Sürekli Kriz ve Şok Zamanlarında Meseleleri Mesele Etmek
Nilüfer Nurgül Özdemir · 2026-09-28

Her sabah kalktığımızda yeni bir gündeme uyanıyoruz. “Meseleleri mesele etmezseniz, ortada mesele kalmaz,” diyen Süleyman Demirel gibi, meseleleri mesele etmeyelim isteniyor. Sürekli gündem değişiyor, değişmekle de kalmıyor gündemler üst üste biniyor. Bir süre sonra ilk olayı hatırlamak için ayrı bir çaba gerekiyor. Ne olmuştu, ne zaman olmuştu ve neden olmuştu?
31 Mart yerel seçimlerinden sonra, 30 Ekim 2024’te Esenyurt Belediyesi’ne yönelik operasyonla başlayan ilk dalga, 19 Mart’ta Ekrem İmamoğlu’nun gözaltına alınması, 23 Mart’ta tutuklanmasıyla devam etti. Bugüne kadar 43 CHP’li belediyeye operasyon düzenlendiği ve 38 il ve ilçe belediye başkanının tutuklandığı ve görevden uzaklaştırıldığı biliniyor. Peki bu davalarda şu an ne oluyor?
CHP’li belediyelere yönelik operasyon devam ederken 21 Mayıs 2026’da CHP’nin önceki dönem Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu yerel mahkemece CHP’ye kayyım olarak atandı. Bu olayın günlerce yankısı sürdü, mahkemeye yapılan itiraz beklendi ve araya adli tatil girdikten sonra Temmuz ayında 91 milletvekili CHP’den istifa ederek Özgür Özel liderliğinde Yeni Parti’yi kurdu. Mutlak butlan kararına yapılan itirazın sonucu ne oldu?
Mutlak butlan kararının ardından CHP’nin elinde bulunan belediyelerden 14’ü AKP’ye geçti. Bu karardan önce ise Özgür Özel başkanlığındaki CHP’den 17 belediye başkanı AKP’ye geçmişti. Bu arada, başkanları tutuklu bulunan belediyelerin belediye meclislerinde de seçimler yapılmaya devam etti ve bugüne kadar 8 Belediye bu şekilde AKP’ye geçmiş oldu. 2024 yerel seçim sonuçlarına ve halkın iradesine ne oldu?
Bu 2 yıllık özet, CHP’li belediyelere operasyonlar ve CHP’ye kayyım atanmasına ilişkin gündemin hızlı bir özeti. Bu konu devam ediyor ama olaylar sürekli iç içe geçiyor, bir olayın üstüne bir başka olay geliyor, bir önceki olayın sonucunu öğrenemeden bir sonraki olayın eklenmesiyle gündem yeni bir boyuta taşınıyor. Bunun gibi pek çok gündem var. Okul saldırıları, NATO gözaltıları, “Ailem Güvende” operasyonları, internet sansürleri ve engellemeler, fon skandalı ve daha niceleri. Bu sahnelerin arka planında ise derinleşen ekonomik çöküş, yoksulluk sürüp gidiyor, siyasal alan giderek daralıyor.
Türkiye’deki siyasal gündemi tek tek olayların toplamı ya da akışı gibi değil, birbirinin üzerine binen krizler ve şoklar gibi okumak daha doğru olur. Burada krizi mevcut düzeninin işleyişinde bir kırılma, şoku ise krizin birey ve toplumda yarattığı belirsizlik, yön kaybı olarak düşünmek mümkün.
Kriz ve şoklar art arda geldiğinde ya da süreklilik arz ettiğinde yurttaş sadece olayları unutmaz, olayları birbirine bağlayacak siyasal muhakemeyi de yapamaz olur. Sürekli kriz ve sürekli şok gündelik deneyimin bir parçası hâline gelir. Bu da yurttaşın siyasetle olan bağını, siyasal deneyimini ve siyaseti okuma, anlamlandırma biçimini dönüştürür, aslında yurttaşlık fikrini dönüştürür. Çünkü bu durum, yurttaşı bir izleyici konumuna getirerek edilginleştirmeye başlar.
Ülkemizde olaylar unutuluyor ya da meseleler mesele edilmiyor diyemeyiz. Olaylar bir yönüyle hatırlanıyor, bir yönüyle hatırlanmıyor. Bugün konuşulan yarın başka bir şekilde yeniden önümüze düşüyor ardından üzerine yeni bir olay daha geliyor. Toplum unutmuyor, hatırlamaya ve olaydan olguya geçişte kurulacak anlamlandırmaya zaman bırakmayan bir hız içinde yaşıyor.
Gündem dediğimiz şey bir zaman yarışına dönüyor. “Neyi konuşuyoruz?” sorusu “neyi artık konuşmuyoruz?” sorusunu gizliyor. Bu zaman kapsülünün içinde pek çok şey aynı anda oluyor: siyasal kurumlar zayıflatılıyor, siyasete olan güven azalıyor, ekonomik güvencesizlik artıyor, yaşamsal güvencesizlik ise yeni bir boyuta taşınıyor.
Kriz ve şokların sürekliliği yurttaşın siyasal deneyimini ve siyasal anlamı parçalıyor. Çünkü gündemin her üst üste binmesinden sonra olayın kendisi hafızadan silinmese bile, olayı konuşacak, anlamlandıracak zaman kalmadığı için yeni bir unutma biçimi, duyarsızlık gibi görünen yeni bir tepki verememe biçimi doğuyor. Olaylara önce öfke yükseliyor, bir olayın yarattığı öfke dinmeden üzerine yeni bir öfke ekleniyor ve bir süre sonra uyuşma başlıyor. Duyarsızlık gibi görünen şeyin bir kısmı ise sürekli tepki vermekten, sürekli öfkelenmekten doğan bir siyasal yorgunluk aslında. Öfke-tepki, yeni şok-yeni tepki döngüsünde yurttaş gündemi takip edemez oldukça, gündemden geri çekilmeye ve sadece seyirci ya da tüketici konumunda, uzaktan izlemeye başlıyor.
Türkiye’de ve dünyada krizler bugün yalnızca büyük felaketlerle değil, üst üste binen her günkü olaylarla sürekli devam ediyor. Ekrandaki çerçevede hızla değişen anlık uyaranların her biri önce minik dalgalar hâlinde şok yaratıyor. Her şok Naomi Klein’ın kullandığı biçimiyle toplumda bir yönelim kaybına işaret ediyor. Klein büyük toplumsal felaketlerin, doğal afetlerin, savaşların, darbelerin vb. kapitalizm tarafından nasıl kullandığını anlattığı Şok Doktrini’nde şoku, sadece bir toplumun korkması ya da donması olarak değil, mevcut siyasal ve toplumsal referans noktalarının işlevsizleştirilmesi olarak tanımlıyor. Bu işlevsizleştirme ve toplumda oluşan yönelim kaybı sermayenin ve siyasetin krizi fırsata çevirmesi için imkân yaratıyor. Krizle açılan “fırsat penceresi”nde politikalar değişiyor, kârlar elde ediliyor. Kapitalizmin kendi açtığı bu fırsat penceresinde, bir süre sonra istisnalar kural olmaya başlıyor.

Klein’ın bahsettiği mekanizmayı daha geniş bir çerçevede düşünmek mümkün. Şok, artık tek bir büyük krizle değil, pek çok olayın birikmesiyle oluşan ve bu birikimli krize verilen tepkiyle ortaya çıkan bir durum. Bu tip bir şok ise modern hayatın olağan biçimine dönüşüyor. Her şok, toplumun tutarlılığını ve direnme kapasitesini geçici ya da uzun süreli olarak azaltıyor.
Bir olay oluyor, tepki gösteriliyor ya da şok yaşanıyor, ardından yeni olay, yeni şok ve yeni tepki doğuyor, önceki olay gündemden düşüyor ancak olayın siyasal ve toplumsal sonuçları ya da kendisi ortadan kalkmıyor. Çünkü olayın sonucu belli olmadan bir yenisi gündeme düşüyor. Klein’ın anlattığı büyük toplumsal felaketler ölçüsünde olmasa da olaylar üst üste gelmeye devam ettikçe kriz ve şok birikiyor.
Bu yazı bağlamında bir olayın sonuçlanması, onun aynı zamanda analiz edilip, muhakeme edilmiş olması demek. Bir olayın neden olduğu, hangi sonuçları ortaya çıkardığı, hangi kurumlarla ya da kimlerle ilgili olduğu, daha önceki olaylarla ilişkisi, kimleri etkilediği ve varsa hangi yapısal problemleri gösterdiği gibi başlıklar konuşulmadan, tüm bu sorular etraflıca düşünülmeden olaylar hızla akıp gittiğinde, olay “olaysı” bir hâle bürünüyor. Olaysı, gerçekleştiği hâlde olay olarak kurulamayan ve bu nedenle olguya dönüşme imkânı bulamayan tekilliktir. Bu tekilleşme hızdan kaynaklanabilir ama daha da önemlisi tekil olarak bırakılması isteniyordur. Olay, sıklıkla bilinçli olarak olaysılaştırılır. Bir olayın, bir kırılma yaratması, önce/sonra ilişkisi oluşturması, toplumsal hafızada yer etmesi, siyasal muhakemeye konu olması, başka olaylarla ilişkilendirilmesi vb. onu “olay” statüsüne yerleştirir. Olaysı da bunlar yoktur, tıpkı atomize olmuş bireyler gibi olaysı da atomize olur.
Her gün yeni bir gündeme uyanan Türkiye’de “şimdi ne oldu?” sorusuna cevap vermeye bile zaman kalmıyor. Olay gündemden düşüyor ve siyasal olarak sonuçlanmıyor. Deneyimi ve anlamı parçalanmış olaylar zinciri — krizler ve şoklar toplamı — olgunun açığa çıkmasını engelliyor. Neden-sonuç ilişkileri kurulmadan ve bütün içinde anlaşılmayan her olay siyasal tarih sahnesinde parçalanıp, adeta yok olmaya terk ediliyor. Gündelik hayatta siyaset şu şekilde anlaşılmaya başlıyor; olay, gündem değişimi, unutma ve yeni bir olay… Oysa arka planda olaylar birikerek ve üst üste binerek krizin sürekliliğine neden oluyor ve toplumsal, siyasal alandaki basıncı artırmaya devam ediyor.
Yurttaş yalnızca tepki vermez; siyaseti okur, olanı anlamlandırır, bağlantılar kurar. Hannah Arendt, siyasal alanı insanların ortak bir dünya etrafında konuştuğu, yargıda bulunduğu ve eyleme geçtiği alan olarak tanımlar. Siyasal alan onun için bir yurttaşlar topluluğudur, aktörlerin, yani yurttaşların görünür olduğu kamusal alandır. Düşünen ve aynı zamanda eyleyen insan onun politik aktörüdür. Onun için, insanların bir araya gelip konuşarak ve eyleyerek bir arada oldukları her yer politik alandır. Bir meydan, bir dernek, bir sendika, bir halk meclisi, bir mahalle toplantısı ve hatta kamusal meselelerin konuşulduğu geçici bir alan bile politik alana dönüşebilir. Bu nedele Arendt’in bahsettiği politika ve yurttaşlık pasif değil, her gün yeniden kurulan ve aktif, canlı yaşayan bir alandır.
Değişen gündemler ve krizin sürekliliği meselesi üzerinden yeniden düşünelim. Olay, öfke, şok, yeni olay, yeni öfke, yeni şok döngüsünde yurttaşın sadece tüketici ve izleyici olması kaçınılmaz. Çünkü düşünme, yargılama, anlama ve anlamlandırmak için alanı zayıflar, zamanı kalmaz. Her yeni olayı takip eden yurttaş, bir önceki olayın bağlantı zincirini kaçırabilir; siyasal anlamı, olguyu takip edemeyebilir.
Gündem hızla değişir ya da değiştirilir; daha da önemlisi, yurttaş politika alanını parçalı ve takip edilemez bir şey olarak deneyimlemeye başlar. Gündemler arasındaki hıza yetişmeye çalışırken, olaylar arasındaki bağlantı zinciri giderek kopar. Muhakeme etmeye zaman kalmaz. Politikanın düşünme zamanı daraltılır. Gündemin hızı, olayların birikerek sürekli kriz hâline dönüşmesi, olgular arasındaki ilişkinin ve nihayetinde hakikatin de görünemez olmasına yol açabilir.
Asıl soru neyi unuttuğumuz değil, neyi birbirine bağlayamadığımızdır. Olaylar arasındaki ilişkileri görebilecek zaman azaldıkça ve bunları konuşabileceğimiz kamusal alan daraldıkça politikanın ve yurttaşlığın imkânı yok olmaya başlar.
Meseleleri elbette mesele etmek gerekir, yurttaşlığın, politikanın ve iyi bir insan olmanın anlamı budur. Yurttaşlık, sürekli krizin ve şokun yarattığı bulanıklığın içinde dahi olan biteni anlamaya, düşünmeye ve eyleme kapasitemizi korumaya devam etmektir.