Tahakkümün Hukuki Kılıfı: Tahrik İndirimi
Benek Aydın · 2026-02-28

2020 yılında Ceyda Yüksel’i öldüren Serkan Dindar’a “haksız tahrik” indirimi uygulanarak verilen ve Yargıtay tarafından da onanan cezaya ilişkin yapılan itiraz reddedildi. Gerekçede, maktulün sanığın cinsel ilişki talebini reddetmesinin sanıkta “hiddet ve elem” oluşturduğu ve bu durumun tahrik kapsamında değerlendirildiği belirtildi.
Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu verilerine göre, şüpheli ölümler hariç, Türkiye Cumhuriyeti’nde son beş yılda erkekler tarafından öldürülen kadınların sayısı 1.617. Şubat 2026 rakamları ise çok daha vahim, bir günde öldürülen kadın sayısı 6.
Ceyda Yüksel davasına benzer davalara baktığımızda haksız tahrik indirimi uygulamasının münferit olmadığını görüyoruz. Ayrılma isteğinin, ilişkiyi bitirme talebinin, mesajlaşmanın, aldatma iddiasının ya da yalnızca reddetmenin tahrik unsuru sayıldığı başka dosyalar var. Kadının kendi hayatına dair tercihlerinin, bir erkeğin cezasını azaltan hukuki gerekçelere dönüştüğü kararların yer aldığı dosyalar…
Bir kadının “hayır” deme hakkı, bir erkeğin cezasını azaltan hukuki bir gerekçeye dönüşmesi normal mi?
Türk Ceza Kanunu’nun 29. maddesinde düzenlenen “Haksız tahrik” indirimi, açıkça “haksız bir fiil” şartını arar. Haksız fiil, hukuka aykırı bir davranıştır. Bir kadının cinsel talebi reddetmesi, görüşmek istememesi, ilişkiyi sonlandırması hangi hukuka aykırılığı oluşturur? Hangi hukuki normu ihlal eder? Hangi suçu teşkil eder?
Bunlar temel hak ve özgürlük kapsamında yer alır. Kişinin bedeni üzerinde tasarruf yetkisi, rıza gösterip göstermeme hakkı, ilişkiyi başlatma ya da bitirme iradesi hukuk düzeninin koruduğu alanın içindedir. Bu alanın “haksız fiil” olarak nitelendirilmesi, yalnızca hukuki normun geniş yorumlanması değil, tersyüz edilmesidir.
Failin öznel (subjektif) öfkesi, maktulün nesnel (objektif) hakkının önüne geçirilemez. Aksi takdirde hukuk, duygusal patlamaları anlayan ama yaşam hakkını yeterince koruyamayan bir mekanizmaya dönüşür. Ve bu kadının bedeni, tercihi, ayrılma iradesi üzerinde tahakküm kurmak isteyen bir düşünce biçiminin uç noktasıdır. Bu düşünce biçimi kadını erkeğin, erkeği ise kendi iradesinin tahakkümü altına almak isteyen ve hukuk sistemini de bu istekleri doğrultusunda yorumlamaktan çekinmeyen bir biçimde karşımıza çıkar.
Bir kadın ayrılmak istediğinde öldürülüyorsa, mesele ilişki değil iktidardır. Bir kadın erkeği reddettiği için öldürülüyorsa, mesele aşk değil tahakkümdür. Bir kadın kendi hayatına dair karar verdiği için faile ceza indirimi tartışılıyorsa, mesele bireysel trajedi değil kamusal bir sorundur.
Kadının eteğinin boyundan kahkahasına, yürüyüşünden çalışma hayatına kadar kendinde söz söyleme hakkı gören bu düşünce biçimi artık yalnızca sokakta değil mahkeme salonlarında da karşımıza çıkıyorsa, eşit yurttaşlık ilkesinden ne kadar uzaklaştığımızı konuşmak zorundayız. Hangi değer yargısı “reddedilmeyi” haksız fiile dönüştürüyor? Hangi kültürel kod, reddedildiği için kırıldığı söylenen “erkeklik onurunu” hukuki zemine taşıyor? Ve hangi sessizlik bu yorumu normalleştiriyor?
Hukuk, toplumsal kodlardan bağımsız değildir ama onlara teslim de değildir. Hiddet ve elemi değil normatif düzeni temsil eder.
Yaşam hakkı gururdan, rıza tahakkümden üstündür.
Kadın cinayetlerinin politikliği tam da burada ortaya çıkar: Devletin kurumları aracılığıyla bireyin bedeni üzerindeki tasarruf hakkını ne kadar güçlü koruduğu sorusunda.
Bu soru bize Hükûmetin, kadına yönelik şiddetle mücadelede ulusal mevzuatın yeterince güçlü olduğu ve dış bir sözleşmeye ihtiyaç bulunmadığı gerekçesiyle Türkiye’nin 20 Mart 2021 tarihinde Cumhurbaşkanı kararıyla İstanbul Sözleşmesi’nden çekildiğini hatırlatır. Eğer “ulusal mevzuat yeterince güçlü” ise neden bir kadının cinsel talebi reddetmesi hâlâ “hiddet ve elem” başlığı altında ceza indirimi gerekçesi olabilmektedir?
Bir sözleşmeden çekilmek, ilgili sözleşmenin korumayı amaçladığı ilkelere mesafe koymak siyasal bir tercihtir. Ve siyasal tercihler, bu gibi durumlarda mahkeme salonlarında görünür hale gelir. Eğer bir kadının “hayır” deme hakkı hâlâ bir ceza indiriminin dayanağı olabiliyorsa, sorun yalnızca sözleşmenin varlığı ya da yokluğu değil, eşitlik ilkesinin yorumlanış biçimidir.
Yani bizler meseleyi kadın–erkek meselesi olarak değil, bir eşit yurttaşlık meselesi olarak görmedikçe bu sorunlar bir çığ gibi büyümeye devam edecektir.
Eşit yurttaşlık, “hayır”ın ceza indirimi olmadığı, rızanın tartışma konusu yapılmadığı, yaşam hakkının hiçbir duygusal gerekçeyle pazarlık edilmediği, aile akrabalık ilişkilerinin imtiyaz sağlamadığı bir hukuk düzeninde mümkündür.
Bugün hukukun doğru işlemesinin sorumluluğu, yalnızca uygulayıcılardan beklenemez. Hukukun nasıl yorumlandığı, hangi değerlerin korunmaya değer görüldüğü, hangi hayatların “indirime” konu edilebildiği toplumsal denetimin de konusudur. Sessizlik de görmezden gelmek de bir tercihtir.
Bizler nasıl bir hukuk düzeninde yaşamak istediğimizi açıkça ortaya koymadıkça dava sonuçlarını konuşmaktan öteye gidemeyiz. Yurttaş olarak sorumluluğumuz, eşitlik ilkesine bağlı, yaşam hakkının pazarlık konusu edilmediği, hâkim takdirinin, temel hakların önüne geçmediği bir hukuk düzeninin talep ve takipçisi olmaktır.