Teknofeodalizm: Palantir’in Algoritmik İmparatorluğu

Ronay Ümit · 2026-06-22

Teknofeodalizm: Palantir’in Algoritmik İmparatorluğu

Efendinin Gözü Yeniden Açılıyor


Teknofeodalizm kavramı son yıllarda giderek daha fazla tartışılıyor. Bunun nedeni yalnızca yapay zekânın yükselişi ya da teknoloji şirketlerinin büyümesi değil. Asıl mesele, ekonomik gücün, siyasal iktidarın ve veri üzerindeki kontrolün tarihte görülmemiş ölçüde aynı merkezlerde yoğunlaşmasıdır. Bir zamanlar fabrikalar ve bankalar kapitalizmin kaleleriydi, bugün ise veri merkezleri, algoritmalar ve bulut altyapıları yeni çağın şatolarına dönüşüyor.

Bu yeni düzeni anlamak için Silikon Vadisi'nin en gizemli şirketlerinden biri olan Palantir'e bakmak gerekiyor. Görüyoruz ki, Palantir yalnızca bir yazılım şirketi olmasının ötesinde, yeni bir iktidar biçiminin laboratuvarı niteliğinde. Şirketin adı bile bu dönüşümün sembolik bir özeti gibi duruyor.

J.R.R. Tolkien'in Yüzüklerin Efendisi evreninde Palantir, uzak mesafeleri görmeye yarayan kristal kürelerin adıdır. Bu taşlar başlangıçta bilgi ve iletişim aracı olarak tasarlanmıştır. Ancak zamanla Sauron'un etkisine girerek onları kullananların iradesini ele geçiren araçlara dönüşürler. Taşa bakan kişi dünyayı gördüğünü sanırken aslında Efendinin görmek istediği şeyi görmeye başlar.

Peter Thiel'in 2003 yılında kurduğu şirkete Palantir adını vermesinin tesadüf olmadığı açık. Bu isme bakıp bir fantastik edebiyat göndermesi deyip geçemeyiz; Palantir çağımızın iktidar mantığını özetleyen bir metafor. 

Şirketin logosu da bu sembolik evreni tamamlar nitelikte. İlk bakışta kaide üstüne oturmuş bir göz ya da mercek gibi görünen logo, şirket tarafından veriyi anlamlandırma ve görünmeyeni görünür kılma kapasitesinin simgesi olarak sunuluyor. Ancak aynı sembol başka bir açıdan okunduğunda, modern gözetim çağının en güçlü simgelerinden birine dönüşüyor. Çünkü göz, kimin gördüğünü ve kimin görüldüğünü de hatırlatıyor. Palantir'in yazılımları milyonlarca insanın davranışlarını, ilişkilerini ve hareketlerini izlerken, algoritmaların nasıl çalıştığı ve hangi kararları, nasıl ürettiği çoğu zaman kamusal denetimin dışında kalmaktadır. Böylece logo, bilgi üzerindeki tek yönlü iktidarı da sembolize ediyor. Palantir'in dünyasında herkes Palantir’e görünür olurken, görenin kendisi görünmez kalıyor.

Günümüzün dijital egemenliği de tam olarak böyle işliyor. İnsanlar dünyayı ekranlarından izlediklerini düşünüyorlar oysa giderek daha fazla sayıda ekran, insanları izliyor. İnsanlar dünyayı onlar adına yorumlayan algoritmalar tarafından yönetiliyor.

Yunan ekonomist Yanis Varoufakis'in popülerleştirdiği teknofeodalizm kavramı, klasik kapitalizmin yerini alan yeni bir ekonomik düzeni tarif eder. Kapitalizm teorik olarak rekabet üzerine kuruludur. Şirketler birbirleriyle yarışır, tüketiciler seçim yapar ve piyasalar (sözüm ona) denge üretir.

Fakat dijital çağın dev platformları bu teorik mantığı değiştiriyor. Bugün Amazon, Google, Meta, Microsoft ve benzeri şirketler yalnızca piyasada faaliyet göstermiyor. Aynı zamanda piyasanın üzerinde yeni bir altyapı egemenliği kuruyorlar.

Artık kâr kadar önemli olan şey "kira"dır. Varoufakis'in işaret ettiği gibi dijital platformlar üretimden değil, erişim hakkından gelir elde ediyor. Tıpkı ortaçağ derebeylerinin köprüden geçenden vergi alması gibi, günümüz teknoloji şirketleri de veri yollarını kontrol ederek ekonomik rant üretiyor.

Palantir bu sistemin en ileri örneklerinden biri. Şirket yalnızca dijital bir pazar kurmakla kalmıyor, doğrudan devletlerin, orduların, polis teşkilatlarının ve sağlık sistemlerinin sinir ağlarına yerleşiyor.

Gotham: Dijital Panoptikonun Haritası

Palantir'in en önemli ürünlerinden birine "Gotham" adını vermesini de tesadüfle açıklayamayız. Şirketin kendi adı Tolkien'in her şeyi görebilen Palantir taşlarından gelirken, Gotham adı da popüler kültürün en karanlık şehirlerinden birine gönderme yapar. Batman evrenindeki Gotham City, suçun, görünmez tehditlerin ve sürekli gözetim ihtiyacının egemen olduğu bir kenttir. Güvenlik ile özgürlük arasındaki gerilim burada hiç eksik olmaz. Bu açıdan Gotham isminin, belirli bir siyasal tahayyülün sembolü olduğu aşikârdır. Toplumun güvenliği için her ilişkinin haritalandırılabileceği, her hareketin izlenebileceği ve her riskin önceden hesaplanabileceği bir dünya.

Bu isim tercihi Palantir'in kurduğu sembolik evren hakkında da ipucu veriyor. Bir tarafta dünyayı uzaktan gören Palantir taşı, diğer tarafta sürekli gözetim altında tutulan Gotham şehri var. Şirketin logosundaki göz metaforu da eklendiğinde ortaya bütünlüklü bir tablo çıkıyor: Gören göz, gözetim teknolojisi ve gözetlenen toplum. Böylece Palantir'in ürünleri, çağımızın güvenlik, bilgi ve iktidar anlayışını yansıtan siyasal semboller haline geliyor.

Görsel Tasarım: Politik İnşa Yaratıcı Ekip

Bu yazılım, ilk bakışta büyük veri analiz platformu olarak tanıtıldı. Ancak Gotham'ın yaptığı iş bundan çok daha kapsamlı.

Telefon kayıtları, banka hareketleri, biyometrik veriler, pasaport kayıtları, sosyal medya hesapları, güvenlik kameraları ve polis raporları aynı dijital havuzda bir araya getirilir. Daha sonra algoritmalar bu veri kümeleri arasında görünmez ilişkiler kurar. Adeta toplumun dijital ikizi oluşturulur.

Bir kişinin kimlerle görüştüğü, hangi mahallede yaşadığı, hangi otobüse bindiği, hangi fotoğrafta göründüğü ve hangi banka hesabına para gönderdiği saniyeler içinde ilişkilendiriliyor ve Jeremy Bentham'ın panoptikon modeli, ilk kez bu ölçekte teknik kapasiteye kavuşmuş oluyor.

Michel Foucault hapishaneyi anlatırken görünmeyen gözetleyicinin yarattığı disiplin etkisinden söz ediyordu. Gotham bu fikri dijital çağa taşımaktadır. Gözetleyici artık bir gardiyan değil, algoritmadır.

Foundry: Kamunun Özelleştirilmiş İşletim Sistemi

Palantir'in diğer büyük platformuna verdiği "Foundry" adı da en az Gotham kadar anlamlıdır. İngilizcede dökümhane anlamına gelen foundry, ham metalin eritilerek yeni biçimler kazandığı üretim tesislerini ifade eder. Foundry'nin yaptığı iş de dağınık haldeki verileri toplamak, işlemek ve onları karar üretimine uygun yeni bir biçime sokmaktır. Nasıl sanayi çağında dökümhaneler demiri şekillendiriyorsa, dijital çağın dökümhaneleri de veriyi şekillendirmektedir. Bu açıdan Foundry’i, verinin yeni çağın hammaddesi haline geldiği bir dünyanın sembolü olarak okuyabiliriz.

Palantir, Gotham ile toplumu haritalandırırken, Foundry ile kurumların karar alma süreçlerini yeniden biçimlendirir. Birisi görür, diğeri şekil verir. Böylece şirket yalnızca bilgiyi toplamaz; onu işleyerek ekonomik, idari ve siyasal gerçekliğin üretim sürecine müdahil olur.

Gotham devletlere yönelik tasarlanırken, Foundry de kurumsal sektör için geliştirildi.

Resmî anlatıya göre amaç verimliliği artırmaktır. Hastaneler daha iyi planlama yapacak, fabrikalar daha az hata verecek, lojistik ağları daha etkin çalışacaktır.

Ancak burada kritik bir soru ortaya çıkıyor: Bir kamu kurumu kendi verilerini yönetebilmek için neden özel bir şirkete bağımlı hale gelmektedir?

Palantir'in asıl gücü yazılım satmasından çok, kurumların karar alma süreçlerini kendi altyapısına bağlamasından kaynaklanıyor. Bir kez sisteme giren kurumlar zamanla kendi dijital egemenliklerini kaybetmeye başlıyor.

Bu durum klasik özelleştirmeden farklı. Artık yalnızca elektrik santrali ya da liman satılmıyor. Karar alma kapasitesi de dış kaynak kullanımına devrediliyor.

Bir başka ifadeyle devlet, kendi beyninin bazı bölümlerini kiralamaya başlıyor. Böylece devlet toplumun usu olma özelliği yerine, kapitalizmin salt aygıtına dönüşüyor. Devlet, akıl olma özelliğini bırakıyor, kapitalist hesap makinesinin hesaplarını uygulayan bir kola indirgeniyor. Ford bir keresinde, “Neden bir çift ele ihtiyaç duyduğumda karşıma hep bir insan çıkıyor?” diyerek yakınmıştı. Belli ki Palantir vb. şirketler “neden karşımıza bir devlet çıksın,” diyor ve devletin “aklını alıyor”, onu boşaltıyor.

Alex Karp ve Teknolojik Cumhuriyet

Palantir'in CEO'su Alex Karp’a sıradan bir teknoloji yöneticisi diyemeyiz.

Karp'ın düşünce dünyası, Silikon Vadisi'nin girişimcilik mitolojisinden ziyade, güvenlik devleti paradigmasına yakın duruyor. Onun son yıllarda savunduğu görüşler, teknolojinin tarafsız bir araç değil, jeopolitik mücadelelerin aktif unsuru olduğunu gösteriyor.

2025 yılında yayımlanan ve kamuoyunda "22 maddelik manifesto" olarak anılan Teknolojik Cumhuriyet metni bu açıdan dikkat çekici bir belgeydi.

Metnin temel iddiası, Batı'nın artık diplomasiye, uluslararası hukuka ve demokratik müzakereye güvenemeyeceğiydi. Bunların yerine yapay zekâ destekli yeni bir askerî-teknolojik seferberlik öneriliyordu. Bu vizyon yalnızca yeni silahlar üretmeyi değil, tarihin bazı eski hayaletlerini yeniden sahneye çağırmayı da içeriyor. İkinci Dünya Savaşı sonrasında askeri kapasitesi sınırlandırılmış Almanya ve Japonya’nın yeniden silahlandırılması gerektiği savunulurken, bu kez cephaneliklerin merkezinde yapay zekâ sistemleri bulunuyor. Tarihin kapanmış olduğu varsayılan dosyaları, dijital mühürlerle yeniden açılıyor, eski militarizmler silikon vadisinin laboratuvarlarında yeni üniformalar giyiyor.

Daha da dikkat çekici olan, ahlakın bu anlatıda sürekli bir engel, vicdanın ise stratejik bir yük gibi sunulmasıydı. Yapay zekâ destekli silah sistemlerinin ya da kamuoyunda “katil robotlar” olarak bilinen teknolojilerin etik tartışmalara kurban edilmemesi gerektiği savunulurken, hızın muhakemeden, etkinliğin sorumluluktan, güvenliğin özgürlükten daha değerli olduğu ima ediliyordu. Böylece ölüm zincirinin her halkası otomatikleşirken, karar alma süreçlerinden insan tereddüdü de sistematik biçimde tasfiye ediliyor. Bir zamanlar savaşın dehşetini sınırlayan ahlaki çekinceler, burada teknik performansın önünde duran gereksiz sürtünme noktaları olarak resmediliyor.

Bu yaklaşım, Karp’ın üniversitede hocası olan Habermas'ın savunduğu kamusal tartışma fikrinin tam tersidir. Yurttaşların ortak aklı yerine algoritmaların hesaplama kapasitesi geçirilir.

Demokrasi böylece siyasal bir süreç olmaktan çıkar ve teknik bir optimizasyon problemine dönüşür.

Azınlık Raporu'ndan Gerçeğe

Bu mantığın pratik sonucu önleyici kolluk sistemleridir.

Bir kişinin işlediği suçtan çok, suçu işleme ihtimali önem kazanmaya başlar.

Palantir'in çeşitli güvenlik kurumlarında kullanılan sistemleri tam da bu mantıkla çalışmaktadır. Geçmiş veriler analiz edilir, risk skorları oluşturulur ve gelecekte suç işleme ihtimali olduğu düşünülen bireyler belirlenir.

Burada artık siyasi bir meseleyle karşı karşıyayız. 

Çünkü algoritmalar geleceği tahmin etmez. Geçmişi yeniden üretir.

Eğer geçmişte belirli mahalleler daha yoğun polis baskısına maruz kalmışsa, algoritma da aynı mahalleleri riskli gösterecektir. Böylece tarihsel eşitsizlikler matematiksel tarafsızlık görüntüsü altında yeniden üretilir.

Örneğin, ABD’de sistem, tarihsel olarak daha fazla denetlenen siyah ve Latin mahallelerinden gelen "kirli verilerle" besleniyor. Algoritma, bu tarihsel ırkçılığı "objektif risk faktörü" olarak kodlayarak ona bilimsel bir kutsiyet kazandırıyor.

Bu algoritmik determinizm, demokratik hukuk devletinin masumiyet karinesini hiçe sayarak toplumu dijital bir prangaya mahkûm etmekte ve suçu bir kanıt meselesinden bir olasılık hesabına indirgemektedir.

OpenAI ve Sam Altman: Dijital Cumhuriyetin Sivil Yüzü

Palantir gözetim devletinin dijital omurgasını temsil ediyorsa, OpenAI ve benzeri yapılar da aynı dönüşümün sivil yüzünü temsil ediyor. Aradaki fark, birinin üniformayla, diğerinin kullanıcı sözleşmeleriyle hareket etmesidir.

OpenAI ilk ortaya çıktığında insanlığın yararına çalışan açık bir araştırma laboratuvarı olarak tanıtılmıştı. Yapay zekânın tekellerin kontrolüne girmemesi gerektiği savunuluyor, bilgi paylaşımı ve bilimsel işbirliği vurgulanıyordu. Ancak birkaç yıl içinde bu tablo değişti. Yapay zekâ araştırmaları milyarlarca dolarlık yatırım savaşlarının merkezine yerleşirken, hesaplama gücü ve veri kaynakları giderek daha dar bir çevrenin kontrolünde toplanmaya başladı.

Sam Altman çoğu zaman teknolojik ilerlemenin iyimser yüzü olarak sunuluyor. Fakat burada dikkat çekici olan şey, iyi niyetli açıklamalardan çok sistemin yapısal yönelimidir. Yapay zekâ geliştirmek için gereken işlem gücü, enerji altyapısı ve veri kaynakları artık yalnızca birkaç dev şirket tarafından karşılanabiliyor. Sonuç olarak yapay zekâ, teorik olarak insanlığı özgürleştirmesi beklenen bir teknoloji iken, pratikte merkezileşmiş bir güç mimarisinin parçasına dönüşüyor.

Bu nedenle Palantir ile OpenAI arasında ilk bakışta görünenden daha derin bir akrabalık var. Birisi güvenlik bürokrasisini algoritmik hale getirirken, diğeri gündelik hayatın bilgi altyapısını yeniden şekillendiriyor. Birisi vatandaşları izliyor, diğeri onların düşünme, yazma ve üretme biçimlerini dönüştürüyor. Her ikisi de veriyi yeni çağın temel üretim aracı olarak görüyor.

Bu durumun yarattığı paradoks açıktır. Tarihte ilk kez insanlığın ortak bilgi birikimine erişim bu kadar kolaylaşmıştır. Ancak erişimin kolaylaşması, bilginin gerçekten demokratikleştiği anlamına gelmiyor. Çünkü bilgi yalnızca onu yorumlayan, anlamlandıran ve eleştirel süzgeçten geçiren öznenin etkinliğiyle bilgiye dönüşür. Aksi halde karşımızdaki şey, yalnızca işlenmiş veri yığınlarıdır.

Bugün yapay zekâ sistemleri ve dijital platformlar insanlara her zamankinden daha fazla enformasyon sunuyor fakat aynı süreçte insanların kendi muhakemelerini kullanma alanı da daralıyor. Nasıl ki devletin karar alma süreçleri algoritmik hesaplama mantığına doğru çekiliyorsa, bireyler de giderek kendi düşünme faaliyetlerini dışsallaştırma eğilimi gösteriyor. Böylece malumat ile bilgi arasındaki fark silikleşiyor, veri sahibi olmak, bilmekle karıştırılıyor.

Bu nedenle artık burada özgürleşmeden söz edemeyiz. Çünkü özgürlük yalnızca seçeneklere erişebilmek değil, onları değerlendirebilecek ussal yetiye sahip olmaktır. Hesaplama kapasitesi ile düşünme kapasitesi aynı şey değildir. Yapay zekâ, tek tek olguları ilişkilendirme konusunda olağanüstü bir yetenek gösterebilir, ancak insan zihninin kurduğu anlam dünyasının yerini alamaz. Zihni özgür kılan şey, yalnızca tekilleri değil, onların ötesindeki genel ilkeleri ve tümelleri düşünebilmesidir.

Palantir'in devletlerin dijital sinir sistemlerine yerleşmesi nasıl yeni bir bağımlılık ilişkisi yaratıyorsa, yapay zekânın gündelik hayatın bilişsel altyapısına yerleşmesi de benzer bir risk taşımaktadır. İnsan kendi muhakemesini giderek daha fazla algoritmalara devrettikçe, özgür özne olmaktan uzaklaşıp kendi adına düşünen sistemlere bağımlı hale gelebilir. Böyle bir dünyada bilgiye erişim artarken, düşünme yetisinin zayıflaması ihtimali de aynı ölçüde büyümektedir.

NHS Skandalı: Dijital Özelleştirmenin Laboratuvarı

Teknofeodalizmin en görünür örneklerinden biri Birleşik Krallık'taki NHS tartışmalarıdır.

Ulusal Sağlık Sistemi uzun yıllar boyunca Avrupa sosyal devlet modelinin en önemli sembollerinden biri olarak görüldü. Sağlık hizmetlerinin piyasa mantığından korunabileceği fikrinin somut örneklerinden biriydi. Ancak son yıllarda Palantir'in NHS veri altyapısına dahil edilmesiyle birlikte yeni bir tartışma başladı.

Sorun yalnızca verilerin kim tarafından işlendiği değildi. Asıl mesele, kamu kurumlarının kendi dijital sinir sistemlerini özel şirketlere emanet etmeye başlamasıydı. Kamu hizmetlerinin özel bir şirketin dijital mülkiyetine hapsedilmesini, egemenlik tehdidi olarak görüp karşı çıkanlar ise hükümet değil doktorlardı.

Bir hastane bugün kendi verilerini yönetmek için bir teknoloji şirketine bağımlı hale geldiğinde, yarın o şirketten vazgeçebilme kapasitesini de kaybetmeye başlar. Bu durum klasik özelleştirmeden çok daha derin bir dönüşümdür. 

Çünkü artık insanın “karar alma” yetisi satışa çıkarılmıştır.

Palantir'in NHS sözleşmesi çevresinde yükselen eleştiriler bu noktaya odaklanıyor. Sağlık sisteminin geleceği seçilmiş temsilciler tarafından mı belirlenecek, yoksa veri altyapısını kontrol eden özel şirketler tarafından mı? 

Teknofeodalizm tam da bu soruda ortaya çıkıyor. Egemenlik görünürde kamuda kalır, ancak işleyiş giderek özel algoritmaların denetimine girer.

İmha Zinciri (Kill-Chain): Savaşın Otomasyonu

Bu dönüşümün en ürkütücü yüzü ise savaş teknolojilerinde ortaya çıkıyor.

Geleneksel savaşlarda öldürme kararı siyasi, askeri ve hukuki süreçlerden geçer. Kusurlu da olsa, korkunç sonuçlar da üretse en azından insan kararına dayanıyor; vicdani sorgulamayı ve savaşa karşı çıkışları da tetikliyordu.

Yapay zekâ destekli imha zinciri sistemleri bu süreci hızlandırmayı hedefliyor. Sensörlerden gelen veriler işleniyor, hedefler belirleniyor, risk analizleri yapılıyor ve saldırı seçenekleri oluşturuluyor. İnsan operatör çoğu zaman yalnızca son onayı veren kişi haline geliyor.

ABD Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza’nın (ICE) kullandığı ICM sistemi, masum insanların sosyal ağlarını bir "suç ağı" gibi haritalandırarak devasa sınır dışı operasyonlarına zemin hazırlıyor. Daha ürkütücü olanı ise, İngiltere Savunma Bakanlığı ve İsrail ordusu ile yapılan hedef imha zinciri anlaşmalarıdır. Gazze’de ve Ukrayna’da test edilen bu yazılım, sivil ve askeri ayrımını soğuk bir algoritmanın "vuruş olasılığına" terk ediyor. Bunun en korkunç örneğini İran’a yapılan saldırılar sırasında gördük. Üst üste vurulan bir ilkokulda 110’u çocuk olmak üzere 168 sivil hayatını kaybetti.

Bu gelişme özellikle Ukrayna savaşı ve Gazze'deki operasyonlar bağlamında yoğun biçimde tartışılmaya başladı. Yapay zekâ destekli hedefleme sistemleri, askeri karar alma süreçlerini tarihte görülmemiş ölçüde otomatikleştiriyor.

Teknik hata ihtimali, akla gelen ilk endişe olsa da, temel mesele, ölüm kararının ahlaki sorumluluktan giderek koparılmasıdır.

Bir hedefin vurulmasına ilişkin karar, etik bir muhakeme olmaktan çıkıp istatistiksel bir olasılık hesabına dönüştüğünde, insan hayatı da veri noktalarına indirgenmeye başlar.

Alex Karp'ın savunduğu teknolojik cumhuriyet fikri bu mantığın üzerine kuruludur. Karar alma süreçleri ne kadar hızlıysa o kadar iyidir. Tereddüt zayıflıktır. Etik değerlendirme zaman kaybıdır. İnsani muhakeme sistem performansını düşüren bir sürtünme unsuru olarak görülür.

Enfokrasi: Bilginin Yeni Diktatörlüğü

Byung-Chul Han, çağımızı anlamak için önemli bir kavram öneriyor: Enfokrasi.

Han'a göre modern toplum artık disiplin toplumu değil, bilgi toplumu tarafından yönetiliyor. Ancak burada söz konusu olan şey, Aydınlanma'nın tahayyül ettiği anlamda özgürleştirici bilgi değildir. Tam tersine yeni bir tahakküm biçimi yaratılıyor.

Eğer veri bireyin kendi muhakemesinden geçmiyorsa, onu dönüştürmüyor ve yorumlamıyorsa, bilgi olmaktan çok yönlendirme aracına dönüşür.

Geçmişte insanlar emirlerle yönetiliyordu. Bugün ise verilerle yönlendiriliyor.

Eski iktidar modelleri görünürdü. Polis vardı, sansür vardı, yasak vardı. Yeni iktidar ise görünmez. İnsanlar özgür olduklarını düşünürken davranışları algoritmalar tarafından şekillendiriliyor.

Palantir'in temsil ettiği gözetim kapasitesi ile OpenAI'nin temsil ettiği bilişsel altyapı birleştiğinde Han'ın tarif ettiği enfokratik düzen daha net ortaya çıkıyor.

Bu düzende insanlar baskı altında olduklarını hissetmezler. Çünkü sistem onları zorlamaz. Onları optimize eder.

Bireyler kendi davranışlarını gönüllü olarak sisteme açar. Konumlarını paylaşır, alışkanlıklarını kaydeder, düşüncelerini platformlarda yayımlar. Böylece gözetim dışsal bir zorlamadan çok gündelik hayatın doğal parçasına dönüşür.

Şeffaflık özgürlüğün değil, denetimin aracı haline gelir. Bu şeffaflık maskesi altında, biz sistem için camdan birer nesne olurken, Palantir’in algoritmaları ticari sır karanlığına gömülür.

Yanis Varoufakis'in teknofeodalizm tezi burada önem kazanıyor.

Kapitalizm uzun süre üretim araçlarının mülkiyetine dayanıyordu. Fabrikalar, makineler ve sermaye birikimi ekonomik gücün temel kaynaklarıydı.

Bugün ise ekonomik iktidarın merkezi değişiyor. Veri ağları, dijital platformlar ve bulut altyapıları yeni mülkiyet biçimleri yaratıyor.

Amazon'un pazar yeri, Google'ın arama motoru, Meta'nın sosyal ağları ve Palantir'in veri sistemleri aslında dijital derebeyliklerdir. İnsanlar bu alanlara girmek zorundadır. Ancak bu alanların kuralları kamusal süreçlerle değil şirket yönetimleri tarafından belirlenir.

Feodalizmde köylü toprağa bağlıydı. Bugün kullanıcı platforma bağlıdır.

Feodalizmde derebeyi geçişlerden vergi alıyordu. Bugün teknoloji şirketleri veri akışlarından kira topluyor. Çünkü artık kâr değil, kira ekonomisine geçilmiştir. Palantir, devletlerin ve kurumların "dijital tesisatını" ele geçirerek onları kendi verilerini kullanmak için haraç ödemeye mahkûm eder.

Feodalizmde siyasal iktidar ile ekonomik güç iç içeydi. Toprağı kontrol eden derebeyi aynı zamanda hukukun, güvenliğin ve siyasal otoritenin de sahibiydi.

Aslında ekonomik güç ile siyasal güç arasındaki ilişki kapitalizm döneminde de hiçbir zaman tamamen ortadan kalkmadı. Ancak modern çağ boyunca bu ilişkiyi sınırlayan önemli denge mekanizmaları ortaya çıktı. Aydınlanma düşüncesi, hukuk devleti, kuvvetler ayrılığı, yurttaşlık hakları ve daha sonra işçi hareketlerinin mücadelesiyle kazanılan sosyal haklar, ekonomik gücün siyasal alan üzerindeki mutlak hakimiyetini sınırlandırmaya çalıştı.

Bu nedenle kapitalizmi piyasa ekonomisinin yanı sıra, modernitenin kurumsal çerçevesi içinde değerlendirmek gerekir. Birinci ve ikinci kuşak hak mücadeleleri, sermaye ile siyasal iktidar arasındaki ilişkinin bütünüyle derebeylik biçimine dönüşmesini engelleyen tarihsel karşı ağırlıklar oluşturdu.

Günümüzde ise farklı bir eğilim gözleniyor. Dijital platformların yükselişiyle birlikte ekonomik güç yeniden siyasal karar süreçlerinin merkezine yerleşirken, bu kez onu sınırlayan modern kurumlar da aşınmaya başlıyor. Demokratik denetim, kamusal akıl ve yurttaş katılımı yerini giderek teknik uzmanlık, algoritmik yönetim ve platform egemenliğine bırakıyor.

Bu açıdan teknofeodalizm yalnızca feodalizme dönüş anlamına gelmez. Aynı zamanda kapitalizmin, tarih boyunca üzerinde yükseldiği aydınlanmacı ve modern kurumsal çerçeveyi geride bırakma eğilimini de ifade eder. Bir bakıma ekonomik güç, kendisini sınırlayan tarihsel yüklerden kurtularak daha doğrudan bir egemenlik biçimine yönelmektedir.

Oysa Aydınlanma'nın temel iddiası, insanın kendi aklını kullanma cesareti göstermesiydi. Romantiklerin bu geleneğe yönelttiği eleştiriler bile aklı bütünüyle terk etmeyi değil, onu tutkuyla ve insan deneyimiyle yeniden buluşturmayı amaçlıyordu. Yeni dijital düzende ise sorun tam tersidir: Akıl, eleştirel muhakemenin değil, hesaplamanın eşanlamlısı haline getirilmektedir.

Bu nedenle bugün karşı karşıya olduğumuz meseleyi yalnızca ekonomik bir dönüşüm olarak göremeyiz, bu aynı zamanda modern özgürlük fikrinin ve kamusal aklın geleceğine ilişkin bir krizdir. Yeni serflik düzeni de bu zeminde ortaya çıkıyor. Özgür yurttaşın yerini optimize edilen kullanıcı, kamusal aklın yerini ise algoritmik hesaplama almış bulunuyor.

Özgürlük, Yurttaşlık ve Devlet Üçgeninin Çözülüşü

Özgürlük, yurttaşlık ve devlet, modern siyasal düşüncenin merkez kavramlarındandır.

Özgürlük bireyin keyfi iktidara karşı korunmasını ifade eder. Yurttaşlık ortak karar alma süreçlerine katılımı mümkün kılar. Devlet ise bu hakların kurumsal güvencesi olarak işlev görür, eşitlik fikri onda somutlanır.

Teknofeodal çağda bu üçgen çözülmeye başlıyor.

Özgürlük giderek kullanıcı tercihine indirgeniyor. Yurttaşlık yerini veri üreticiliğine bırakıyor. Devlet ise dijital altyapıları yöneten şirketlere bağımlı hale geliyor.

Bu dönüşüm ilk bakışta teknik bir gelişme gibi görünse de aslında siyasal sonuçlar doğuruyor. Çünkü yurttaşlık yalnızca hak sahibi olmak değil, kamusal gerçekliğin ortak tanıkları arasında yer almak anlamına da gelir. Oysa dijitalleşmenin tüm toplumsal süreçleri kapsadığı bir dünyada, ortak gerçekliğin kanıtı meselesi giderek daha karmaşık hale geliyor.

Örneğin seçimlerin tamamen dijital ortamda gerçekleştiği bir geleceği düşünelim. Sonuçların doğruluğunu hangi maddi dayanakla teyit edeceğiz? Ya da insanlığın hafızasını oluşturan bütün kitapların yalnızca dijital kopyalar halinde saklandığı bir dünyada, birkaç yüzyıl sonra hangi metnin özgün olduğundan nasıl emin olacağız? Elbette dijital teknolojiler arşivleme ve koruma bakımından büyük imkânlar sunmaktadır. Ancak aynı zamanda özgünlük, tanıklık ve doğrulama sorunlarını da beraberinde getirmektedir. Burada mesele, neyin gerçek ve özgün olduğuna ilişkin ortak ölçütlerin aşınmasıdır. Böylece yurttaşlar ortak bir kamusal dünyanın özneleri olmaktan çok, sürekli veri üreten ve veri tüketen kullanıcılar haline gelirler.

Sonuç olarak insanlar hukuken yurttaş, ekonomik olarak müşteri ve teknik olarak ölçülebilir, sınıflandırılabilir ve yönetilebilir veri kaynağına dönüşmektedir.

Bulutun Ötesindeki Tanrı

Teknofeodalizm üzerine yürütülen tartışmaların merkezinde aslında tek bir soru bulunuyor: Güç nerede toplanıyor?

Bir zamanlar siyasal iktidarın merkezi saraylardı. Moderniteyle birlikte egemenliğin meşruiyeti giderek parlamentolar, hukuk devleti, yurttaşlık hakları ve ulus devlet kurumları üzerinden kurulmaya başladı. Ancak günümüzde küresel teknoloji şirketlerinin yükselişiyle birlikte iktidarın önemli bir bölümü yeniden demokratik denetimin dışına taşınarak veri merkezlerinde ve algoritmik altyapılarda yoğunlaşıyor.

Bulut dediğimiz şey milyarlarca insanın davranışlarını işleyen devasa makineler ağından oluşuyor.

Palantir'in gören taşları, OpenAI'nin büyük dil modelleri, algoritmik karar sistemleri ve küresel veri merkezleri birlikte düşünüldüğünde yeni bir egemenlik biçimi ortaya çıkmaktadır.

Bu düzen kendisini özgürlüğün diliyle sunuyor. Ancak çoğu zaman özgürlüğü yalnızca tüketim tercihine indirgemektedir.

Kendisini demokrasi adına savunuyor. Ancak demokratik denetim mekanizmalarının dışına taşmaktadır.

Kendisini insanlığın ilerlemesi olarak pazarlıyor. Ancak insanı giderek daha fazla ölçülebilir bir veri nesnesine dönüştürüyor.

Belki de Tolkien'in Palantir metaforu bugün her zamankinden daha anlamlı. Çünkü sorun dünyayı görmek değil, dünyaya hangi gözle baktığımızdır.

Eğer o göz yalnızca verimlilik, güvenlik ve kontrol arıyorsa, sonunda gördüğü şey insan değil, yalnızca veri olacaktır.

Ve insan veri olarak görülmeye başladığında, teknofeodalizmin karanlık çağı gerçekten başlamış demektir.

Bu ilahi algoritma dünyayı tamamen tanımaz hale getirmeden önce, her birimiz bu dijital hapishanenin duvarlarını fark etmek ve kodlanmış kaderimize karşı durmak zorundayız.