Sömürgecilik Eleştirisinden Kimlik Siyasetine: Türkiye'nin Yeni Eğitim Arayışı

Zeynep Bostan · 2026-05-25

Sömürgecilik Eleştirisinden Kimlik Siyasetine: Türkiye'nin Yeni Eğitim Arayışı

Türkiye’de yükselen “eğitimde dekolonizasyon” tartışmaları, Batı merkezci bilgi rejimine yönelik görünüşte haklı eleştiriler taşısa da evrensellik, yurttaşlık, kamusal akıl ve Cumhuriyet fikrinin yerine kimlik merkezli ve parçalı bir toplumsal tahayyülü yerleştirme riski taşıyor. Olayların akışını takip ettiğimizde bu durum, söylem sahiplerinin gözden kaçırdığı bir yan etki gibi görünmüyor. Aksine ulus-devletin evrensel harcını çözmeyi hedefleyen bir ideolojik stratejinin parçası olduğunu düşündürüyor.

11-12 Mayıs 2026 tarihlerinde Atatürk Kültür Merkezi’nde gerçekleştirilen Dünya Dekolonizasyon Forumu ve forumda Esra Albayrak’ın yaptığı açılış konuşması dikkat çekti. Albayrak, Batı’nın modern bilgi sistemini “tek merkezli” bir yapı olarak tanımladı; Batı dışı bilgi biçimlerinin tarih boyunca bastırıldığını ve yeni bir “çok merkezli bilgi düzeni” kurulması gerektiğini savundu.

Forumu düzenleyen Enstitü Sosyal ise NUN Eğitim ve Kültür Vakfı’nın düşünce kuruluşu. NUN Vakfı ile Milli Eğitim Bakanlığı arasında 2023’te imzalanan protokol kapsamında, Vakfın okullarda saha araştırmaları, çalıştaylar ve eğitim faaliyetleri yürütmesine izin verildi. Ardından Enstitü Sosyal’in 2025 tarihli “Eğitim: Yenilikler, Gelişmeler ve Arayışlar” raporunda, Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli’nin eksiklerinden biri olarak müfredatta “dekolonizasyon” tartışmasının yeterince yer bulmaması gösterildi. Bu raporda, Türkiye’de eğitim sisteminin Batı merkezci kavramlarla kurulduğu; müfredatın yerel bilgi ve kültürel deneyimleri daha fazla merkeze alan bir çerçevede yeniden düşünülmesi gerektiği savunuldu. Öğretmen yetiştirme süreçlerinin de Avrupa merkezci bilişsel kuramlar yerine “yerel bilgi” ve “yerli pedagojiler” doğrultusunda yeniden yapılandırılması gerektiği ifade edildi. 

Rapordaki yerel bilgi ve yerli pedagoji ifadelerinden tam olarak ne kastedildiği ise belirsiz. Elbette farklı pedagoji gelenekleri var ve eğitim bunlardan beslenir; fakat pedagojinin kendisi “yerli” midir? Her toplumun kendi kültürel birikimi ve eğitim geleneği vardır; ancak pedagojinin dayandığı temel ilkeler kültürel sınırları aşar. Her çocuk somuttan soyuta ilerleyerek öğrenir, ilişki içinde gelişir, tanınmak ve anlaşılmak ister. Eğitimin içeriğinin yerel unsurlarla zenginleştirilmesi başka, pedagojinin kendisini "yerli" ilan etmek başka bir iddiadır. İddialar genel ve belirsiz bırakıldıkça bunların hangi sosyo-politik sonuçlara neden olduğunu ilk bakışta görmek zorlaşır.

Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli’nin Yeni Konsepti: Dekolonyal

Mevzubahis raporun önerdiği müfredat değişikliklerinden yaklaşık bir yıl sonra, Dünya Dekolonizasyon Forumu gerçekleştirildi. Forumla eş zamanlı olarak Milli Eğitim Bakanlığı’nın “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli” kapsamında müfredatta çeşitli değişiklikler yaptığı haberleri de gündem oldu. “Coğrafi keşifler” yerine “sömürgecilik politikaları”, “Orta Asya” yerine “Türkistan”, “Bizans” yerine “Doğu Roma” ifadelerinin kullanılması; sosyoloji derslerine “oryantalizm”, “self-oryantalizm”, “Avrupa merkezcilik”, “algoritmik ayrımcılık” gibi kavramların eklenmesi; psikoloji ve felsefede klasik kuramsal çerçevelerin müfredattan kaldırılıp kimlik, gündelik deneyim ve anlam krizlerine odaklanan içeriklerin öne çıkarılması, belirli bir düşünsel yönelimin eğitim alanına taşındığını gösteriyor. Bunun yanında müfredatta “Mavi Vatan” doktrinine, “Türk dünyası” vurgusuna ve “Ermeni iddiaları” başlığı altında Türkiye’nin resmî tezlerini merkeze alan anlatılara daha geniş yer verilmesi de dikkat çekiyor. 

Bütün bunlar yalnızca müfredatta yapılan teknik değişiklikler değil; bilginin nasıl üretileceği, tarihin hangi perspektiften anlatılacağı ve öğrencinin dünyayı hangi kavramsal çerçeveyle okuyacağına dair daha büyük bir tartışmanın parçası. Tartışma ise “dekolonizasyon” kavramı çevresinde örülüyor.

Dekolonyal teorinin temelleri 20. yüzyılın ikinci yarısında, özellikle Latin Amerika, Afrika ve Güney Asya’daki düşünürlerin sömürgeciliğin yalnızca askeri ya da ekonomik bir işgal olmadığını söylemesiyle atıldı. Bu teoriye göre Avrupa yalnızca toprakları işgal etmedi; aynı zamanda dünyayı anlama biçimlerini de belirledi. Hangi tarihin “medeniyet”, hangi bilginin “bilim”, hangi toplumun “ileri”, hangisinin “geri” olduğuna dair ölçütler de sömürgecilikle birlikte kuruldu.

Gerçekten de modern eğitim sistemleri Batı’nın tarihsel deneyimini insanlığın tek doğrusal gelişim çizgisi gibi sundu, sunmaya devam ediyor. Sömürgecilik çoğu zaman tali bir başlık olarak anlatıldı; Avrupa dışındaki toplumların tarihi ise “yerel”, “folklorik” ya da “geri” kategorilerine sıkıştırıldı. 

Yıllarca Avrupa yayılmacılığını “coğrafi keşifler” başlığı altında anlatan eğitim sistemlerinin, sömürgeciliğin şiddetini, yağmayı ve kültürel yıkımı görünmez hale getirmesi dekolonyal teorinin en haklı eleştirilerinden biriydi. Ancak dekolonyal teorinin 1990’larda güç kazanan yorumu daha da ileri giderek bilginin bütünüyle konumsal ve iktidar ilişkilerine bağımlı olduğu iddiasına kadar uzandı, “evrensel” kavramının kendisinin başlı başına bir tahakküm biçimi olduğunu iddia etti. İnsan hakları, yurttaşlık, kamusal eğitim, hukuk gibi kavramları yalnızca belirli bir Batı tarihinin ürünü saydı. Bunun yerine ise “çoklu evrensellikler”, “yerel bilgi üretimi”, “yatay ittifaklar” önerdi. Tek bir evrensel olmadığını, her toplumun kendi tarihsel deneyimi içinden bir hakikat ve bilgi rejimi kurabileceğini savundu.

İnsanlığın Ortak Mirasını Terk Etmek: Batı Merkezcilik ile Savaşmak Bu mu?

İlk bakışta bu yaklaşım özgürleştirici görünebilir. Çünkü gerçekten de modern dünyanın evrensellik iddiası çoğu zaman Avrupa merkezli bir tahakkümün aracı olarak kullanıldı. 

Burada önemli olan nokta, Batı’nın tahakkümü ile “evrensel” fikrinin kendisini birbirinden ayırabilmek. Modern Batı, kendi tarihsel deneyimini insanlığın tek geçerli uygarlık çizgisi gibi sunarak “evrensel” adına büyük bir tahakküm kurdu. Ancak eşitlik, yurttaşlık ve kamusal akıl gibi fikirler, yalnızca Batı’ya ait ideolojik araçlar değil; insanlığın ortak siyasal birikiminin tarihsel kazanımlarıdır.

“Evrensel” fikrinin kendisi de yalnızca Batı’nın içinden doğmuş kapalı bir miras değildir. İnsanlık tarihi boyunca dinler, felsefeler, hukuk sistemleri ve düşünce gelenekleri arasında Doğu’dan Batı’ya, Batı’dan Doğu’ya uzanan bir etkileşim hattı vardır. Batı modernitesi bu evrensellik arayışının önemli uğraklarından biri olsa da tek kaynağı değildir. Bu nedenle Batı merkezciliğini eleştirirken evrensellik fikrinin kendisini terk etmek, ortak insanlık ufkunu güçlendirmez, aksine, toplumları kendi içine kapanmış kültürel kompartımanlara ayırma riski taşır.

Dekolonyal teorinin bu çelişkisinden bir soru daha doğuyor: Eğer evrensellik fikri reddedilirse, -şayet varsa- “farklı evrenseller” arasında hakem kim olacak? Örneğin adalet, çocuk hakları, ifade özgürlüğü gibi meselelerde hangi ortak ilke geçerli sayılacak? Eğer her toplum kendi tarihsel ve kültürel gerçekliğini dışındakini reddederse, bir uygulamanın özgürleştirici mi yoksa baskıcı mı olduğuna hangi ortak ölçütle karar verilecek? 

Aynı ulus içinde yaşayan farklı kültürel topluluklar farklı hukuk anlayışlarını esas almaya başladığında eşit yurttaşlık fikri nasıl korunacak? Ulus, hangi ortak hukukta varlığını sürdürecek? Hatta uluslararası düzeyde ortak zemin nasıl kurulacak?

Toplum yalnızca farklardan oluşmaz; aynı zamanda farklılıkların birlikte yaşayabileceği ortak bir zemine ihtiyaç duyar. Eğer her kültürel aidiyet kendi gerçekliğini tek esas kabul ederse, eşit yurttaşlık fikri giderek zayıflar. İnsanlar birbirlerini eşit yurttaşlar olarak değil, öncelikle kültürel, etnik, dinsel ya da tarihsel kimlikler üzerinden görmeye başlar. Böylece siyaset de evrensel hak mücadelelerinden uzaklaşıp kimlik kümeleri arasındaki rekabete dönüşür.

Sorun, kültürel farkların tanınması değildir; kültürler -farklarıyla beraber- tanınmalıdır. Sorun, kültürel farkın siyasetin nihai zemini hâline gelmesidir. 

Görsel Tasarım: Politik İnşa Yaratıcı Ekip

Kimlik Siyasetine Hapsolmak: Özgürleşmek Bu mu?

Bu durum dekolonyal teorinin, “yatay ittifaklar” önermesinde de görülüyor. Bu yaklaşım, farklı kimlik gruplarının geçici, lidersiz, yatay ve çoğul birlikteliklerini savunuyor. İlk bakışta demokratik ve özgürlükçü görünen bu model, pratikte ortak siyasal hedeflerin zayıflamasına, kalıcı örgütlenmelerin çözülmesine ve siyasetin giderek daha parçalı hale gelmesine yol açıyor.

Başlangıçta sömürgeciliğin bilgi üzerindeki etkilerini açığa çıkarmaya çalışan ve kimliklere duyarlı bir dil kuran dekolonyal teori, bu özellikleriyle toplumda karşılık bulabilecek bir çekiciliğe sahip. Ancak aynı zamanda bazı siyasal bağlamlarda farklı bir işlevi de var: Lidersiz, merkezsiz, örgütlenmesi güç, fark ve temsil odaklı bir siyaseti de teşvik ediyor ve yerel iktidarların kendi meşruiyetlerini kurmalarının aracı haline geliyor.

Bu nedenle dekolonizasyon söylemi paradoksal bir biçimde neoliberal düzenle de uyumlu. Bugün emek sömürüsü, güvencesizlik, yoksulluk, barınma krizi gibi maddi meseleler yerine kültürel aidiyetlerin sürekli öne çıkarılması tesadüf değil. Çünkü kimlikler etrafında parçalanmış toplumlar, ekonomik talepler etrafında birleşmekte daha fazla zorlanıyor. Neoliberalizm bundan zarar görmüyor; hatta çoğu zaman besleniyor. Böylece yurttaş yerini giderek “aidiyet taşıyıcısı” bireye bırakıyor.

Batı merkezciliğine itiraz eden bir yaklaşım; evrenseli reddettiğinde, sonunda eleştirdiği mantığı tersinden yeniden üretir. Farklı kültürleri ortak insanlık ufkunda buluşturmak yerine kendi gerçekliklerine kapatır. Bu durumda “yerli pedagoji” gibi kavramlar, yalnızca kültürel farkların tanınması anlamına gelmez; kimin bilgisinin doğru, kimin pedagojisinin meşru olduğuna dair yeni normları üretir. Eğitim de bu normlar üzerinden yeniden kurulduğunda, evrensellik eleştirisi yerini bu kez yerel olanın mutlaklaştırılmasına bırakır. Böylece eleştirilen merkezcilik ortadan kalkmış olmaz; yalnızca yer değiştirir; dekolonyalizmin ta kendisi “otokolonyal” olur. Yani dışarıdaki tahakküm merkezine -Batı’ya- itiraz edilirken, bu kez içeride yeni bir sömürgeci merkez kurulur; neyin ne olduğuna iç-otorite karar verir.

Ölçütsüz Tepkisellik: Kurtarıcı Teori Bu mu?

Özellikle dekolonyal düşüncenin siyasal alanda dolaşıma giren popüler yorumları, esasen bir eleştiri bile değildir; “tepkisellik"tir. Eleştiri -kritik- kavramı, etimolojik olarak “ayırmak”, “hüküm vermek” anlamlarını taşır. Ancak eleştiriyi eleştiri yapan şey, yalnızca hüküm vermek, karşı çıkmak değil, aynı zamanda kendi iç tutarlılığı olan bir ölçüt ortaya koyabilmesidir.  “Bana göre – sana göre” düzlemine çekilen bir değerlendirme dilinde eleştiri yoktur; bu bir köşe kapmaca, karşılıklı pozisyon alma hâlidir.

Dekolonyal teorinin kendi içinde başka bir çelişkisi daha vardır: Batı’yı Batılı yöntemlerle eleştirme çelişkisi.

Yapısöküm ve bilgi-iktidar analizi gibi yöntemler ile eleştirel teori geleneği, dekolonyal yaklaşımın başvurduğu modern düşünce kaynakları arasında yer alıyor. Yani Batı rasyonalizmine karşı çıkan teori, yine Batı akademisinin kavramsal diliyle konuşuyor; İngilizce makaleler, üniversite kürsüleri ve modern akademik yöntemler üzerinden kendini kuruyor. Yani Batı’yı eleştirmek için bile Batı’nın düşünsel araçlarına bağımlı kalıyor.

Yine de düşünsel araçları mutlak biçimde “Batılı” ya da “Doğulu” olarak sınıflandırmak düşünce tarihinin iç içe geçmiş karmaşık yapısını indirgiyor. Felsefe, bilim ve eleştirel düşünce insanlığın ortak tarihsel birikimi içinde gelişir; farklı uygarlıklar arasında sürekli aktarılır, dönüşür ve yeniden üretilir. 

İnşasız Yıkım: Geleceğin Toplumsal Vizyonu Bu mu?

Dekolonyal teorinin bir diğer zayıf noktası ise bir “yapı söküm” sunması, ancak yapının nasıl inşa edileceğine dair ise güçlü bir önerisi olmamasıdır.

Teori, sömürgeci bilgi düzeninin yerine nasıl bir dünya kurulacağını belirsiz bırakır. Modern hukuk sisteminin, küresel ekonominin, sağlık altyapısının, bilimsel kurumların ya da kamusal eğitimin yerine neyin geçeceği konusunda somut bir kurumsal model sunmaz. Bu belirsizliğin bilinçli olduğu da savunuluyor. Bazı düşünürler, “tek bir çözüm” önermemenin gerekli olduğunu söylüyor; çünkü yeni bir evrensel model kurmanın da başka bir tahakküm biçimine dönüşeceğini düşünüyorlar. Böylece teori çoğu zaman şu noktaya geliyor:

Her toplum kendi yolunu bulsun.

Ancak bu yaklaşımın ciddi bir açmazı var. Modern toplumlar yalnızca kültürel aidiyetlerden oluşmuyor; aynı zamanda kurumlara ihtiyaç duyuyor. Sağlık sistemi, hukuk, eğitim, ulaşım, dijital altyapı, ekonomik koordinasyon gibi alanlar yalnızca “yerel bilgi üretimi” ile ne kurulabilir ne de sürdürülebilir.

Dekolonyal teoriyi esas alanların çözüm önerisini belirsiz bırakması gerçekten de bilinçli olabilir. Çünkü kavram ne kadar muğlaksa, içine o kadar farklı anlam yerleştirilebilir. Sömürgeciliğe bakışı veya tarih yazımındaki önyargıları sorgulaması gibi haklı eleştiriler arasına ilk bakışta ayırt etmesi güç itirazlar serpiştirilir: Evrensellik fikri, ortak ölçüt ve kurumsal yapılar reddedilir.

Böylelikle bir “söylem paketi” üretilmiş olur. Bu pakete itiraz edildiğinde, eleştiri en “haklı” görünen katmana yönelmiş gibi gösterilir ve bütün yapı kendini korumaya alır. Örneğin siz teorinin “çoklu evrensellik” ve “yatay ittifaklar” gibi kavramlarını eleştirdiğinizde sömürgeciliği savunmuş gibi gösterilebilirsiniz.

Yine de pirinci taşından ayıklamak gereklidir. Elek gibi, insan aklının da işi budur; birbirinin içine geçmiş, birbirine karışmış olanı ayırmak.

İçeride Yeni Bir Sömürgeci Merkez: Sömürgecilikten Arınmak Bu mu?

Sömürgeciliğin eleştirisi ile bu eleştiriden çıkarılan siyasal sonuçlar aynı şey değildir. Nitekim post-kolonyal literatürde de uzun zamandır işaret edilen bir risk vardır: Sömürgecilik karşıtı söylem, yerel iktidarların kendi hegemonyalarını kurmalarının aracına dönüşebilir. Evrensel hukuk, insan hakları, eleştirel düşünce ya da akademik özerklik talepleri “Batılı değerler” diye mahkûm edilirken; iktidar kendisini yerli kültürün, milli kimliğin veya tarihsel hakikatin tek temsilcisi olarak sunabilir. Fanon’un da dikkat çektiği gibi, sömürgecinin çekilmesinden sonra ortaya çıkan yerel elitler bazen sömürge düzeninin araçlarını devralarak yeni bir tahakküm biçimi kurar. Böyle durumlarda dekolonizasyon, özgürleşmenin değil; yeni bir meşruiyet rejiminin dili haline gelebilir.

Bu meşruiyet rejimi bilgi üretiminden eğitime, kültür politikalarından yurttaşlık anlayışına kadar geniş bir alana yayılır. Ortak yurttaşlık, ortak hukuk ve ortak akıl yerine doğuştan gelen kimliklerin esas alınması da bu dönüşümün parçalarından biridir.

Nitekim müfredatta klasik kuramsal çerçevelerin geri çekilip kimlik, gündelik deneyim ve anlam krizlerine odaklanan içeriklerin öne çıkarılması da bu yönelimin eğitim alanındaki bir uzantısı olarak okunabilir. Ortak ölçüt bilinçli bir şekilde askıya alınır, toplumsal alan sürekli bir “karar verilemezlik” ve kriz hali içinde tutulur, toplumsal ortak zemin parçalanır. Ne var ki aynı parçalanma ekonomik alanda karşılık bulmaz; ticaret, para akışı ve küresel sermaye hareketleri bu tür bir parçalanmaya uğramadan, son derece bütünleşik ve akışkan biçimde işlemeye devam eder.

Eğitimin Gerçek Ufku: Yereli Kapsayıp Aşarak Evrensele Ulaşmak

Dekolonizasyon söyleminin açmazı, Batı’nın evrensellik iddiasını tahakküm için kullanmış olmasını, evrensellik fikrinin kendisinin tahakküm olduğu şeklinde yorumlamasında yatar. Oysa bir fikrin kötüye kullanılması, o fikrin kendisini geçersiz kılmaz. Dahası, sömürgeciliği eleştirirken ortak ölçütleri, evrensel ilkeleri ve kamusal zemini aşındırmak özgürleştirmez; yeni tahakküm biçimlerini açığa çıkarır.

Tarih, sömürgecilik karşıtı söylemlerin her zaman özgürleştirici sonuçlar üretmediğini gösteriyor. Yerel kimliğin, kültürün ya da tarihsel hakikatin tek temsilcisi olduğunu iddia eden siyasal projeler de zaman zaman kendi merkezlerini kurmuş, eleştirdikleri dış tahakkümün yerine içeride yeni otoriteler üretmiştir. 

Eğitimin görevi öğrencileri kendi kültürlerinin içine kapatmak değil, kendi kültürlerinden hareketle daha geniş bir insanlık ufkuna açabilmektir. Çünkü insan hem içine doğduğu topluluğun üyesidir hem de daha büyük bir ortak dünyanın da parçasıdır.

Asıl ihtiyaç, yereli reddetmeden onu kapsayabilmek ve aşabilmektir. Kişi hem kendi tarihsel ve kültürel dokusunu taşır hem de ortak insanlık ufkuna da dahil olur. Evrensel ile yerel birbirinin zıddı değildir. Evrensel olan yereli reddetmeden, yerelin içinden geçerek kurulur; yerel olan da ancak bu ortak ufuk içinde kendisini aşabilir.

Yunus Emre'nin yüzyıllar önce söylediği gibi:

“Yetmiş iki millete bir göz ile bakmayan 

Halka müderris olsa hakikatte âsidir.”

Özgürleştirici olan, bu dizelerde ifade edilen “bakış”tır. Bu bakış, insanı kendi kültürel adasına kapatmadan, farklılıkları ortak bir insanlık ufkunda buluşturur. Eğitimin görevi de tam olarak budur.