rolünün zayıflaması, gıda sistemini bir kamu hizmeti olmaktan çıkarıp bir "piyasa gücü" oyununa dönüştürmüş durumda. "Çiftçi yoksul, tüketici yoksul, aracı zengin" denklemi, sadece ekonomik bir dengesizlik değil. Toplumsal barışı ve ulusal istikrarı kemiren yapısal bir tehditle karşı karşıyayız. 

Bununla birlikte mevcut tabloyu yalnızca “aracılar” üzerinden okumak eksik kalır. Üretici ile tüketici arasındaki fiyat farkı çoğu zaman lojistik, depolama ve perakende maliyetleriyle de ilişkilidir. Türkiye’de tarım ürünlerinde üretici fiyatı ile tüketici fiyatı arasındaki fark bazı ürünlerde %300–%600 aralığına çıkabilmekte. Bu bize, değer zincirinde katma değerin üretimden koparak dağıtım aşamalarında yoğunlaştığını gösteriyor. Üretim tabanından kopan bu sermaye transferi, ülkenin gıda sistemindeki denetim kapasitesinin de çöktüğünü kanıtlıyor.

Tarihsel Yankılar ve Küresel Dersler: Bengal Kıtlığı ve İrlanda Örneği

Tarihsel deneyimler, bu tür kırılmaların sonuçlarını açık biçimde ortaya koymaktadır. Bengal Kıtlığı üzerine yaptığı çalışmalarla Amartya Sen, açlığın çoğu zaman üretim yetersizliğinden kaynaklanmadığını, dağıtım ve erişim mekanizmalarındaki bozulmanın bir sonucu olduğunu göstermiştir. Amartya Sen’in “hak sahipliği” kavramı, bireylerin gıdaya gelir, ücret, sosyal haklar ve kamusal destekler aracılığıyla erişebilme kapasitesini ifade eder. Örneğin bir ülkede market rafları dolu olsa bile, eğer bir işçi aldığı ücretle temel gıda ürünlerini satın alamıyorsa, o toplumda fiili bir gıda kıtlığı yaşanıyor demektir. Amartya Sen’in yaklaşımı, her ne kadar Karl Marx’ın eleştirel politik ekonomisinden farklı olarak daha liberal bir çerçevede, özgürlük ve etik temeller üzerine kurulsa da, piyasa mekanizmalarının tek başına adil sonuçlar üretmediğini vurgulaması bakımından kapitalist işleyişe yönelik önemli bir eleştirel damar da barındırır.

Benzer şekilde İrlanda Patates Kıtlığı, üretimde tek tipleşmenin ve yanlış politika tercihlerinin nasıl yıkıcı sonuçlar doğurabileceğini ortaya koyar. Türkiye bu örneklerle birebir aynı koşullara sahip olmasa da, artan dışa bağımlılık ve üretim yapısındaki kırılganlıklar, gıda sistemini dış şoklara karşı daha hassas hale getirdi. Yaşadığımız sorun, Sen’in tarif ettiği türden bir erişim krizine doğru eviriliyor. Örneğin, buğday ithalatının Rusya ve Ukrayna gibi tekil kaynaklara endekslenmesi, gıda güvenliğimizi jeopolitik sarsıntılara karşı savunmasız bırakmakta. Bu, Sen’in tabiriyle gıdaya erişim özgürlüğünün siyasal hatalarla prangalaması anlamına geliyor.

Gıda Bir Hak mı, Yönetilen Bir Ayrıcalık mı?

Türkiye’de gıdaya erişimin bir “hak” olmaktan uzaklaştığını gösteren somut veriler onun yönetilen bir ayrıcalık olduğunu açıkça ortaya koymakta. Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre nüfusun %30’dan fazlası yoksulluk veya sosyal dışlanma riski altındayken, her dört haneden biri düzenli olarak et, tavuk veya balık tüketebilecek imkândan yoksun. FAO verileri ise Türkiye’de beslenmenin büyük ölçüde tahıl ve ekmek temelli olduğunu (%44 ekmek, %58 tahıl) ve özellikle düşük gelir gruplarının dengeli beslenmeye erişimde zorlandığını gösteriyor. Dünya Gıda Programı verileri de bu kırılganlığı teyit eder nitelikte. 2023 depremleri sonrasında 1,6 milyon kişiye doğrudan gıda yardımı sağlanmış, yüzbinlerce kişi ise ancak nakit destek yoluyla temel gıdaya erişebilmiştir. Bu göstergeler birlikte değerlendirildiğinde, Türkiye’de sorunun gıdanın fiziksel yokluğundan ziyade, Amartya Sen’in kavramsallaştırdığı biçimiyle bir “erişim krizi” olduğu açıkça görülmektedir.

Tüm bu gelişmeler, gıda meselesinin yalnızca bir piyasa sorunu olmadığını, siyasal bir tercih meselesi olduğunu da gösteriyor. La Via Campesina tarafından savunulan gıda egemenliği yaklaşımı, gıda sistemlerinin şirketlerin değil toplumların kontrolünde olması gerektiğini ileri sürerken, bu talep, Marx’ın üretim araçlarının toplumsal denetimi fikrinin günümüz kapitalist koşullarında tarım alanına uyarlanmış, daha sınırlı ama somut bir ifadesi olarak da okunabilir. Türkiye’de ithalata bağımlı üretim yapısı, dövize endeksli girdi maliyetleri ve zayıflayan küçük üreticilik, bu egemenliğin aşındığını işaret ediyor. 

Bu perspektiften bakıldığında, tarım arazilerinin kullanım biçimi, ithalat politikaları ve üretim yapısı aynı zamanda egemenlik alanına ilişkin tercihlerdir. 

Gıda sistemini dengeye getirmede üç başlık öne çıkıyor. Birincisi, tarım arazilerinin korunması ve planlı kullanımının sağlanması. İkincisi, küçük ve orta ölçekli üreticinin kooperatifler ve destek mekanizmalarıyla güçlendirilmesi. Üçüncüsü ise, gıda zincirinde şeffaflığı artıracak ve aşırı fiyat oynaklığını sınırlayacak düzenleyici çerçevenin oluşturulmasıdır. Kısaca, devlet gıda sisteminde üretim, bölüşüm ve erişimi planlayan kurucu bir aktör olmalıdır. Özgürlükle kalkınmanın yolu, toprağı korumaktan ve her yurttaşın sofrasındaki ekmeği milletin temel hakkı olarak güvence altına almaktan geçer.

"Mustafa Kemal Atatürk TBMM 5. Dönem 3. Yasama Yılı Açılış Konuşması 1 Kasım 1937"

Mustafa Kemal Atatürk’ün “Milli ekonominin temeli ziraattır” sözü, yalnızca tarihsel bir referans olarak alınmamalı, güncel bir uyarı olarak okunmalıdır. Gıda, piyasanın dalgalanmalarına terk edilemeyecek kadar temel bir kamusal meseledir. Yaşam hakkının, toplumsal adaletin, ekonomik istikrarın ve ulusal egemenliğin temel unsurlarından biridir. Türkiye’de artan gıda fiyatları ve reel gelirdeki erozyon, geniş kesimler için beslenmeyi bir hak olmaktan çıkarıp bir mücadele alanına dönüştürmüştür. Bu nedenle toprağın korunması, üreticinin desteklenmesi ve her yurttaşın yeterli gıdaya erişiminin güvence altına alınması toplumsal bir zorunluluktur.