Soytarının Sökülen Apoleti Despotizmin Kahkahayla Huzursuz İlişkisi Üzerine Bir Deneme
Nevhan Varol · 2026-07-13

Komedyen Deniz Göktaş'ın Ölü Deniz başlıklı stand-up gösterisinin YouTube kanalında yayınlanması sonrasında, Deniz Göktaş “Cumhurbaşkanına hakaret” ve “halkın bir kesiminin benimsediği dinî değerleri alenen aşağılama” gerekçeleri ile 3 Temmuz 2026 da tutuklandı.
Bu tutuklama ve öncesindeki benzer komedyen soruşturmaları, saray rejiminin kamusal eleştiriyle kurduğu ilişkinin ulaştığı noktayı göstermesi bakımından çok daha geniş bir anlam taşıyor. Basının, siyasetin, akademinin, sendikal örgütlenmelerin ve hukuki mekanizmaların, kamusal sorunları demokratik tartışmaya dönüştürme kapasitesinin giderek zayıfladığı ülkemizde mizah da bu gerilimin doğrudan hedeflerinden biri hâline geliyor. Bu nedenle Deniz Göktaş etrafında yürütülen yasal süreci hukuki bir dosya olarak okumak yüzeysel kalacaktır. Asıl mesele, komedi formundaki toplumsal eleştirinin siyasal işleviyle iktidarın mutlaklık arzusu arasındaki kadim gerilimin kendisidir.
Bu kadim gerilimi anlamak için modern devlet öncesine, Orta Çağ ve Avrupa'nın erken monarşik dönemlerine geri dönelim. Dönemin siyasal düzeninde Tanrısal iradenin yeryüzündeki temsilcisi esas olarak kiliseydi. Krallar ise iktidarlarını büyük ölçüde kilisenin onayıyla meşrulaştırıyor, bunu aynı zamanda askeri güç, soylularla kurdukları ittifaklar ve mülkiyet ilişkileriyle tahkim ediyordu. Elbette kral ile aristokrasi arasında çatışmalar, itirazlar ve iktidar mücadeleleri eksik değildi. Ancak kralın otoritesini herkesin önünde hedef almak ya da meşruiyetini doğrudan sarsacak biçimde teşhir etmek ciddi bedeller doğurabiliyordu. Saray çevresinde bunun sonucu sürgün, rütbe ya da unvan kaybı, mülke el konulması ya da idam olabilirdi. Halk için ise çoğu zaman çok daha ağır sonuçlar söz konusuydu. Bu yaptırımlardan görece muaf olan, eleştirilerini doğrudan kralın yüzüne söyleyebilen soytarının konumu ise istisnaiydi.

Hiciv geleneğinin tarihsel taşıyıcılarından biri olan soytarının bu konumu, özellikle gücün kötüye kullanıldığı dönemlerde daha belirgindi. Soytarı, mutlaklık iddiası içinde kendi kör noktalarını göremeyen hükümdarı kendisiyle yüzleştiren kişiydi. Bu anlamda soytarı kralı eğlendiren, dalkavukluğunu yapan bir figür olmaktan çıkıp kralın kendi yönetim biçimi üzerine düşünmesini sağlayan bir eleştiri makamıydı. Bir bakıma kralın dışsallaşmış vicdanı olarak kişileştirilmiş soytarı, özellikle saray içinde başkalarının söylemeye cesaret edemediğini söyleme hakkına sahipti. Soytarının hicvi, iktidar sahibini hakikate geri çağırmanın bir biçimiydi.
Soytarı ve hicivsel işlevi, sarayın korunaklı duvarlarıyla sınırlı kalmıyordu elbette. Tiyatroda, halk şenliklerinde ve kamusal mizahın içinde öteden beri vardı. Roma İmparatorluğu zamanında ve öncesinde dahi buluyoruz bu izleri. Bahtin’in de vurguladığı üzere Avrupa'da karnaval kültürü toplumsal hiyerarşilerin geçici olarak askıya alındığı, otoritenin kahkaha aracılığıyla sorgulandığı kamusal vicdanı harekete geçiren bir alan yaratıyordu. Yine Shakespeare'in oyunlarındaki "Fool" karakterleri, hakikati halkın önünde dile getiren dramatik figürlerdi. Delilik ile bilgelik, kahkaha ile hakikat bu figürlerin bünyesinde iç içe geçiyordu. Aynı dönemlerdeki eleştirel damar tabi ki yalnızca Avrupa’da açığa çıkmadı. Anadolu'da Nasreddin Hoca ve Karagöz ile Hacivat anlatıları yarı gerçek yarı efsane olarak dilden dile dolaşıyordu. Onlar; otoriteyi, bürokrasiyi ve toplumsal ilişkileri mizah yoluyla sorgulayan, hakikati dolaylı biçimde söylemenin figürleriydi.
Hicvin bu farklı tarihsel formlarının temsil ettiği eleştirme, sorgulama, modern devletle birlikte doğrudan kamusal alana ve yurttaşa hak olarak geçti. İfade özgürlüğünün açığa çıktığı basın, tiyatro, edebiyat, karikatür, mizah ve günümüzde stand-up gibi formlar soytarının tarihsel işlevinin toplumdaki kültürel karşılıkları hâline geldi.
Hegel’de hiciv, dünyayı “olumsuzlamanın sanatı” olarak belirir. Ona göre, hiciv ve yazarı, içinde yaşadığı düzenle uzlaşmaz fakat onu aşacak yeni bir dünyanın da taşıyıcılığını da üstlenmez. Buna karşın olumsuzlama yoluyla en azından yeni bir uğrağa sevk edebilir insanları. Ama uğrağın aşılmasını kendi başına mümkün kılamaz. Çünkü hicvin temel tonu öfke, hoşnutsuzluk, alay ve ahlaki eleştiridir. Yozlaşmış gerçekliği teşhir eder ancak onu dönüştürecek pozitif bir ideal de kuramaz. Buna karşın hicvin olumsuzlamasındaki olumlamayı görmeliyiz. Hegel ayrıca hicvin yalnızca belirli tarihsel koşullarda mümkün olduğunu ileri sürer: Toplumun karşısına koyabileceği ortak ve tartışılmaz etik ilkelerin hâlâ var olduğu dönemlerde etkili olabilecektir. Bu ortak zemin ortadan kalktığında hiciv de gücünü kaybeder. O halde diyebiliriz ki, hicvin bir etik derdi vardır. Yine Hegel’in izinde diyebiliriz ki, hiciv ile yıkılan devlet, alay edilen değerler ya da yöneticilerin kişisellikleri olmayıp kendisini mutlaklaştıran bilinçtir. Kahkaha ortak yaşamı yıkmaz, onu dogmalaşmaktan korur, toplumun ve insanın kendisinin sınırlarını görmesini ve özgürlüğünü yeniden üretebilmesi için kapıları zorlar. İşte Hegel’in etik yaşamına açılan kapı. Madem Hegel, devleti Tanrı’nın aklının yeryüzündeki yürüyüşü olarak ifade ediyor, biz de hiciv için o yürüyüşün vicdanını kışkırtan estetik fırça darbeleri diyebiliriz.
Ancak ortak yaşamın bu eleştirel imkâna nasıl karşılık verdiği yalnızca siyasal kurumların niteliğiyle açıklanamaz. Aynı zamanda bir toplumun otoriteyi nasıl kurduğu, eksiklikle nasıl ilişki kurduğu ve eleştiriyi neden kimi zaman bir tehdit olarak deneyimlediği sorularını da içerir. Bu soruların yanıtları için kişisel olduğu kadar toplumsal psişenin yapısına da göndermeler yapan Lacan’ın kavramları bize rehberlik edebilir.
Lacan'ın Büyük Öteki kavramı bu dönüşümün bilinçdışı düzeyindeki karşılığını anlamaya imkân verir. Büyük Öteki, dil ve kültür içinde kurulan simgesel düzeni ifade eder. Ancak bu düzen hiçbir zaman eksiksiz olamayıp, dil de temsil ettiği şeyi bütünüyle kuşatamaz. Bu nedenle simgesel düzen kurucu bir eksiklik taşır. Mutlak hakikat ya da kusursuz iktidar fikri, bu eksikliği örten bir fantazmanın ürünü olarak karşımıza dikilir. Soytarının tarihsel işlevi de tam burada belirir. O, Büyük Öteki'nin de eksik olduğunu gösterir. Böylece yalnızca iktidarı eleştirmez, onun kendisini mutlaklaştırmasını da engeller. Kahkahası otoriteyi aşağılamaktan çok ona insanî sınırlarını hatırlatır ve hem hükümdara hem de topluma şu hakikati yeniden söyler: Dünya üzerinde mutlaklık hiç kimsenin ve fakat yalnızca adalet idealinin ufkudur.
Burada eksikliğin kabulü ile ideallerden vazgeçmeyi birbirine karıştırmamak gerekir. Hiçbir siyasal düzen tamamlanmamıştır, tam da bu yüzden daha adil ve özgür bir ortak yaşam arayışı anlamını korur. Sorun, bu ideali bir ufuk olmaktan çıkarıp gerçekleşmiş bir hakikat olarak ilan etmektir. İktidar kendisini eksiksizliğin temsilcisi olarak kurduğu anda eleştiriyi gereksiz görmeye başlar. Böylece etik yaşamın yerini dogma, yurttaşın yerini itaat, canlı kamusal alanın yerini sessizlik alır. Eleştirinin susturulduğu yerde düzen güçlenmez, yalnızca kendi eksikliğini inkâr eder.
Tam da burada, hicvin bir metin olarak sadece içindeki öğelerine bakıp incelemek yanlış ve yetersizdir. Yazarın olduğu kadar okuyucu olarak seyircinin de yaklaşımı önemlidir. Seyirci bu metin karşısında edilgen bir konumdan etkin bir konuma geçer. Böylece izleyicinin yorumu da metne katılır ve yazarın metniyle bir ilişki içine girer. Günümüz Deniz Göktaş örneği ile Karagöz ve Hacivat’ın kelle koltukta, iktidarı huzursuz kılan işlevi tam burada devreye girer. Gerek Ölü Deniz gibi siyasi komedi metinleri, gerekse gölge oyunu metinleri aslında yazarın kaleminden çıktığında somut bir ürün olarak kendi nesnelliğiyle seyirci ile buluşur. Hiciv yazarının nihai mesajı her bir seyircinin idrakinde açılır. Ortak bir kültürel zeminde ama çoğu zaman toplumsal hizipleşmelerin yüklediği kodlar, semboller, imgeler çerçevesinde anlam tamamlanır. Kimi zaman kahkaha ile kimi zaman öfkeyle. Her halükârda yazar ile izleyicinin kesişme noktasında açılan yarıktan Lacan’ın ifadesiyle gerçek (reel) sızar.
O zaman hiciv metninin her icra edilişinde onu yorumlayarak yeniden yazan izleyiciye dönelim yüzümüzü. Çünkü modern toplumda yurttaşın inisiyatifine devredilen eleştiri artık yalnızca iktidarı hedef almaz. Yüzünü topluma da döner. Hiciv, yönetenlerin çelişkileri kadar onları mümkün kılan önyargıları, kutuplaşmaları, dogmatik kabulleri ve gündelik ikiyüzlülükleri açığa çıkarır. Kahkaha ve öfke, Lacan’ın simgesel sisteminde olduğu varsayılan ya da olması beklenen Büyük Öteki’nde (paylaşılan tamlık var sanısında) oluşan yarıkta patlar ve mesaj yön değiştirir: Artık otorite ve onun kullanımındaki söyleme yönelik uyarı, eleştiri, alay izleyici olarak bize yönelir. Modern soytarı sahneden sanki bize döner ve “Peki, sen bütün bunların neresindesin?" “Hangi önyargıyı taşıyor, hangi adaletsizliği sessizliğinle büyütüyor, hangi mutlaklık iddiasını farkında olmadan yeniden üretiyorsun?” diye sorar. Soytarının tarihsel mirası da burada tamamlanır. Eleştiri sarayın duvarlarını aşar, sahneden meydana iner ve her yurttaşı eleştiren olduğu kadar, gerektiğinde eleştirilen bir özne olmaya davet eder.
Bu nedenle demokratik toplumlar hicvi yalnızca ifade özgürlüğünün ya da hakaret tartışmalarının konusu olarak ele almaz, ortak yaşamın kendini yenileme mekanizması olarak korurlar. Çünkü hiciv, siyasal düzenin (aile, sivil toplum, devlet) kendi sınırlarını ve sınırlılıklarını görebilmesini sağlayan bir siyasal imkân olarak etik ve estetiğin birliğinde ortaya çıkar.
Despotik iktidarlar ise tam tersine, kendi mutlaklık iddialarını sürdürebilmek için önce bu hakkı tasfiye ederler. Oysa bastırılan eleştiri ortadan kalkmaz; yalnızca biçim değiştirir. Diyalog yerini öfkeye ve ardından hınca bırakır. Tanınmayan eksiklik ve inkâr edilen çelişkiler, ortak yaşamı onaran eleştirel dili zayıflatırken anlamsızlığı, nihilizmi ve toplumsal kutuplaşmayı derinleştirir.
Bugün stand-up gösterileri etrafında yaşanan tartışmalar bize asıl meselenin bir komedyen olmadığını gösteriyor. Mesele ortak yaşamın eleştiriyi ne ölçüde taşıyabildiği ve kendi eksikliğiyle yüzleşebilme cesaretiyle ilgilidir. Demokratik bir toplumda soytarının apoleti hepimizin omuzlarına yerleşir. O apolet, bize hakikati söyleme cesaretinin nişanını verir. Bu cesaret mutsuz bilincin bir çığlığıdır, evet, ama tek başına çığlık ideal etik bir toplumun kurucu öznesini olamaz.
Cesaret omuzlardan söküldüğündeyse yalnızca kahkaha susmaz. Eleştiri susar, vicdan susar, ortak yaşamın kendini yenileme imkânı susar. Ancak sadece o cesaretle özdeşleşir, büyüsüne kapılırsak da toplumsal bir çözüm aramak, bulmak ve inşa etmek yerine kendi küçük krallıklarımızı kurmanın derdine düşeriz.