TADİ – Politik Yönelim ve Kavram Söyleşileri II: Yurttaşlık ve Eğitim, Özgürlüğün Zorunluluğu

Onur Orhan · 2026-07-01

TADİ – Politik Yönelim ve Kavram Söyleşileri II: 
Yurttaşlık ve Eğitim, Özgürlüğün Zorunluluğu

Billur Sevinç: Geçen hafta cumhuriyetin kavramsal temellerini, özgürlük ve yurttaşlık ilişkisini tartışmıştık. Bu hafta ise eğitimin özgürlük, sorumluluk ve zorunluluk bağlamındaki rolünü; toplumun dönüşümündeki yerini konuşacağız. Ancak hem geçen haftayla bağ kurmak hem de tartışmayı güncel durumla ilişkilendirmek için şuradan başlamak istiyorum: Bugün kendi cumhuriyetimize neden sahip çıkmaya ihtiyacımız var ve bu sahip çıkışı gerçekleştirebiliyor muyuz? Son yıllarda kendimizden hızlıca vazgeçtiğimiz söylemlerin giderek yaygınlaştığını gözlemliyorum. Hem çevremde hem de içinde bulunduğum kurum ve organizasyonlarda, bu vazgeçişi kanıksatan ifadeler sıkça dile getiriliyor. “Bu ülkede yaşanmaz”dan başlayıp “bu insanlar böyle”, “biz bundan daha iyisini yapamayız”a kadar uzanan cümleler, çoğu zaman bir inançsızlığı besliyor, kimi zaman da hayal kırıklığını ifade ediyor. Ancak mevcut tarihsel gerçekliğimiz ve dünyadaki diğer ülkelerle ilişkilerimiz içinde düşündüğümüzde, gerçekten vazgeçme lüksümüz var mı?

Onur Orhan Hınçer: Geçen hafta “tinin özü özgürlüktür” demiştik Hegel’e atıfla. Bunu şöyle de ifade edebiliriz: Aklın ahlakı özgürlüktür. Burada ahlaktan kasıt, hulk yani yaratılmışlığın huyu, huyumuzdur. Aklın huyu özgürlüktür. Eğer aklımızdan vazgeçmek söz konusu olursa, çok kolaylıkla ahlakımızdan ve özgürlüğümüzden de vazgeçmiş oluruz. Yahut başka bir şekilde söyleyelim: Özgürlüğümüzden vazgeçtiğimizde, aynı zamanda ahlakımızdan ve nihayetinde aklın kendisinden de vazgeçmiş oluruz. Ahlakı çektin özgürlük gitti. Özgürlüğü çektin akıl gitti. Aklı çektin öbürü gitti. Bunlar bir birlik halindeler, bütünseller. Bütünsel bir şeyden bir parça çekemezsiniz. Yarım bebek diye bir şey yoktur; yarım somun ekmek vardır ama. Eski bir yasadır, sözdür: “Yarım bebek, hiç bebektir.” Bu durumda bizim böyle bir lüksümüz var mı sorusu çok önemli. Yakın zamanda yaptığım bir sohbetten söyleyeyim: Şu sorunlu Ortadoğu ifadesini bir an için anlaşılırlık için kabul edelim, bu bölgedeki modernleşme devrimini gerçekleştirmiş tek devletiz. Böyle bir devletten vazgeçmenin bedelinin ne olacağını yeterince idrak ettik mi? Modern bir devletten vazgeçmek, modern bir devletten çekilmek ve bir biçimde modern ulus devletten çekilmekten, bu uyumlanmadan bu denli heyecan duymak; aslında ne anlama geliyor? Modernin tanımını Charles Baudelaire çok güzel yapar. Ben Baudelaire'in tanımını çok özet bir biçimde söyleyeceğim: gelip geçici olanların sonsuzda yakalanması ya da sonsuzun gelip geçici olanlarda seyredilmesi. Sonsuz, baki olan, gelip geçici olanlarda seyredilir. Şimdi bu sonsuzdan kasıt bizim açımızdan nedir? Bu bağlamda söyleyecek olursak özgürlük, bağımsızlık mı? Bunlar sonsuzluk isterler. Bunlar tüketilebilir şeyler değildir, sayısal değildir. Yarım bağımsızlık diye bir şey yok. Tam bağımsız, yarı bağımsız gerçekten böyle bir ayrım var mı? Manda, himayeden medet umulmuş zamanında ama bunlar bağımsızlık değildir. Yarım bağımsızlık yoktur. Örneğin evrensel hukuka bağlanmış olmak bir şeydir, bir ticari sözleşme yoluyla bağımlı olmanız başka bir şey. Bağlılıkla bağımlılık arasında devasa bir fark vardır. İlki iradidir, diğerinde iradenizi teslim etmişsinizdir. O yüzden Kurtuluş Savaşı'nda ve sonrasında istiklali tam denmiştir. İstiklali tam sadece askeri bağımsızlık değildir, aynı zamanda iktisadi bir istiklaldir ve eğitim bazında bir istiklalin şart olduğunun vurgulanmasıdır. Buna da tevhidi kuvva denir, yasama, yargı, yürütme anlamında bir kuvvetler birliğinden söz etmiyoruz burada ama bu kuvvetlerin bağımsızlığını mümkün kılan bir kuvvetler birliğinden ve onların bağımsızlığının tam olmasından söz ediyoruz. Peki bu “istiklali tam”dan ödün vermeye nasıl bu kadar kolay uyum gösteriyoruz? Bu en kibar ifadeyle kafa karışıklığıdır. Bu, Platon'un da derdiydi, onu söyleyerek başlayalım. Bu, insanlık tarihinde, felsefenin açığa çıktığı andan itibaren felsefede, daha önce dinde de bir dertti. Bu kavramlarla düşünmüyordu kabilenin ozanı ama bunlar ozanda da bir dert. Demek ki bu ne demek? Sonsuz demek. Derdin kendisi de sonsuz çünkü dert ettiği mesele bir sonsuz. İnsanlığı insan yapan şeye sonsuz diyelim, onu oradan tanımlıyoruz. İnsanı insan yapan şey sonsuz. Niye insanı insan yapan şey sonsuz? Çünkü tüketilebilir değil bir kere. Bu halde gelip geçicide yakalanıyor ama onda bitirilip rafa kaldırılamıyor. Her insan, her kuşak, her toplum yeniden onu arıyor çünkü bu kendiliğinden hak. Ne demek bu? Düşünceden özgürlüğü çekip alamazsınız demek, kimse kendi düşüncesinin özgürlüğünden bile vazgeçemez demek. Denesin bakalım, mümkün olmadığını görecektir. O yüzden Hegel, tinin, yani özbilinçliliğin, giderek ussallığın özü zorunlu olarak özgürlüktür diyor. Şimdi buradan yola çıkarak şöyle yanıt vermeye çalışıyorum. Böyle bir lüksümüz var mı? Yok. Ya da daha ileri giderek, bu lüks mü? Tabii ki de değil. Hatta tam da geçenlerde yaptığım bir konuşmada, modern devleti yitirmenin ya da ulus devlet olarak adlandırdığımız devleti yitirmenin kendisinin, bölgenin tamamının aslında zararına olacağını, buradan hiçbir etnisitenin bir fayda ile çıkamayacağını çünkü zaten modern bilinci, ulus devleti yıkmakla uğraşan bir bilinç varken kimseye de yeni bir ulus devlet kurdurtulmayacağını ifade etmiştim. Yani böyle bir şey kurdurtulmaz ya da emperyalizm elinden istifade ederek özgür olunamaz. Onun adı başka bir şeydir. Onun adı mandadır, himayedir, gizli himayedir, gizli mandadır. Hasılı, nasıl bütün bunlara bu kadar kolay ikna oluyoruz, sorusu önemli bir soru. Çünkü bilgi merdiveni dediğimiz merdivende duyusallık yani zanlar çok ön planda. İnsan sıklıkla zanlarıyla hareket ediyor, etiketlerle hareket ediyor. Sonuçları süreçlerinde kavramıyoruz, sonuçları süreçlerinde kavramadığımızda da ortaya bir takım ezberlenmiş ifadeler çıkıyor. Fakat hakikati itibariyle sürecinin içerisinde kavramaya çalışırsak meselenin boyutlarının kimi zaman hiç de öyle olmadığını görebiliyoruz. Tabii burada güncel politik açısından da konuşacak olursak şöyle deriz: Osmanlı İmparatorluğu döneminden beri coğrafyamızın ve civar bölgenin kendisinin tutsak edilmeye, sömürgeleştirilmeye çalışıldığını görüyoruz. Kırılma noktası olan Baltalimanı Antlaşması'nı hatırlayalım. Kapitülasyonlarla başlanan süreç, nihayet Baltalimanı Antlaşması'yla kendi tarihsel zirvesine varmıştı o dönem. Ve hemen akabinde Duyun-u Umumiye'nin kurulmasıyla birlikte bir bağımlılık ilişkisine soyunmuş bir imparatorluk vardı, tam da o bağımlılık ilişkisi ekonomik olduğu için, parasal olduğu için, duyusal olduğu için, sürekli borçlandırılarak soyulmuş ve nihayet Osmanlı bir bakıma köleleştirilmişti. Zincirler, sadece ele, ayağa, boyuna takılmaz. Asıl zincir kafaya, usa vurulur. Biz halen o borçların bakiyesiyle mücadele etmek zorundayız. Hangi bakiyesiyle? Mali borçların bakiyesiyle değil çünkü o borçlar ödenmişti. Onun düşünsel bakiyesiyle. Üstelik “bizden bir şey olmazcılık”la, zaman zaman çok kolay işbirlikçilikle, kompradorlukla şekillenen -olumsuz bir tırnak içinde “aydın” denilen ama aydınlığı tartışmalı- bir tipoloji var. O bazen yılgın, bazen çıkarcı düşünsel bakiyeden saçılan fikir görünüşlü duyusallıkların bakiyesi var. Fikirimsi diyorum buna. Fikir taklidini görünce dediğim bir şey bu. Batı tipi aydın olarak da ifade edilen bu figür, aslında emperyalizmin gündemini kendi gündemi yapmış biri. Buna gerçekten aydın veya Batı tipi aydın dahi diyemeyiz aslında. Emperyalizmin ajanı deriz. Bu tip, kapitalizmin gündemini topraklarımızda yaymakla veya hiç değilse akılları karıştırmakla meşgul. Böyle bir düşünme biçimi bu, bir düşünememe biçimi olarak düşünme biçimi. Burada “ajan” derken kastedilen, toplumsal veya evrensel öz çıkarları gündemine koymamış, aksine emperyalizmin gündemi gittiği her yere taşıyan kişi, ondan söz ediyoruz. 

Çok eski bir fikirdir, tahakküm yapıları insanları “kaç” ya da “savaş” ikileminin içinde tutmaya çalışır. İhtiyaç duyduklarında insanları savaşa yönlendiriyorlar, ihtiyaç duyduklarında kaçmaya; sıklıkla da ikisinin arasında bir yerde konumlandırıyorlar. Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisini hatırlayalım. Duyusal ihtiyaçları tam tatmin olmayan, hâlâ onların dert edildiği bir ülkede gündem de hiçbir zaman düşüncenin önüne düşünceyi almak olamıyor. Ve insanın hayatta kalmaya çok güdülü bir varlık olması, ister istemez onu pratik ve duyusal, bazen de pratik ve realist kılıyor. Bu durumda büyük bir sorun ortaya çıkıyor: insanın özü olan ideasını, yani ona ideal verecek olanı ihmal ettiği bir sahneyle karşı karşıya kalıyoruz. Bu çok kolay bir iş değildir: Bir toplumun kendi içinde şahlanması… Hakikaten tarihte, Zweig’ın ifadesiyle, yıldızın parladığı anlar vardır ama parlamadığı anlar da çoktur. Hatta belki parlamadığı anlar daha çoktur, evet, bazen de biriktirme anlarıdır bunlar ama sıklıkla onun bir türlü parlamadığını görürüz. Bazen de parladığında susturulduğunu. Karamsar olmak için çok nedenimiz var ama iyimser olmak için tek bir neden bile yeter. Nihayetinde karamsarlıktan elde edeceğimiz tek şey karanlık olacaktır. Başkaca bir çıkış yolunun olmadığını kabul etmiş olmanız, eninde sonunda kendini gerçekleştiren bir kehanete dönecek ve gerçekten de başka hiçbir çıkış yolu kalmayacaktır. İnsan eğer önüne bir erek koyamazsa, bir amaç koyamazsa aslında sadece bir yaşayandır. Yaşayan olmaktan ibaret kalır. Amaçsız, ereksiz bir toplum ise yaşayan bir kitledir, ereksiz olan bir topluma zaten artık toplum demeyiz, değil mi? Sürü deriz, kitle deriz. Gayesizsek böyle bir şeye, böyle bir şey derecesine düşeriz. İşimizin kolay olmayan tarafı bu ama kolay olmayan bu taraftan kaçmanın kesin bir sonucu var. Acı bir şey olarak söylüyorum ama gerçektir bu: Modern Türkiye’nin modernliğinin yıkılmasıdır. Belki Türkiye’nin değil ama modernliğinin. Modernliği yıkılmış olan bir ülke ise gelip geçici şeylerin peşinde koşan bir ülke olacaktır. Sonsuzda, yasada, bilimsellikte, sanatta, felsefede hiçbir şey yakalayamayacak bir dünyanın yurttaşı olmak istiyorsak ki ona yurttaş denmez, tekrar edelim ona sürü denir, ona tebaa denir, o zaman işi gücü bırakmak gerekir ama ateş insanda uykuya yatmıştır. Söndürülemez çünkü insanın dediğimiz varlığın özü özgürdür. Söyleyeceklerim bunlar.

Billur Sevinç: Peki işi gücü bırakmamız en çok kimin işine gelir yani neden kapitalizm bizi yurttaşsızlaştırmak istiyor?

Onur Orhan Hınçer: Kapitalizmin işine gelir. Niye gelir kapitalizmin işine? Çok açık değil mi bir yandan da? Haklarıyla, sorumluluklarıyla kendini belirleyen bireylerin yerini, gitgide devletlere çökmüş hükümetlerin yardımseverlik faaliyetleriyle götürülen bir yapı alır. Tabii, kapitalizm bu hükümetlere çökmüştür, onu da söyleyelim. Böylece toplum, rüşvet toplumu olur. Kavrama sadakatle sürekli söylemek istiyorum, aslında buna toplum da denmez. Büyük bir çete ve ayakçıları yığınıdır bu. Rüşvetçilik diyorum ama rüşvetçiliği iki anlamda söylüyorum. Bu rüşvetçilik halkı aylaklar seviyesine düşürmek ister. Bu, daha önce de andığımız “Yeni Despotizm” adlı kitapta çok vurgulanan bir şey. Seni, beni yardıma muhtaç bırakıyor. Sosyal yardım görüntüsü altında aslında asosyal olmanı sağlayan yardımlar bunlar, yani sana – bana sus payı veriyor ve yetersizlik aşılıyor. Örneğin hükümet elektrik şirketlerini özelleştiriyor, sonra zam üstüne zam yapılıyor ve sonra biz şişmiş bir faturayı karşımızda buluyoruz. Ne yazıyor o faturada, şu kadar devlet desteği verilmiş, borcunuz şuradan şuraya düşmüş. Yani hükümet beni görünüşte destekliyor. Emekli aylığının yerine daha çok yaşlılık aylığı ifadesinin geçirilmeye de çalışıldığını görüyoruz. Evet, yeni bir ifade değil bu ama dile getirilmesi daha fazla. Sanki emek verip emekli olduğumuz için değil, yaşlandığımız için veriliyor bu aylık. Oysa böyle bir şey yok. Olsa tamam ama yok. Bunlar az buz meseleler değil, düşünme biçimimizi değiştirecek tehlikeli virüsler. Bu virüsü yaydığınızda, emekliye yaşlısın diyoruz. Emek saklanmış oluyor. İşte bütün bunlar, toplumu rüşvete alıştırmaktır. Hakkım olanı bana bağış görüntüsü altında vermenin türlü türlü sonuçları var. Biri şu: İnsanlara asalak muamelesi yapa yapa onlara bu fikri aşılamak. Yetersizlik aşılamaktır bu. Rüşvete alıştırmak demek, illa rüşvet vermek veya almak olarak düşünülmesin. Rüşvete alıştırmak insanı amaç olarak görmemek, tam da kelimenin kendisinin kökünde yattığı gibi bizzat insanı araca indirgemektir. Emek harcadığın için emekli olmadın, yani çabana bağlı bir sonuç yok ortada, sadece yaşlılık maaşı alacak kadar uzun yaşadın demektir. İnsanı, yurttaşı emelinden de amelinden boşaltmaya çalışmaktır. Emekçiliği, yurttaşlığı ve dolayısıyla modern insanı ve giderek insanı tasfiye etmekten söz ediyoruz burada. 

Peki bu, kimin işine gelir? Kapitalizmin işine gelir. Bu niye onun işine gelir? Sen eğer hak sebebiyle, bugün İsrail-Gazze meselesinde olduğu gibi, ayaklanıyorsan, yürüyüşe kalkıp bir şeyler yapmak zorunda duyuyorsan kendini, kapitalizmin kendi gündemine meydan okuyorsun demek. Boş duracak değil ya, hemen seni o özgüvenden, hakkına sahip çıkmanın verdiği haysiyetten uzaklaştırmak isteyecek. Onun gündemi bilinçdışıdır çünkü, kendisi bilinçdışıdır. Bunu ısrarla vurguluyorum: kapitalizm bir bilinçdışı durumdur. Ne demek istediğimizi biraz daha açalım. Tek tek kapitalistler bilinçsiz mi? Hayır, o değil ama kapitalizmin doğum yeri, meme emme ile dışkılama faaliyetinin arasında bir yerdedir: istifçilik. Ve dolayısıyla, şunu da söyleyeyim, istifçilik tarihsel anlamda bir ilerlemedir yani eğer siz hiçbir şey istif etmezseniz, hiçbir şey biriktirmezseniz, bu sadece parayı biriktirmemek, dışkıyı tutmamakla falan sonuçlanmaz. Bu kültür biriktirmemek demektir, bu belleğin içeriğinin biriktirmemesi demektir. Bu sanatın da, sanatsallığın da yokluğu demektir yani bir şeyi tutmak, tutabiliyor olmayı becermek son derece önemli bir şey. Mesele kapitalizmin genel anlamda bu biriktirme faaliyetinden, bu istifçilik faaliyetinden öteye gidememesinde, öteye de gitmek istememesinde ve onu amaçlarla araçların yerini ters yüz etmesinde. Aslında toplumsallaşmak istememesinde, yani söze gelmeyi, sözün davetine gelmeyi istememesinde. Vahşidir o yüzden, vahşi olmasının sebebi şu, psikanalitik bir yerden düşünün bunu, topluma davet ediliyorsunuz. Topluma davet edebilmek için nesnel alana çıkmanız lazım. Nesnel alana çıkabilmeniz için başkasını tanıma mükellefiyetiniz var ve orada kendinizi tanıyacaksınız. En azından belli bir ölçüde tanımak zorundasınız. Bir ortak yasaya uymanız gerekiyor. Kapitalizm sürekli olarak bu yasaya uymaya direnir. Psikanalitik bir ifadeyle söyleyecek olursak kastrasyondan kaçar. Tüm elmaları ister, tüm cennet meyvelerini ister ama bu cennet meyvelerinin altında iyi ve kötüyü bilmek istemez. Tanrısızlık, o yüzden bu kapitalizmin bir başka aşamasıdır. Yani ilk önce az çok bir tanrılı kapitalizm vardır, bu halde gittikçe daha tanrısızdır. Herhalde burada klasik teizm – ateizm tartışmaları bağlamında konuşmadığım açıktır. Dolayısıyla istemiş olduğu şey asla hak ve sorumluluk değildir, çünkü hak ve sorumluluğun altında iyinin ve kötünün bilgisi oluşur. Onun en büyük gücü umursamaz olmasıdır; kapitalizmin ve kapitalistlerin en büyük gücü bu umursamazlıktan gelir. Hayatları umursamamak, toplumu umursamamak, değerleri umursamamak… Bunları umursamadığı müddetçe faaliyetine devam eder. Yurtaşsızlaştırmak zorundadır çünkü yurttaşın kendisi hak ve sorumluluk olmaksızın düşünülemez. Ulus devletle ilgili meselesini de bu bağlamda düşünebilirsiniz. Bir toplumun kendi öz çıkarlarını koruma kabiliyetinin önünü kesmek amacı yatıyor bunun altında. Toplum kendi öz çıkarlarını koruyamaz hale gelsin ki biz orayı rahatlıkla kendi çarşı pazarımız yapabilelim der kapitalist. Bugün Kanadalı maden şirketlerini çokça konuşuyoruz değil mi? Kaz Dağları’nda altın arıyorlar. Elbette Eti Madencilik de var ama bu sadece bir örnek. Birçok kez geliyor konu, teknoloji, uzmanlık ve bunun gibi gerekçelendirmelere dayanıyor. Biz yapamayız deniyor, şu veya bu deniyor. Ben çok basit yerden konuşayım: Herhangi bir konuda eğer teknolojik olarak yetersizsek ve bu teknolojiyi de temin edemiyorsak, hatta bu teknolojiyi de yaratamıyorsak, en ilkel yöntemlerle olsun o işi yapamıyor muyuz? Belki her konunun uzmanı bunun güçlüğünden dem vurur ama mesele gerçekten bağımsızlıksa, bağımsızlığımız salt uzmanlıklarımızla sınırlanabilir mi? Yoksa bağımsızlık için o uzmanlıkların, teknolojinin veya neyse onun peşine mi düşmeliyiz? Soruyu veya sorunsalı yanlış bir çerçeveden koyduğunuzda hiçbir doğru yanıtınız olmaz. Bağımsızlık gayesini yitirmiş bir toplum, kolayca teknolojinin veya kendi imkânsızlıklarının şartlarına gömülür. Oysa kağnı kamyonu yenmiştir, değil mi? Kurtuluş Savaşı için söyleriz bunu. Göğsümüzü gere gere söyleriz ama bu şuuru yeniden hayata geçiremezsek sadece göğsümüz daralır, göğsümüz sıkışır. Göğsümüz darala sıkışa kapitalizme boynumuzu uzatırız. 

Bu halde bağımlı olan ilkin ne sermaye, ne teknoloji, ne uzmanlıktır. Bunlardan yeteri kadar vardır, yoksa da bulunur ama bağımlı bir kafa, işte o kolay kolay değişmez ve bağımsızlıkçı bir kafa, işte o da kolay yetişmez. İnsan, işte böyle yavaş yavaş tüm kuvvetlerini olduğu yere bırakmış bulur kendini. Kapitalizm, bu şartların oluşmasını ister. Hak, hukuk, sorumluluk duyuran yurttaşlığın bilincine sahip bir devlet memurunu ister mi? Satın alabileceği devlet memurunu ister, kandırabileceği devlet memurunu ister. Yurttaşlık haklarını savunabilecek bilinçte olan, insan olma onurunu önemseyen bir devlet memurunu değil, satın alınabilir olan devlet memurunu ister ve halkın da buna tepki vermemesi için hepimizin yurttaşsızlaştırılması gerekir. Bunu gün boyu da yapar. Nasıl yapar? Dikkati ne ile dağıtır? Örneğin kimliklerle dağıtır. Kimlikler önemsiz değil ama kimlikler eşdeğerlilik ölçütü olabilir mi? Eşdeğerlilik ölçütü ne? Bu mühim. Felsefede zaten çok eskiden beri dile gelmiş bir şey bu ve ya da para kavramında da gördüğümüz bir şey. 

Marx’ın ifade ettiği gibi, paranın özelliği nedir? Metaların değiş tokuşunu sağlayabilmesi için bir eşdeğerlilik mantığı kurar para. Para bu anlamda aklın önemli bir mucizesidir, hatta aklın simgesidir diyebiliriz. Tümelleştirir çünkü; tekilleri ve tikelleri tümelleştirmenin yoludur para. Para aslında bu anlamda doğru kullanırsanız elin kiri değil, aklın simgesidir. Eşdeğerlilik mantığı çalışır, burası önemli. Fakat bağımsızlıkta ve adalette de yine eşdeğerlilik mantığı çalışırken, kimlikçilikte bu çalışmaz. Etnisitecilik, yakın zamanda konuşulan Lübnan örneği, Lübnanlaşma örneği; Cumhurbaşkanının yardımcıları olsun, bunlardan bir tanesi Sünni olsun, bir tanesi Alevi olsun, birisi Kürt olsun, birisi Türk olsun diye ayırmaya başladığınızda vatandaşlık, yurttaşlık kavramları buharlaşır. İnsanlar hukuki temelli bir şey yerine aidiyet temelli bir şey üzerinden tanımlanmaya başlar. Peki buradaki kriz nedir? Hiç kimse aidiyet için en ufak bir emek harcamak zorunda değildir. Nasıl ailesinin bir üyesi olduğunda bunda emeği yoksa, bu aidiyetler için de emek göstermenize gerek yoktur. O emek olsa olsa biyolojik bir emektir, duyusal bir emektir, bundan öte bir emek değildir. Dolayısıyla ona davranmak deriz ama ondan bir praksis diye bahsedemeyiz. Bir teorisi yoktur değil mi, sevişmenin? Akademik olarak incelenebilir ama gündelik hayatta bir çift çocuk yapmaya karar verdiğinde sıklıkla bir teoriye başvurmazlar, böyle bir şey yoktur. Bunu denerler. Dolayısıyla çocuk doğar. Çocuğun bunda bir dahli var mı? Yok. Hatta kızdığında “bana mı sordunuz, beni dünyaya getirirken?” gibi bir çıkışla bile yanıt verilebilir. Etnisite de böyledir. Bir insanın Türk olmasında, Kürt olmasında, Laz olmasında, Çerkes olmasında hiçbir dahli yoktur. Kadın olmakta, erkek olmakta bir dahlimiz yoktur. Biyolojik anlamda söylüyorum bütün bunları. Meselemiz, dahliniz olmayan şeylerle dahliniz olabilecek olan şeylerin arasındaki hiyerarşi ilişkisinin bozulmasıdır. Dahil olmanız bir şey, dahlinizin olması başka bir şeydir. 

Siz uygarlaşmaktan söz ettiğinizde, çağdaşlaşmaktan söz ettiğinizde, münevver olmaktan yani aydınlanmaktan söz ettiğinizde bir telos ilişkisine girersiniz. Telos’un kendisini kendinize nesne yaparsınız, kendinize nesne yapmış olduğunuzun üzerinden de dönüp kendinize bakarsınız. Dolayısıyla bir gayret, bir çaba, bir inşa faaliyeti vardır. Bu inşa faaliyeti yurttaşı yurttaş, moderni modern, insanı insan, bilgeyi de bilge yapan faaliyettir. Aidiyete çekildiğinizde, kimliğe çekildiğinizde artık farklar oluşur. Farklar ne demektir? Ben Kürdüm, sen Türksün. Ben Aleviyim, sen Sünnisin. Bunu keskinleştirirsiniz. Aslında burada bir hak tanımı yoktur. Bu tam tersine, daha üst bir kavramda, Aziz’in kafasındaki halede buluşmayı engelleyen bir şeydir çünkü hiçbir etnisite, nihayet olarak hiçbir etnisiteyi kapsayamaz. Hiçbir insan, tekil insan, bir başka tekil insanı duyusal anlamda kapsayamaz. Yani bir Türk Kürdü kapsayamaz, bir Kürt de Türkü kapsayamaz. Bir Fransız İngiliz’i kapsayamaz. Ne demek istiyorum kapsamak? Aidiyet itibariyle içeremez demek istiyorum. Onu dünyadan silmeye çalışabilir, İsrail’in bugün yaptığı gibi, Almanların zamanında yaptığı gibi nihai çözüm arayabilir. Hitler’in projesinin adı buydu: nihai çözüm. Çünkü ilk önce karar veremiyorlar, dolaştırıyorlar Yahudileri. Ne yapacaklarına tam karar vermiş değiller, belki öldürme düşüncesi var ama bir ara ülke dışına mı sürelim gibi niyetler var ama karar vermiş değiller. Bildikleri bir şey var: gözden uzaklaştırmak, sonra bu tam anlamıyla yok etmek oluyor, kendi alanlarından çıkarmak çünkü yutamıyor, kapsayamıyor. Etnisite itibariyle kapsamak diye bir şey yok. Ancak bizler bir kavramın altında kapsanabiliyoruz: bağımsızlık, özgürlük, adalet, cumhuriyet. İşte bakınız, modernite bu yüzden çok önemli, felsefe bu yüzden çok önemli. Bir yanda bu eşdeğerlilik mantığından bahsediyoruz, diğer yanda fark mantığı. Peki fark mantığı ne demek? Siz eğer sadece eşdeğerlilik mantığına yaslanırsanız, o zaman yaşamı soyut zihinsel bir mekanizmaya indirgeme tehlikeniz var. Ben Türk’ü tanımam, Kürt’ü tanımam, onu da tanımam, bunu da tanımam, hiçbir renk tanımam diyemezsiniz. Tikellikleri yadsıyamazsınız. Onların renkleneceği, şenleneceği ya da yaşamlarını sürdürecekleri bir sulh ortamını yaratmamız gerekiyor. Ancak bu sulh ortamını kimliklerin birbirlerini kapsayacağı düşüncesiyle de yaratamazsınız. Saçmadır bu. Eninde sonunda modern olan sizi bu ikisini aşan bir yere yönlendirir: insanlığa doğru, uygarlığa doğru yönlendirir. Bunun modern devlet bakımından yurttaşlıkta ifade ederiz. Kapitalizm tam da neden hoşlanmaz? Eşdeğerlilik mantığından hiç hoşlanmaz. O yüzden fark mantığını palazlandırır. Hatta fark mantığını eşdeğerlilik mantığının önüne koyar. Böylece sen mutlak farka doğru gidersin. Sünniler kendi mahallelerinde, yurt dışında falan oluyor ya mesela bizim ilk nesil Türkler niye intibak etmedi Almanya’ya? Çünkü Türk mahallesinde yaşıyor. İş dışında orada bir ilişki kurmuyor. Amerika’da da öyle, örneğin Çinli mahallesinde yaşıyor. Biz de gitsek belki öyle yaşayacağız, bunu anlayabiliyorum ama sonsuzca öyle bir mahallenin içerisinde kalırsan o zaman hiçbir zaman o kentin, o ülkenin bir üyesi olmuyorsun. Burada bir genelleme yapıyorum tabii. Meseleyi basitleştirmek için indirgiyorum ama söylediğimi simgesel olarak alın lütfen. Sürekli olarak o farkı koruyorsun aslında, eşdeğerlilik mantığına yükselmiyorsun. New Yorklu olmuyorsun yani, New York’ta Çin mahallesinde yaşayan bir Çinli oluyorsun. Mesainin belli saatlerinde belki mahalleden dışarı çıkıyorsun ama aslında benzer bir şeyden bahsediyoruz. Oradaki problemle ilişkili olarak söylediğim böyle bir durumdur. Eşdeğerlilik mantığının bir çaba, gayret istediğini söyleyelim. Aklın zoru geliyor buluyor sizi, emeğin zoru geliyor buluyor sizi. Bütün bu zorların hakkını vermeniz gerekiyor bu mantığa yükselmek için. Ancak fark mantığı, bir yanlış demokrasi mantığı olarak kolayca yayılıyor. Zahmeti yok, tanımak yok, sürekli tanınmak isteği var. Abartarak söyleyeceğim ama şımarıklığa veya demokratik despotizme çok yakınız burada. Eşdeğerlilik mantığını ileri sürenler, o yüzden hep biraz tepeden inmeci falan görünür. Oysa mesele bir kişinin tepenize inmesi değildir. Aydınlanma, aklını, yani tepeni diyelim buna, bütün bedenine indir, yay demek zaten. Aklını kullanma cesareti göster demek. Bu anlamda güdüselliğe de, aşiretçiliğe de kapılma demek. Buna karşın fark mantığı biraz fiyakalı bir şey. Kendisini hemen iyi hissiyat görünüşü altında duyuruyor ve pek bir emek de istemediği için aidiyete yapışıp kalınıyor. Bu bakımından eşdeğerlilik mantığı bir ortak ölçü koyma meselesi. Ortak ölçü diyorum ama uzlaşma anlamında bir ortalama ölçüden söz etmiyorum. Yüksek bir ölçü bu. Felsefi, bilimsel, tarihsel. İşte bu eşdeğerlilik mantığında farklar kalkmıyor, buharlaşmıyor aksine kimlikçi aidiyetlerden öte bir gaye altında güvence altına alınıyor. Eşdeğerlilik mantığında farkların belli bir kavram altında ilişki kurması öne çıkar. Matewan filminde, kasabalı beyaz madenciler, siyahları, İtalyan göçmenleri istemiyordu. Sendikacı, bir müdahalede bulunuyordu onlara. Özetle farkları bir kenara bırakmalarını, hepsinin madenci olduğunu söylüyor ve sendikal mücadeleye davet ediyordu. Yani, onların farkların reddetmiyor, farkları bir kavram, bir ilke, bir gaye altında, sınıf mücadelesi bağlamında birliğe çağırıyordu. Kapitalizm bundan hiç hoşlanmaz. O kimlikçilikten beslenmeyi keşfetmiştir. Bu siyasette oyalandıkça Gramsci anlamda hegemonya kuramazsınız çünkü eşdeğerlilik bağlamında insanları bir araya getiremezsiniz.

Billur Sevinç: Çok teşekkürler abi. Bir toplumdan bahsediyoruz, o toplum içinde yurttaş olmaktan, o topluma dair yurttaşın alması gereken sorumluluklar, yerine getirmesi gereken görevler olduğundan bahsediyoruz. Ve aslında bugün farklı toplumların birbirlerine karşı pozisyonlarının getirdiği bir zorunluluk, sorumluluk da doğabiliyor. Bunu da açtık aslında önceki sorularla birlikte. Peki biz bu bir aradalıkları, bu bir aradalığa dair kavramları; topluluk, cemaat, toplum bunları nasıl düşünmeliyiz?

Onur Orhan Hınçer: Basitçe açıklarsak, toplum dediğimizde aslında cemiyetten söz ediyoruz, topluluk dediğimizde ise aslında cemaatten söz ediyoruz. Yani bunlar onların eski ve yeni karşılığı olarak söyleyeyim. Bir topluluk daha ziyade bazen aile birliği gibi bir yapı içerisinde, bir klan ya da aşiretle belli bir ortak yaşam anlayışı içerisindeki bir-aradalık demektir. Toplumda ise bir dizi topluluğun buluştuğu bir mekânda, bir mahallin inşasından söz ediyoruz. Burada ortak yasallık problemi vardır. Bu ortak yasa ya da yasallıktan kastettiğimiz şey bunun hukuki forma almış olunması değil her zaman. Hukuki forma kavuştuğu yerde zaten devletten, modern devletten söz etmeye başlıyoruz. Töre dediğimiz şey bu nesnellik. Aslında töre hiç de öyle aile ilişkisinde en mahrem alanlarındaki yasasızlığı kapsamıyor. Dikkat ederseniz aile içerisinde belli bir alan vardır, hukuk dahi bunu tanımlamıştır. Hukuk fakültesinde gördüğümüz bir şeydir bu, yanlış hatırlamıyorsam ABD hukuk sisteminde olan bir şey: Bir anne babanın çocuğunun işlediği bir suçun delillerini saklamasıyla, anne baba olmayan birinin o kişinin delillerini saklaması arasında fark gözetiliyordu. Anne babanın doğal olarak o delilleri saklama eğiliminin olacağına dair hafifletici neden görülüyor. Bizim hukuk sistemimizde böyle istisnalar var. Bir evlat babasının arabasını izinsiz alıp gitse bile hukuk bunu yabancının malını almaktan farklı değerlendiriyor. Kanunlarda değişiklik olmuş olabilir ama burada suçun şikâyete bağlı olması söz konusuydu diye hatırlıyorum. Yine burada neyi görüyoruz? Küçük topluluğun duygusal ağırlıklı olduğunu. Topluluk dediğimiz şey çok duygusal ağırlıklı bir birlikteliktir, duygu yoğun bir birlikteliktir. Toplumda ise sadece bu öznellik yoktur, nesnellik söz konusudur. Antigone ile Creon arasındaki mesele de Antigone’nin hala toplulukçu, duygu ağırlıklı, öznel ağırlıklı bir yaklaşımının olması, Creon’un ise toplumcu bir yaklaşımının olmasıdır. Sorun ne? Sorun tragedyada, ikisinin de yıkımıyla sonuçlanmasıdır. İkisi de bu işten kârlı çıkmadı. Tam da Sofokles bize bu sahneyi kurarken bunların nasıl birliğe getirilebileceği sorusunu bırakmış oldu. Cemaat lafı kirlenmiş durumda bir anlamda ama baktığınızda bir dernek ne tür bir statüye sahiptir? O bir toplumun içindedir, yasayla teması vardır, hukuki bir tanımı vardır. Bu anlamda bir toplumun içerisinde bir topluluk türüdür. Aynı zamanda bir topluluk olarak da kendi duygusal birliğini koyar, gaye birliğini koyar. Kendi tüzük ve yönetmeliklerini oluşturur ama bu toplumun bütünüyle, yani farklı toplulukların buluştuğu bir alan da sınırlı ve belirlenmiş bir alandır. Siz kalkıp kendi adaletinizi uygulayamazsınız, hukuk birimi oluşturup kendi mahkemenizi kuramazsınız; bu devletin tekelinde olan bir şeydir. Kendi polis gücünüzü oluşturamazsınız; bu da devletin tekelinde olan bir şeydir. Bir topluluk şuurunu korumak için kendi disiplin yönetmeliğinizi yazabilirsiniz, etik kurulunuzu oluşturabilirsiniz. Çok temelde böyle bir ayrımdan söz ediyoruz ama bunu yasalara aykırı yapamazsınız, onun sınırları içerisinde yaparsınız. 

Cemaati, yani topluluğu yadsımamak gerekir; önemlidir çünkü duygu birliği orada gerçekleşir ama cemaati yadsımamak demek, onu toplumun önüne koymak demek değildir. Toplum söz konusu olduğunda yasallık ve adalet çok vurgulanmıştır. Platon da vurgulamıştır bunu, birçok düşünür vurgulamıştır. Hazreti Ali de vurgulamıştır; ne der mesela? “Toplumun dini adalettir” der. Bu derecede vurgulamıştır. Rivayetten biliriz bunu. Onun kavramsal kişiliği bu sözde dile gelir. Yani toplumun dini adalettir. Adaleti olmayan, yani yasası olmayan, ölçüsü olmayan, hakları yerli yerine koymayan bir toplumun yaşama ihtimali yoktur. Yaşamı yoktur. Din, kelimesinin etimolojisi de ilginç ama meraklısı baksın, şimdi burada girmeyelim o konuya. 

Ulus ise bunlardan daha farklı bir kavramdır. Ulusu biraz daha farklı ele almak gerekiyor. Ulus kavramı görece zaten tarih sahnesinde yeni bir kavramdır. Irktan farklı bir şeydir ulus. Bunu anlayabilmemiz için Fransız İhtilali’ne dönmemiz lazım, Fransız İhtilali ve sonrasındaki Fransa Devleti projesine bakmamız lazım. Farklı dil, farklı etnik kökenlerde olan insanlar daha büyük bir çatı altında, daha büyük bir toplum olarak ama ulus adıyla bir toplum olarak inşa sürecine girerler. Aslında baktığınızda uluslaşma dediğimiz şey, eğer bir evrensel ulustan bir gün söz edebileceksek, bu ulus fikriyatını reddederek değil ama insanlık olarak onun hakkını tam vermemizle mümkün olacak. Aslında ulus projesi bir evrensellik projesinin parçasıdır, bir etnisitecilik ya da ırkçılık projesi değildir Türkiye Cumhuriyeti açısından. Tanım çok nettir: vatandaşlık bağıyla bağlı olma tanımı vardır. Irk, dil, din üzerinden değil; vatandaşlık bağıdır esas mesele. Böyle yanıt vermiş olayım. Bunlar sosyolojik kavramlar; topluluk ve toplum üzerine yapacağınız kısa bir okuma, kavramların yerli yerine oturmasını sağlayacaktır.

Billur Sevinç: Çok teşekkürler. Bu kavramları da konuşurken, ilk açtığımız soruları da konuşurken hep geri döndüğümüz, bahsettiğimiz bir kavram var: özgürlük. Sorumluluk deyince bir zorunluluk da çağrıştırıyor bana. Toplum deyince ödev dedik, görev dedik, yurttaşlığın altında buluşmanın sorumluluğunu almak dedik. Bunun nasıl alınacağı ile ilgili hem mektuplarımızın bizi yönlendirdiği hem derneğin de temel gayesi altında ele aldığı bir mesele var, o da eğitim. Peki biz bu eğitim meselesini özgürlük, zorunluluk, zorlama kavramlarıyla birlikte Gramsci’ye de değinerek nasıl anlamalıyız?

Onur Orhan Hınçer: Zorunluluk bize böyle çok kısıtlayıcı bir şeymiş gibi geliyor, hep böyle canlanıyor ama aynı zamanda zorunluluğu bir özgürlük olarak ortaya koyan nice düşünür var. Bunlardan bir tanesi Spinoza; Ethica’nın hemen başında, özellikle Aziz Yardımlı çevirisi elinizdeyse, daha ilk sayfasında göreceksiniz ki özgürlüğün zorunlulukta, zorunluluğun özgürlükte tanımlandığını göreceksiniz. Yani özgür demek kendiyle kaim demek, kendi zorunluluğunda özgür, kendi zorunluluğuyla özgür ve özgürlüğüne de zorunlu. Ne demek? İnsan için nefes almak bir zorunluluktur ama nefes almak aynı zamanda, çok basitleştirerek anlatıyorum, nefes alabilen bir insanı özgür kılar. Yani onun zorunluluğu onu özgür kılıyor. Şayet nefes almazsa zorunluluğuna aykırı hareket ettiği için özgürlüğü, dolayısıyla tüm yaşamı son bulacaktır. Ya da başka bir yere, Hegel’e gidelim; daha önce de izini sürmüştük, “Tinin özü özgürlüktür” diyor. Tinin özü özgürlüktür demek şu demek: tinin, yani bu özbilinçli yolculukta kendini bilmesinin mümkün olabilmesinin koşulu olarak özgürlük, aynı zamanda onun zorunluluğudur. Eğer bir şey, bir şeyin özü ise, o onun aynı zamanda zorunluluğudur. Evlilik birliğinin özü karşılıklı muhabbet değil midir? Bu muhabbet evlilik birliğini inşa eder, bu muhabbet sayesinde inşa olur ama bu onun aynı zamanda zorunluluğudur. Muhabbeti evlilikten çekerseniz, hukuki olarak evlilik devam etse de fiili olarak ortada artık bir evlilik kalmamıştır. Zorunlu demek bu anlamda onun olmazsa olmazı demektir. Biz zorunluluktan hep zorlanmayı, bize bir zor uygulanmasını, hep bir dışsal baskıyı anlıyoruz. Oysa felsefe meseleye böyle bakmıyor. Felsefeyle meseleye böyle bakmayız.

Adalet insanın zorunluluğudur, adalet toplumun zorunluluğudur denildiğinde, yani toplum olmanın zorunluluğudur denildiğinde kastedilen şey şu: adaletin aynı zamanda topluma özgürlüğünü verecek olmasıdır. Çünkü hakların yerli yerine konulması söz konusu değilse bir toplumda, o toplum giderek özgürlüğünü yitiren bir toplum olacaktır. Çünkü bireyler özgürlüklerini yitirmeye başlamışlardır, tam da zorunluluğuna uygun hareket etmediği için. Bir ressam için zorunluluk, çok kaba bir şekilde söylersek, resim yapmış olmasıdır. Resim yapmıyorsa o bir ressam değildir. Hatta günümüzde resim yapmış olması da yetmez; sanatın getirmiş olduğu bir zirve vardır, o zirveden resim yapmış olması gerekir. Kavramsal sanatın getirmiş olduğu hattın yolculuğuna devam edip bunu bir başka yere evirebiliyorsa ona deha deriz. Zorunluluğunda özgür ve özgün olana deha deriz. Örnek verelim, hiper gerçekçi bir resim, sanat değildir. İyi bir zanaat vardır orada. Şimdi buraları idrak edebilmemiz tam da bu çerçevelerden mümkün. Neyin zorunluluğu olduğunu, sanatta örneğin neyin onun zorunluluğu olduğunu anlamamız. Biraz önce söylediğimiz yerden gidecek olursak, akıl için ahlakın kendisinin ya da özgürlüğün bir zorunluluk olması gibi. Onu çektiğinizde o kalıyor mu? Eğer çektiğinizde o artık geride kalmıyorsa, o onun zorunluluğudur. İşte tam da bu zorunluluğu sayesinde var oluyorsa, o da bunun özgürlüğü oluyor. Dolayısıyla tin kendini, yani kendini bilme süreci, özgürleşmeyle birlikte mümkün olduğu gibi tam da kendisi aslında özgürlük de oluyor. Böyle bir yerden yanıt vermiş olayım. 

O zaman eğitimle birlikte bu iş nasıl yürüyor? Eğitim meselesine geldiğimizde, eğitimdeki zor ve zorlama meselesine değindiğimizde birazcık oralarda işler karışıyor mu? Şimdi birincisi şuradan başlıyor: eski ifadesiyle öğrenci biliyorsunuz talebe demek. Talebe demek talip olan demektir. Demek ki birinci koşullardan bir tanesi elimizde talep edenlerin olmasıdır, yani bir eğitimi talep edenler olmalı. Eğitimi talep edenler yoksa, eğitime talip değillerse nasıl eğitim mümkün olabilir? Şimdi burada iki tür eğitimden söz edeyim. Gramsci’ye gelmeden önce çok geçmişe döneceğim. İki tür eğitim vardır. Eğitimlerden bir tanesi, ilk kabilelerden beri kimsenin keyfine bırakılmamıştır. Burası zorlama kısmıdır. Hangi kısımdır bu arkadaşlar? Eğitimin egzoterik tarafıdır, dışrak tarafıdır. Yani siz bir avcı-toplayıcı kabileyseniz, erkeklerin avcılığa, kadınların toplayıcılığa eğitilmesi süreci vardır. Henüz bir okul sistemi olmadığından, eğitim okulda gerçekleşmediğinden, toplumun içerisinde bu insanlar kendi kendilerine kaynaşarak avcı ve kaynaşarak toplayıcı oluyorlarsa, oradaki zorlamayı çok net görmüyoruz. Çünkü ortada soyut bir aygıt olarak devlet yok. Böyle bir devlet söz konusu değil. Ne var orada? Orada kendilik, gruba, klana yapışık diyelim. Topluluğun kendiliğindenliğiyle üyelerin kendiliği arasındaki ayrım pek az. Doğal bilinç durumundan söz ediyoruz ve zaten daha çok doğayız. Kültürün daha ileri evrelerine geldiğimizde, mesela Sparta’ya geldiğimizde, bir kente geldiğimizde bu egzoterik boyut, dışrak eğitim, bir sorumluluk olarak çocuğun eline mızrak verip onu doğaya göndermek. Bu çocuk hayatta kalıyorsa Spartalı bir savaşçı olabilir. O zaman burada bir zorlamadan söz ediyoruz, değil mi? Çocuğa şunu sormuyorlar: “Evladım, sen Atinalı bir filozofun yanına gitmek ister misin?”, yahut sen çok şair olacak gibi duruyorsun, senden bir şair yapalım mı demiyorlar. Sparta toplumu, bir asker toplumu, bir savaşçı toplumu olarak kendini tanımladığı için çocuk zorlanıyor. Egzoterik, dışrak yaklaşım onu zorluyor. Bir de iç eğitim var, ezoterik dediğimiz, içrek. Bunun dini anlamını bir kenara ayırarak düşünün bir an için. Bu içrek eğitim günümüzde bizim zorunlu olarak girmiş olduğumuz eğitim süreçlerinin, yani topluma uyum göstermek için, meslek sahibi olmak için girdiğimiz eğitim süreçlerinin dışında kişinin kendisine uygulamış olduğu ya da kendi talebiyle oluşan bir eğitimdir. Bu eğitimde esas, hakikaten talip olmaktır. Yani kişi buna talip değilse bu içrek eğitim çalışmaz. Diğeri çalışır mı? Çalışır, çünkü orada zor mekanizması vardır. Toplumun bir üyesi olmak istiyorsan Spartalı bir asker olmak zorundasın, ya da Romalı olacaksan şöyle birisi olmalısın. Hani mahalle baskısı diyorlar ya, çok popüler bir ifadeyle, o kadar güçlü bir baskı ki zaten onun dışında bir dünya tasarımının olmadığı bir durum düşünün. Şimdi o zaman zorlamanın boyutu ile ilgili ilerleyeyim. Günümüz toplumunda biz neye zorlanıyoruz? Zorunlu eğitim var değil mi? İlkokul, ortaokul dediğimiz, şimdi uzatıldı hepsi ilköğretim oldu. Bir zorunlu eğitime tabisiniz ve bunun yasal birtakım yükümlülükleri var. Eğer siz çocuğunuzu zorunlu eğitime göndermezseniz bu sonuçları var. Bu zorunlu eğitim yine toplum tarafı, dikkat edin. Kimse çocuğunuza özel müzik dersi alma konusunda size baskı yapmıyor ama müzik dersinden geçecek kadar flüt çalmanız gerekebilir. Bizim zamanımızda hep flüt verilirdi, çoğu çocuk flüt çalamazdı ve flüt görmek istemezdi. Şimdi burası zorunlu. Bu eğitim zorunlu olmaktan çıkaralım dediğinizde başka bir zorunluluğa uymayan bir hareket sergiliyorsunuz. O da toplum olma zorunluluğu. İnsanın toplumsal bir varlık olması zorunluluğu var. Bir toplum olmayı reddedebilirim, fikrini örtük veya açık kabul etmiş oluyorsunuz. Hukukta üstün hak vardır, bir de alt haklar vardır. Bunun en temel ifadesi anayasa ve kanunlarda karşımıza çıkar. Hiçbir kanun anayasaya aykırı düzenlenemez. Kanun hükmünde kararnameler keşfedildi Özal döneminde, tarihselliği daha eski ama keyfi kullanımı 82 Anayasası sonrasında olağan üstü yaygınlaştı. Özal, tepe tepe kullandı bu imkânı. Şimdi Cumhurbaşkanlığı kararnameleri var. Dolayısıyla bizim bildiğimiz kanundan ve anayasadan kaçmanın bir yolu bulunmuş oldu. İroni yapıyorum burada elbette. Ama ironiyi açıklamak zorunda kaldığımda da bu bir ironi olmuyor artık. Şunu anlatıyorum: toplumun kendisinde de böyle üstün hak ve daha alt düzey haklar var. Toplumun zorunlu eğitimi toplumsallaşma için şart koştuğu yerde bu eğitim artık zorunludur. Okuma yazmayı bilmek gibi. Burada postmodern bir yerden, ya da başka bir yerden tartışmalar açmaya meraklı olanlar var. En iyi ihtimalle kafa karışıklığı diyelim buna. Şöyle denebiliyor: “O kişi okumayı istemiyor, o aile çocuğunu okula göndermek istemiyor, kızını erken evlendirmek istiyor.” Burada devlet size rağmen sizinle ilgili kararlar verir. Der ki: 18 yaşına girmemiş biri evlenemez, ya da şu yaşlarda, şu rızalara bağlı bir biçimde evlenir. Bir kültürün, bir uygarlık mücadelesinin sonuçları bunlar. Bütün bunların hepsini ham bir özgürlük, keyfilik olarak özgürlük anlayışıyla değerlendirirseniz hepsinin serbest olması gerekir. Fransa’da çok sansasyonel bir tartışma vardı, talihsiz imzalar da atıldı. Jean-Paul Sartre’nin de imza attığı bir tartışmaydı: rıza yaşı meselesi. Fransız entelektüellerinin hayli kafasının karıştığı bir dönemde cinsel ilişkideki rıza yaşının düşürülmesi gündeme geldi. Çok enteresan isimler vardı imzacılar arasında, üzülürsünüz okursanız. Kaçırdıkları şey neydi? Kaçırdıkları şey tam da o zorlamanın kendisinin yani bu yaştan küçük bir çocuk evlendirilemez, bu yaştan küçük bir çocuğun rızası geçerli değildir bakış açısının gereğiydi. Ona aykırı bir biçimde özgürlüğü ustan, akıldan koparmışlardı. Özgürlüğü akıldan kopardığınızda özgürlüğün akli boyutu gider, zor boyutu da gider, geriye keyfilik, duyusalık, sana göre, bana göre kalır. Çünkü akıl bir zor işidir. “Aklından zorun mu var” deriz ama aslında aklın bir zoru vardır. Akıl zorlar, disipline eder, ölçüye getirir, keyfi davranışları engeller. O yüzden iradeyi akılla tesis edebilme şansına sahibiz. Akıl yoksa irade yoktur. Eğer bir temyiz gücü, kişinin yapmış olduğu eylemin sebep ve sonuçlarını idrak edebilme yeteneği gelişmemişse, o kişinin özgür olmadığını söyleriz. Özgür olmayan birisinin kararının da özgür olamayacağını söyleriz. Meseleyi sadece duygusal bir yerden, hayvani bir yerden ele alırsak o zaman şirazeden çıkarız ve “bu bir özgürlük” deriz. Burada hayvani dememden maksat, bir hakaret değil, bir canlılık, bir duyusallık ve duygusallık biçimi hayvanlık, Hayvan, yaşayan demek. Ama insan sadece yaşamaz, tarihte inşa edilmiş bir kültürde yaşar. 

Biraz toparlayayım. Dolayısıyla eğitimin bir zor boyutu, bir egzoterik, topluma uyum boyutu vardır. İnsanları koruyan bir boyutu da vardır. Eğitim bir zorlama aracıdır ama bu zorlama aracının şiddetle, sevdirmeden verilmesi aynı şey değildir. Bu eğitimin pratik boyutudur. Dolayısıyla Sofokles’in sahnesine geri dönelim. Bir zor sisteminin içinde, bir eğitim sisteminin içinde olan bir öğretmenin “nasılsa bu bir zor aygıtıdır, herkes zorla öğrenecek” düşüncesi çocuğu öğretimden, öğrenmeden ve eğitimden soğutacak bir şeydir. Dolayısıyla öğretmene düşen şey zorun sevdirilmesidir. Öğretmenin en büyük sınavı budur: zor olanı nasıl sevdiririz? Zoru nasıl sevdiririz? Zorun bir zorunluluk olduğunu anlatmadan önce bir empati, bir çekim yaratır Sofos. Şu meşhur Alkibiades üzerinden, Sokrates’e “benim peşimde koşuyordun sen, ama artık seni ben takip edeceğim” der. Biz bunu psikanalizde aktarımın tamamlanması olarak ifade edebiliriz. Aktarım tamamlandı, muhabbet kuruldu, artık talip oldun. Niye talip oldun? Sokrates’in peşinde koşmaya, ama zorla talip olunmaz. Öğrencilik ve talebelik arasında bu konuşmanın pratiği olması bakımından bir ayrım yapalım. Gerçek bir ayrım değil bu, sadece içeriği birbirinden ayırmak için yapıyoruz. Öğrencilik yasal bir pozisyon olarak bir zorunluluktur, bir zordur. O zorun dayatılmasıdır çünkü toplumsal alan bunu gerektirir. Amma velakin eğitimin kendisi özgürlüksüz, cezbesiz, muhabbetsiz, yani ilgi ve sevgi uyandırmadan ve eğitim alanı göz etmeden gerçekleşebilecek bir şey değil. Gerçekleştiğindeki halimiz bilgi sevgisizliği, ezbercilik, öğrenme isteksizliği, her şeyi anlatanın yasayı arkasına almış bir devlet figürü gibi görülmesi oluyor. Şimdi Gramsci üzerinden düşünecek olursak, Gramsci’nin organik aydın ve geleneksel aydın meselesine çok kısaca, basitçe değinelim. Geleneksel aydın dediği şey, mevcut statükoya yerleşmiş ve resmi söylemi bir memur gibi devam ettiren aydın tipidir. Bu daha çok bürokratik bir aydın. Fakat tanımlamayı sırf buradan yaparsak yanılırız; çünkü bir bürokrat ille de geleneksel aydın olmak zorunda değildir. Bir bürokrat organik aydın olabilir, İsmail Hakkı Tonguç gibi. Niye Tonguç organik bir aydın olabilir? Çünkü resmi bir söylem var ama mesele toplumsal ilerlemecilik, eğitimin gayesi üzerinden anlaşılıyor esasen. Gramsci anlamında bir sınıf yaratılması süreci olarak görürsek, bir sınıfın hegemonya mücadelesinin aydını olması olarak görürsek, Tonguç’un yaptığı şey bir sınıflaşma sürecine hizmet etmiştir ve tam da bu sebeple “komünist, sosyalist” diyerek kapatılmışlardır. Çünkü bu bir bilinçlenme, uyandırma, aydınlatma işidir. Aydını organik ve geleneksel olarak ayıran şey kimlik kartı, memuriyeti, nereden para aldığı değildir. Gramsci için mesele sınıf mücadelesinde bir aktör olmak ve bunu sadece söylemle değil, pratiğin içinde yapmaktır. Bunu biraz daha genişletelim: sınıf mücadelesini sadece ekonomik indirgemecilikle ele almamak gerekir. Max Weber’i hatırlamakta fayda var; Weber, ekonomik indirgemeciliğe karşı birikimin sadece ekonomi alanında olmadığını, başka birikim biçimlerinin de olduğunu söylemişti. Küçümsemeyelim bunu. Dolayısıyla kültür, anlamın örgütlenmesi dediğimiz şey, bir anlam sınıfını genişletme projesi olarak görülebilir. Geri dönelim: zorlama, zor, özgürlük. Eğitimin bir başka zorlama boyutu daha var. O da resmi hüviyetle zorlama değil, daha ziyade talip olduktan sonra eğitmenin potansiyeli fiili hale getirmesi için zorlamasıdır. Yani sürekli bir açığa çıkarma, yeteneği açığa çıkarma çabası olarak zorlama. Bunu iyi anlamak için spordan örnek verelim: Bir sporcuya “15 tur koşacaksın” demektir bu. Aralarında ön bir anlaşma olmasa antrenör bunu söyleyemez elbette. Hele bireysel antrenör olduğunu düşünün, bir tenis sporcusu mesela, yani kulüpte sözleşmeli bir futbolcu gibi değil, bireysel bir taliplik ilişkisi üzerinden düşünün. Biliyorsunuz tenisçiler kendi antrenörlerini kendileri seçiyorlar, boksörler kendi antrenörlerini kendileri seçiyorlar. Önde bir anlaşma var: “Sen benim antrenörüm ol, beni eğit.” Sporcu “8 tur koşsam olur mu?” dediğinde, antrenör “Canın bugün öyle istiyorsa 8 tur koş” diyorsa burada bir zorlama yoktur. Hatta belki “5 tur koş” da diyebilir. Ama sporcu “Ben bugün çok koşmak istiyorum, 10 tur koşmak istiyorum” dediğinde, antrenör “Hayır, bugün 5 tur koşacaksın, başka bir şey çalışacağız” diyorsa bu da bir zorlamadır. Dolayısıyla eğitmenin işi ters bir zorlama. Sporcu 10 tur koşmayı istiyor çünkü ona ihtiyacı olduğunu düşünüyor ama antrenör diyor ki “Hayır, 10 tur koşmaya ihtiyacın yok, 5 tur koşmaya ihtiyacın var.” Eğer bu zoru antrenörden çekip alırsak, antrenöre sadece nasihat yetkisi, tavsiyecilik bırakırsak, talep edenle antrenör arasındaki sözleşmenin esasını iptal etmiş oluruz. Potansiyelin açığa çıkarılmasıdır bu da. Potansiyelim açığa çıkması için insanın zorlanması gerekir. Hiçbir potansiyel, hiçbir yetenek kendiliğinden açığa çıkmaz, bir zor ile açığa çıkar. “Whiplash” filmi abartılı bir örnektir; rahatsız edici yanları vardır eğitmenin ama özü kaçırmamak lazım. Özü şu: Eğitmenin kişisel bencilliğini bir kenara koyarsak, çocuğun bir zorlama ile nasıl yeteneğinin açığa çıktığını görürüz. Bunu toplumsal açıdan düşünelim sevgili dostlar: Eğer ülkemiz böyle bir iktidarla temas etmemiş olsaydı, modernite ve cumhuriyet bu kadar tehdit altında olmasaydı, biz bu politik meselelere bu kadar eğilecek miydik, bu kadar büyük bir sorumluluk altına girmeye gayret gösterecek miydik? Eğer kendi eğitmenlerimizin şefkatli zoruna, aydınlanmacı zoruna tahammül etmezsek, o zaman karanlık bir zorlamayla karşı karşıya kalırız. Daha tatsız, daha gerici bir zorlamayla. Kahramanın yolculuğu anlatısını bilenler hatırlar, eğer haberciyi sürekli reddederseniz, kapıyı çalanı reddederseniz, sonunda Dorothy’nin hikâyesinde olduğu gibi kasırga evi ayağa kaldırır ve yolculuğa kasırgayla çıkmak zorunda kalırsınız. Kasırgayla yolculuğa çıkmamak için bugün kasırga öncesi önlemlerimizi almak gerekir. Bu da eğitimin zoru değil, hayatın zoru olarak; hayatın kendisini bir eğitim olarak düşünürsek, aslında hayatın zorudur. Basitçe söylemek gerekirse elimizde iki şey var: toplumsal alandaki eğitimler, burada bir mecburiyet ve zorlama var; bir de kişisel, içrek eğitimimiz, bu tamamen talebimize bağlı. Talep edersek buna dahil oluruz, etmezsek bir gerek yok. Ama dışrak alanda eğitim bir zorlama, bir sistemdir. Öğretmen çocukları eğitimden bezdirmemek için ne yapmalı? Onları talep eder hale çevirmeli. O talep eder hale çevirebilmesi için de gerekli empatinin oluşabilmesi, ilginin, alakanın, sevginin sağlanması gerekir. Ne kadar önemli değil mi ilkokul öğretmenleri mesela? Eğitim hayatımızı çok etkiler bizim ilkokul öğretmenlerimiz. İlkokul öğretmenimizin okulu bize sevdirmesi son derece kritik bir şeydir. Onu gerçekten başarmış olanların temelleri genelde sağlam olur, genellikle de okulla barış içerisinde giderler ama öyle olmadığında son derece sorunlu bir eğitimle karşı karşıya kalıyoruz. Eğitimin bir başka zoru da, tekrar edelim; sizi daima daha yüksek bir çıtaya çekmeye çalışan yöntemlerdir ama bunu ilham veren yöntemlerle beraber gerçekleştirmek gerekir. Antrenörü düşünün yine: “12 tur koşacaksın.” Evet ama niye? Cus D’Amato ile Mike Tyson’ı bilenler bilir; Tyson’ı sokakta bulur D’Amato, onun antrenörü olur. Pazar günleri onunla birlikte yemek yer, Tyson akşamları D’Amato’nun ailesinin masasında bulunur. Tyson önce adamı sever, D’Amato’yu sever. Hatta çevresindekiler takılır ona, “Tom amcayı” hatırlatırlar. Sokaklarda kavga eden bir çocuğun boksör olabilmesi, o potansiyele çağrılabilmesi, Cus D’Amato’nun sadece ona inanmış olmasıyla değil, küçük çocuğun sevgisini kazanmasıyla mümkün olmuştur. Bunu niye örnek veriyorum? Çünkü Tyson, D’Amato’yu o kadar çok sevmiştir ki D’Amato öldükten sonra Tyson diye bir şey kalmamıştır aslında. Mikrofon tutup dinlerseniz Tyson’un o hallerini, ne kadar sarsıldığını, ondan sonra nasıl başka bir insana, bir düşüşe doğru çekildiğini göreceksiniz. 

Zor, zorlama olmadan; zorlama sevdirilmeden, zorlamanın kendisinden tat almayı sevmeden eğitim olmaz. İşte eğitimin esas mucizesi bu olabilir. En nihayetinde öğrencinin kendisini zorlamaktan zevk almasının öğretmektir eğitmenin işi. Bu onur öğretmene, o ustaya aittir. Öğretmen “Zorlamanın, zorunluluğuma zorlanmanın, benim özgürlüğümü bana vereceğini, zorlamanın sayesinde ancak potansiyelimi açığa çıkaracağım” düşüncesini uyandırdığında işin en önemli kısmı bitmiştir. Öğretmenin asıl meselesi budur. Bundan sonrası daha ziyade tekniktir, artık o çocuk zora ve özgürlüğe yürür. 

Billur Sevinç: Çok teşekkürler abi. Eğitim meselesini hiçbir diğer meselemizden ayrı görmüyoruz. Bütün konuştuklarımızla ilişkilendirdiğimizde zaten eğitim olmadan nasıl yurttaş olabiliriz? Zaten eğitim olmadan nasıl değerlerin altında buluşabiliriz, değerleri fark edebiliriz, kavrayabiliriz, giyebiliriz? Bizim seçtiğimiz meselelerde varmak istediğimiz yerin zorunluluğu buradan gelmiyor mu? Biraz anlattıklarınla aslında meselenin ne kadar bütün kavramların bir gaye altında birleştiğini, bütünleştiğini, hiçbirinin birbirinden ayrı düşünmenin veya hayatta gerçekleştirmenin mümkün olmadığını anlıyorum ben. Bu bağlamda biz aslında belki bir arada yurttaş olmayı öğreniyoruz, bir toplum olmayı öğreniyoruz. Bir toplum olarak bir arada olamıyor oluşumuzla ilgili hakikatleri görmeye, reddetmemeye, bir hayalciliğe kapılmaya çalışmadan ama bu olguları gördüğümüz yerde de hızlıca kabul etmeden; bunun böyle olmasının, bu çözülmenin yaşanıyor olmasının sebeplerini doğru tespit etmeye çalışarak ve o sebeplere karşı bir güç oluşturmaya çalışarak bir araya geldiğimizi de hep hatırlayarak, birbirimize hatırlatarak çalıştığımızı anlıyorum. Bütün bunları bütünleştirdiğimizde neden eğitim bizim temel meselemiz? Onu yeniden ifade etmek istesek, eğitimden gayrı yani yurttaşlığın zorunluluğu olarak bir eğitim meselesi yok mu zaten? Eğitimden gayrı ne düşünülebilir, nasıl biz bu yapmak istediklerimizi yapıyor olabiliriz?

Onur Orhan Hınçer: Bilurcuğum, Doğan Avcıoğlu, Türkiye’nin Düzeni’nde Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemindeki Jön Türklerden itibaren bizim aydınımızın eğitim fikrine takılmasına vurgu yapar. Bizim aydınımızın bir eğitim takıntısı vardır. O buna iktisadi bir çözümün de getirilmesi gerektiğini ekler, yani iktisat alanında da bir şeyler yapılması gerektiğini vurgular. Kesinlikle haklıdır. İktisadı ekledi diye eğitimden vazgeçtiği anlamına gelmez Avcıoğlu’nun. Aksi halde zaten aydınları da kattığı bir zinde kuvvetler tasarısı oluşturmazdı, dergicilik yapmazdı, kitap yazmazdı. Bunların hiçbirini yapmaya gerek yoktu. Yani burada eğitimi reddetmek diye bir şey yok. Bütün umudu sadece ona bağlamamak var. Kaldı ki, eğitim fikrini önemsemek her zaman önemliydi. Dün de önemliydi eğitim, belki bugün çok daha önemlidir. Şimdi şuraya geri döneyim: Yurttaşlık demek bir hak demektir. Hakkın bilinmesi, kişinin haklarının ve sorumluluklarının bilinmesi olduğu müddetçe insan, muhakkak surette eğitim alması gereken bir varlıktır. Hatta öyle bir varlık ki eğitimini kesintiye uğratamaz, uğratmamalıdır. 80 yaşında, 70 yaşında ömrü yettiğince, aklı yettiğince eğitimine devam etmelidir. Eğitim bitmez. Eğitimin bitmesi demek aslında insanın insan olmaya son vermesi demektir. İnsanı insan yapan şey, arıdan, karıncadan, aslandan, maymundan ayıran şey onun bir eğitim varlığı olmasıdır. Bu niye böyle? Çünkü insanın özsel farkı yaşamı anlamlandırma farkıdır. Bunu anlamazsak insanı herhangi bir hayvanla rahatlıkla eşitleyebiliriz. Vurgum biraz zaman zaman hiyerarşik gelecektir. Yaşam hakkı itibariyle böyle bir hiyerarşiden söz etmiyorum ama ussallık itibariyle böyle bir ayrımdan söz etmekten vazgeçtiğimiz noktada insanın ne olduğu konusunda hiçbir fikrimiz olmaz. Kültürü açıklayamayız. Ve klasik anlamda sık tekrarlanan bir şey: insan bir ceylan olmadığı, bir at olmadığı için doğduğu gün ayağa kalkıp doğrulamaz. İçgüdüsel olarak da hemen sürüsüne karışamaz. Geleneğin içerisinden bir söz söyleyeyim: hayvanlar için “hayvanlar Rab’lerindedir” denir. Yani hayvanların kendilerine dair bir açıklığı yoktur. Heidegger bunu çok vurgular. Heidegger varlıkla, var olanlar arasında bir ayrım yapar ve sonra da sadece insanı bir dasein olarak, yani varlık sorusunu sorabilen varlık olarak ifade eder. Kendi varlığını meselesi yapan bir tek o, bir tek insan. Bazen insanlar biz bunu nereden bilebiliyoruz diyor, köpek değiliz, at değiliz. Sonuçlardan biliyoruz, işlerden biliyoruz. İnsanın kültür varlığı, sorunun yanıtı. Hayvanın kendi tarzında bir açıklığı olabilir; ama varlığı kendisi için soru haline getiren açıklık başka bir şeydir. Şayet bir gün, bir başka canlı bu soruyu sorarsa onun da kültüründen söz edeceğiz. O zaman zorunlu olarak orada bir varlık sorusu olacak. Bir şeyi bilmeniz için illa o şeyin bizzat kendisi olmanız gerekmez. Bilim bunun için var, felsefe bunun için var. 

Geri dönelim. İnsanı derdi ne, hatta diyebiliriz ki insanın sebebi ne? Biz sebebi genelde geçmişte kuruyoruz oysa onun geleceği de var. Yani insan bir anlam varlığı, sebebin bir kısmı; insanı insan yapan da bu. Bu da insanın sebebi. Sebep ne? Sebep anlamlandırma ihtiyacıdır. İnsan anlamlandıramadığı zaman insan olmayan, yani yakınlık kuramayan, dostluk kuramayan, kendini tanıyamayan, bilemeyen bir varlıktır. İnsan ancak kendisini bir inşa faaliyetinin sonunda bilebilir, yani işlerinden tanır. Basitçe düşünün: hiçbir iş yapmamış olduğunuzu düşünün 30 yaşınıza kadar. Şiir yazmadınız, kitap yazmadınız, cam silmediniz, yemek yapmadınız, kendinizi hiçbir fiilin içinde görmediniz. Oblomov gibi doğdunuz ve öyle devam ettiniz. Kendinizin bilgisi diye bir şey, yeteneklerinize dair bir bilginiz olabilir mi? Hiçbir fiilde sıfatlanmayan bir insanın, yani hiçbir fiilinin sonucunda örneğin felsefe üzerine okuyup yazıp filozof olmayan, aktris olmayan, dansçı olmayan bir insanın, giderek daha da ileri gidelim, tarımla ilgilenmeyen, bir yemek yapmayan bir insanın, esasen doğduğu günden itibaren hiçbir şey yapmayan, kimseyle temas etmeyen bir insanın kendisini bilebilmesi mümkün mü? Ondan hâlen kavram bakımından insan diye söz edebilir miyiz? Aslında insan zorunlu olarak kendisini işlerinden bilendir. Bugün eğer siz Picasso’yu tanımak istiyorsanız Picasso’nun kaşına gözüne bakmazsınız, sanatına bakarsınız, eserlerine bakarsınız. Onun kel olması, boyunun kaç olduğu bizi doğrudan ilgilendirmez. Onun işlerine bakarız, Dora Maar’ın portresine bakarız, Avignon’un Kızları’na bakarız, eserlerinden tanımaya çalışırız. Dolayısıyla insan eğitime de zorunlu bir varlıktır. Niye? Çünkü eğitimde özgürlüğünü bulur. Eğitimde kendini bilme, kendini tanıma imkânı kazanır. Eğitim sayesinde bir nesne, bir iş ortaya koyar, bir ergon ortaya koyar. Ve o ergon dolayımında nesnelleştirdiği bir şey üzerinden kendi yetilerinin ne olduğunu bilen varlık haline gelir, gelmeye başlar. Şayet hiçbir nesneleştirme ortada değilse o zaman duyusal bir varlık olarak kalır, öznelliğinin bile bilincinde olmaz, bir “ben” diyemez. Biliyorsunuz ergenlik dönemleri çatışmalı geçer çünkü bu dönem bir “ben deme” dönemidir. Ve ben diyebilmek için çocuk, genç, haklı olarak kendisini kendi nesnelerinde tanımak ister. Bu nesneler ilk önce hazır bulduğu nesnelerdir. Henüz çocuk ilkin toplayıcıdır, avcıdır. Daha avcılık ve toplayıcılığı tam anlamıyla geçmemiştir, yeni yeni tarım toplumuna geçiyordur. Ne demek istiyorum? İlk başta abartarak söyleyecek olursak avcı ve toplayıcı olan çocuk kimdir? Bebektir. Çocuk bile değil. Bebek annesinin memesine yapışır, toplayıcıdır, meme hazırdır. Biraz büyür, şımarıklık eder, ağlar, sızlar, tepinir, oyuncak istediğinde avcıdır. Ne zaman ergen olur? Ergenlikle birlikte kriz şudur: tarım toplumuna geçebiliyor mu, geçemiyor mu? Bir meyve yetiştirebilecek mi, bir elma ağacı dikebilecek mi, bir sabanı sürebilecek mi? Tam da burada bir farklılaşma başlar. Bir özgürlük çığlığı doğar. O güne kadar atılmamış olan o çığlık o gün atılır. Eğer biraz iyi yetişmiş bir çocuksa muhakkak kendi farklarını tespit etmeye çalışır. Bunu yaparken avcı ve toplayıcılığa çok yapışmaz ama eğer hâlâ avcı ve toplayıcılığı devam ettirmek istiyorsa ne yapar? Marka peşinde koşar. Marka peşinde koşmak avcı ve toplayıcılıktır; toplumun üzerinde anlaşmış olduğu ve sosyal kanıt etkisi gösteren bir yerden statü devşirme çabasıdır bu. Bütün süreçler iç içedir, yani tarih sahnesinde olan şeyleri biz aslında her bir insanın yaşam sahnesi içerisinde de görüyoruz. Tarıma geçmek demek bir peras, bir sınır bilgisi getiriyordu. Bir çocuk da eğer kendi meyvesini kendi ağacından koparacaksa sınır bilgisine ulaşmak için annesiyle babasıyla mesafesini koymaya, sevdikleriyle mesafesini koymaya, hudutlarını çizmeye başlar. Bütün bu sürecin tamamı eğitimsiz olursa yönsüz de olacak ve sıklıkla kendi potansiyelini keşfetmek yerine duyusal bir seviyede kalıp yeme, içme, üreme yani hayvani faaliyetleriyle devam edecektir. “Kültür insan için ikinci doğadır” diye boşuna söylememiş usta. Kültür, insan için bir doğadır. Dolayısıyla o alana, o doğaya girmek, onu kuşanmak, o alanda tekrar doğmak gerekir. Kültür alanında bir daha doğmak gerekir ve bunun koşulu eğitimdir. Bizim için de eğitim bu anlamda son derece kritik. Bu eğitimi saf teorik anlayamıyoruz çünkü yaşam saf teorik bir şey değil. Çocuk o meyveyi ne yapacak? Bir işle açığa çıkaracak. Bu sebeple eğitim düşüncemiz muhakkak surette bir praksis içerir. Praksis davranmak değil, hareket etmek değil; bir düşüncenin olması, bir düşüncenin dile getirilebilme biçimi, icra edilme biçimi olarak praksis. Sadece zihinsel olan bir eğitim, Freire’nin söylediği gibi bidonu doldurma faaliyetiyle sonlanır. Bidon doldurulur, orada bir turşu kurulur. Ama bu başkaları için eğitimdir sadece, artık kendi için eğitim değildir. İsteyen o turşu kabına elini daldırır ve o çocuğu yer. O çocuğun yenmemesi için, kendi yaşamını inşa edebilmesi için eğitimin muhakkak surette tıpkı Köy Enstitülerinde olduğu gibi bir eylemin içinde bir bilme-tanıma süreci olması lazım. Kendini bilme diyoruz. Kendini bilmek demek, kendini tanımak demektir. Ve bu ta Delphi Tapınağı’nın kendisinde yazan bir şeydir: “Kendini bil.” Rivayet o ki, tapınağın içinde şöyle yazarmış: “Kendini bilirsen, tanrıları da bileceksin.” Yani tanrıları bilme meselesi, kendini bilme ile ilgilidir. Tanrılar neler peki? Tanrıların her biri aslında ideaların, kavramların, antropomorfik bir biçimde, insan merkezli bir biçimde imgesel olarak duyusalın önüne konulmuş halidir. Eğitim iyi ki bir zordur, iyi ki zorlar. Eğitim eğer zorlamasaydı biz insan olamazdık. İnsan, bütün Deleuzeyen saçmalıkları bir kenara bırakın, kastrate edilmek zorunda olan varlıktır. Kastrasyona uğramak zorundadır. Kastrasyon yoksa hayvandan öteye gidemez. Burada hayvanı tekrar tekrar söylüyorum; hayvanseverler alınmasın, duyusallık demektir hayvan, yaşayan demektir, hakaret değildir. Bir yaşayan olmaktan öteye gidemez. Ama insan sadece yaşayan değil, yaşadığını bilendir. Tinin meselesi budur: yaşadığını bilmek, bildiğini yaşamak, ikisini birden bilmek. Ne yaşadığının bilgisine sahip olmak ve aynı zamanda bilerek yaşamak. O halde insanın düşüşü de, çıkışı da buradan olacaktır. Kastrasyonun iptali, animist ve paganist bir yaşamdan öteye götüremez. Hatta paganist bile olamazsınız, animist olursunuz. Kastrasyon mükemmelen iptal edilirse “her şeyin canı vardır” dersiniz ama başka hiçbir şey diyemezsiniz. Farkları söyleyemez, açamazsınız. O zaman vesveseler hakikat zannedilir. Kastrasyona koşun yani, kastrasyona koşun. Kastrasyon temasının mitolojik karşılıklarından biri de Şah Tahmasb’a atfedilen bir hikâyede görülür. Kastrasyon kavramının tarihselliğinde çeşitli mitler var. İran mitolojisine gönderme yaptığımızda babasının tahtından mahrum edilmiş bir evlat, burada kastrasyon tahttan mahrum edilmek ama sonrasında kendi gerçeğine ulaşarak kastrasyon kayasını aşma hikâyesi. Kastrasyon kayasını nesneden çekilerek aşamayız. Nesnel alanda çarpışmadan, yüzleşmeden, zorlanmadan “ben bunu yan yollarla açayım, göçebe oluşçulukla açayım, kaçış çizgileriyle açayım” gibi serseri hareketlerle, yani ser’den, baş’tan boşaltılmış hareketlerle açayım, aşayım derseniz, sadece arzu düğümlerinin biraz çözülmesini sağlarsınız. Bu bazıları için gereklidir ama özgürlük yolunda yine alt bir aşamadır. Bir kültür varlığı olamazsınız. Kültür varlıklarını koruyamazsınız. Üç aşağı beş yukarı bedensel varlık denilen şeyle idare edersiniz; kendinizi el, ayak, bir çift göz, sıklıkla cinsel organlar ve mide zannederek bir yaşam sürersiniz. Zorlanmamışlığın keyfiliği içinde her gününüzü sarhoş geçirebilirsiniz. Felsefeniz de ki buna felsefe diyebilirsek, bir mide felsefesi, bir cinsel organ felsefesi, bir solunum, bir duyum, bir akış felsefesi olarak, bir felsefesizlik olarak kalır. Düşünce, kendisinden başka her organda felsefe görmüş ama kendisini felsefeden bilmemiş olur. Böylece akıl ve felsefe organlarda yitip gitmiş olur.  

Billur Sevinç: Çok teşekkür ederiz. Gelecek haftalarda idea kavramını, kuşatıcılık ve mevzi meselesini, tanıma ve tanınmanın toplumsal aydınlanmadaki yerini konuşarak devam edeceğiz. Kavramların soyut birer düşünce olmaktan çıkıp nasıl fiilî bir mücadeleye dönüştüğünü, örgütlenmenin hem kapsayıcı hem mevziisini bilen bir yapı olarak nasıl var olabileceğini ele alacağız. Katılanlara ve okuyanlara teşekkür ederiz, üçüncü söyleşimiz gelecek hafta yayınlanacaktır. 

Onur Orhan Hınçer: Bana sorduğunuz her sorunun kavramlarının benim başımın üzerinde yeri var. İşte o başımın üzerinde yeri olan kavramların aynasında, bu soruların hakkını verebilir miyim diye düşünüyorum. Bu, müthiş bir eğitim; beni de zorlayan bir şey. Onu da söyleyeyim. Teşekkür ediyorum ben de bu vesileyle.

Bu söyleşi derneğimizin 5 Ekim 2025 tarihli Zoom söyleşisinden yazı formatına aktarılmıştır.
Fotoğraflar: Derin İnaldı, 03.06.2026 (Onur Orhan ve Billur Sevinç söyleşi kaydını gözden geçirdikten sonra)