Terazinin Kefesindeki İktidar

Ferda Albağ · 2026-10-19

Terazinin Kefesindeki İktidar

5 Ekim 2026’da Ankara 2 No’lu Baro Başkanı Gökhan Ağdemir, televizyon yayınında iki yılda barolarına kayıtlı 70 avukatın hâkim ve savcı olmasına referans olduklarını, Adalet Bakanlığıyla görüştüklerini ve Bakanlığın kendilerine “ayrıcalık” tanıdığını açıkladı. Tepkilerin ardından sözlerinin bağlamından koparıldığını savundu ve yeniden adaylıktan çekildi. İstanbul Barosu ile Ankara Barosuna kayıtlı avukatların başvuruları, mesleğe kabulde liyakat ve eşitlik ilkesinin nasıl korunduğu sorusunu yargıya taşıdı.

Bir baro başkanının sözleri, hâkimlik ve savcılığa giden yolda referansın yerini tartışmaya açtı. Yetmiş avukatın sınav, mülakat ve atama kayıtları incelenmeden usulsüzlük hükmüne varılamaz. Asıl soru, yargıya alınacak kişilerin hangi ölçütlerle seçildiği ve bu ölçütlerin herkes için aynı açıklıkta uygulanıp uygulanmadığıdır. Çünkü yurttaş, karşısındaki hâkimin bağımsızlığına güvenebilmelidir.

Bu güvenin dayanağı, Anayasa’nın koruduğu yargı bağımsızlığıdır. Bir mahkeme kararının tarafsızlığı, o kararı verecek kişinin mesleğe kabulünden başlayarak bütün meslek yaşamında güvence altına alınır.

AKP’nin 2002’de başlayan iktidarı döneminde bu yapının kuralları birkaç kez değiştirildi. 2010 düzenlemesiyle Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun yapısı ve seçim yöntemi yeniden belirlendi. 2017 anayasa değişikliği kurulun üye sayısını 13’e indirdi. Adalet Bakanı kurul başkanı, ilgili bakan yardımcısı doğal üye oldu; dört üyenin Cumhurbaşkanınca, yedi üyenin TBMM tarafından seçilmesi benimsendi. Hâkim ve savcıların kendi temsilcilerini seçme kanalı kapandı.

2017 değişikliği, hâkim ve savcıların kurul üyelerini doğrudan seçme yolunu kapatarak kurulun oluşumunda siyasal organların ağırlığını artırdı. Venedik Komisyonunun 2024 tarihli görüşü de bu yapının bağımsızlık bakımından taşıdığı sorunlara işaret etmiştir. Atama ve terfilerde siyasal yakınlığın belirleyici olabileceği kuşkusu, sonunda hakkını arayan yurttaşın mahkemeye duyduğu güveni etkiler. Türkiye, yargı kurumları üzerindeki örgütlü etkilerin ağır sonuçlarını geçmişte yaşadı.

Ergenekon ve Balyoz yargılamalarında uzun tutukluluklar, delillerin güvenilirliğine yönelik itirazlar, hak ihlali kararları, yeniden yargılamalar ve beraatler, yargı gücünün kullanımına ilişkin derin bir hesaplaşma bıraktı. Gülen yapılanmasının emniyet ve yargı içindeki örgütlenmesi, bu davaların tarihsel bağlamının önemli bir parçasıydı.

Beraat kararları, tutuklulukta geçen yılları geri getirmedi. Gülen cemaatiyle AKP yönetimi arasında geçmişte kurulan siyasal yakınlık, kamu kadrolarına erişimin nasıl ve kimler tarafından denetlendiği sorularını da gündemde tuttu. 15 Temmuz 2016 darbe girişimi sonrasında devletin Gülen hareketiyle mücadelesi olağanüstü yetkiler altında yürütüldü.

Olağanüstü hâl 19 Temmuz 2018’de sona erdi; ihraçlara ilişkin itirazlar ve yargı süreçleri sonraki yıllarda sürdü. Darbe girişimine katılanların yargılanmasıyla her kişi bakımından somut delile dayalı sorumluluk belirlenmesi, hukuk devletinin birlikte gözetmesi gereken iki ayrı yükümlülüktür. Aynı dönemde yürütme yetkisinin yapısı da değişti.

2017’de kabul edilip 2018’de uygulanan Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi, yürütme yetkisini Cumhurbaşkanında topladı ve üst düzey atamalarda merkezî yetkiyi genişletti. Cumhurbaşkanının aynı zamanda parti genel başkanı olması, parti ile devlet yönetimi arasındaki kurumsal sınırları tartışmanın merkezine taşıdı. Yürütmenin genişleyen yetkileri karşısında yargının bağımsızlığı daha da yaşamsal hâl aldı. Bu bağımsızlığın sınandığı yerlerden biri, yüksek mahkeme kararlarının uygulanmasıdır.

Anayasa’nın 153. maddesinin son fıkrası, Anayasa Mahkemesi kararlarını yasama, yürütme ve yargı organları ile idare makamları, gerçek ve tüzel kişiler için bağlayıcı kılar. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 46. maddesi, taraf devletlerin taraf oldukları davalarda kesinleşmiş AİHM kararlarına uyma yükümlülüğünü düzenler. İhlal kararı uygulanmadığında yurttaşın hak arama yolu sonuçsuz kalabilir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Osman Kavala dosyasında 2019’da ihlal kararı verdi; 2022’de kararın uygulanmasına ilişkin yükümlülüğün ihlal edildiğini saptadı. Büyük Dairenin 25 Ağustos 2026 tarihli ikinci Kavala kararı, yargılama ve özgürlük güvencelerindeki ağır ihlalleri yeniden ortaya koydu; serbest bırakılmasını ve mahkûmiyetin sonuçlarının giderilmesini istedi. Mahkeme, yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığındaki yapısal eksikliklere yönelik genel tedbirlerin önemini de vurguladı.

Tayfun Kahraman dosyasında Anayasa Mahkemesi kararının uygulanmasına ilişkin uyuşmazlık da yine aynı gerilimi ortaya çıkardı. Hak ihlali kararı alan yurttaşın yeniden belirsizliğe itilmesi, hukuk yolunun sonunda yeni bir engelle karşılaşması demektir. Mahkeme kararının gücü kişiye, dosyaya ya da siyasal iklime göre değiştiği ölçüde eşitlik ilkesi de yara alır. Bugün bu mesele, mahkeme salonundan sandığa, sokaktan haber merkezine uzanıyor.

Seçilmiş yerel yöneticilerin görevden uzaklaştırılması da hukuk ile siyasal yetki arasındaki sınırı gündeme getiriyor. Anayasa’nın 127. maddesi belirli koşullarda yerel yöneticilerin görevden uzaklaştırmasına izin verir. Somut gerekçe, ölçülülük ve etkili yargı denetimi, seçmenin temsil hakkını koruyan güvencelerdir. Aynı güvencelerin kişi özgürlüğüne müdahale eden işlemlerde nasıl uygulandığı da önem taşıyor.

Temsil hakkı üzerindeki tartışma, yurttaşın devletle doğrudan karşı karşıya geldiği gözaltı ve tutuklama süreçlerinde daha yakıcı hâl aldı. Ekim 2026’da IŞİD şüphelilerine ters kelepçe uygulanmasına ilişkin görüntüler üzerine resen soruşturma açıldığı yönündeki haberlerle, örneğin Deniz Göktaş’ın gözaltına alınmasına ilişkin benzer durumun nasıl ele alındığı karşılaştırılmayı hak ediyor. Kolluğun her işleminde gereklilik ve ölçülülük aranmalı; şikâyetler aynı ciddiyetle incelenmelidir. Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 100. maddesi de tutuklama için somut delillere dayalı kuvvetli suç şüphesi ve tutuklama nedeni öngörür. Gücün sınırını belirleyen hukuk, ekonomik ve siyasal nüfuz karşısında da aynı açıklıkla icra edilmelidir.

Sermaye piyasalarındaki fon soruşturması, bu eşitlik sorusunu ekonomik gücün alanına taşıdı. Eski AKP Genel Başkan Yardımcısı Fatma Betül Sayan Kaya ile eşi İlyas Kaya, Özata Denizcilik hisselerine ilişkin işlemleri nedeniyle şüpheli sıfatıyla ifade verdi. Çift, yatırım kararlarında özel bilgi veya yönlendirme bulunmadığını savundu; işlemlerin hukuka uygun olduğunu ileri sürdü. Gazeteciler Murat Ağırel ve İsmail Saymaz hakkında ise sermaye piyasasındaki fon soruşturmasına ilişkin açıklamaları nedeniyle başlatılan adli süreçte, önce imza yükümlülüğü ve yurt dışına çıkış yasağı uygulanmış, savcılığın itirazı üzerine bu tedbirler ev hapsine dönüştürülmüştü. Anayasa’nın 26. maddesi düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğünü, 28. maddesi basın özgürlüğünü güvence altına alır; devlete halkın haber alma hakkını koruma sorumluluğu yükler. Anayasa Mahkemesinin yerleşik içtihadı da gazetecilerin kamusal denetim işlevini ve toplumun bilgiye ulaşma hakkını demokratik düzenin temel güvenceleri arasında değerlendirir. Ağırel ve Saymaz’ın kamuoyunu ilgilendiren mali ilişkiler hakkındaki haber ve açıklamaları nedeniyle özgürlüklerini sınırlayan tedbirlerle karşılaşması, bu anayasal güvencelerin uygulanışını tartışmaya açıyor. Gazetecilik faaliyeti hukuki sorumluluktan bağışıklık sağlamaz; ancak haberin içeriği, doğruluğu, kamu yararı ve uygulanan tedbirin ölçülülüğü somut gerekçelerle değerlendirilmelidir. Siyasal ve ekonomik nüfuz sahiplerinin mali işlemleri araştırılırken bu ilişkileri kamuoyunun gündemine taşıyan gazetecilerin ev hapsine alınması, adaletin terazisinde hangi ölçülerin kullanıldığı sorusunu büyütüyor. Yurttaşın haber alma hakkını korumakla yükümlü hukuk düzeninin, bu hakkın kullanılmasını sağlayan gazetecilik faaliyetleri karşısında aldığı kararlar, basın özgürlüğünün de sınırlandırıldığı anlamına gelir.

Bu dosyaların ötesinde, World Justice Project’in 2025 Hukukun Üstünlüğü Endeksi’nde Türkiye’nin 143 ülke arasında 118. sırada yer alması, hukuk devletinin işleyişine ilişkin uluslararası karşılaştırmalı bir veri sunuyor. Ancak yurttaşın adaletle ilişkisi bir sıralamadan önce mahkeme kapısında beliriyor: Hakkını arayan kişi, delillerinin ve kanunun kendisini koruyacağına güvenebiliyor mu?

Kişisel bağlantıların kanunun sağladığı güvenceden daha etkili olduğuna ilişkin algı yaygınlaştığında, hukuk önünde eşitlik duygusu yara alır. İnsanlar ortak kurallardan çok himaye ilişkilerine yönelir. Kurumsal adaletsizliğin toplumsal karşılığı da burada belirir: Yurttaşların birbirine ve kamu kurumlarına duyduğu güven gücünü yitirir.

Jean-Marc Nattier "Adaletin Adaletsizliği Cezalandırmasının Alegorisi

Bu güvensizlik, işçinin ücret alacağında, gazetecinin haberinde, seçmenin oyunda ve sanığın savunmasında farklı biçimlerde yaşanabilir, yaşanmakta. Toplumsal çözülme, ortak hukuk güvencesinin gündelik hayattan çekildiği duygusuyla derinleşir. Bu tablonun siyasal sorumluluğunu tartışırken Cumhuriyetin kurumlarıyla o kurumları yönetme yetkisini kullanan iktidarı ayırmak gerekir.

Cumhuriyetin hukuk devleti ilkesi, kamu yetkisinin sınırlandırılmasını ve hesap verebilirliğini gerektirir. İktidar seçimle gelir, yetki kullanır ve tercihleri için siyasal sorumluluk taşır. Devletin sürekliliği ile hükümetlerin değişebilirliği arasındaki ayrım, yargı alanındaki kurumsal tercihleri değerlendirmek bakımından önemlidir.

AKP, 2002’den bu yana yürütme gücünü kullanıyor. Hâkimler ve Savcılar Kurulunun oluşumunu değiştiren anayasal düzenlemeler, 2018’de yürütme yetkisinin merkezileşmesi ve yüksek mahkeme kararlarının uygulanmasındaki anlaşmazlıklar bu dönemin siyasal ve hukuki öncelikleriyle bağlantılı. 

Başlangıçtaki baro açıklaması bu tarihsel çizgiye yeniden bakmayı gerektiriyor. Yargı mensubunun bağımsızlığı, mahkeme kararının bağlayıcılığı ve aynı usulün herkese uygulanması, birbirini tamamlayan güvencelerdir. Bunlardan birine duyulan güven sarsıldığında, yurttaşın hak arama cesareti de etkilenir.

Cumhuriyetin gücü, iktidarın kullandığı yetkinin genişliğinde değil, o yetki karşısında yurttaşın hakkını koruyabilen kurumlarında yaşar. Adaletin terazisi kimin elinde olduğuna göre eğiliyorsa, yurttaşın ortak geleceğe duyduğu güven de onunla birlikte sarsılır.