Tercih Kılavuzuna Sığmayan Gelecek
Ferda Albağ · 2026-07-27

Yükseköğretim Kurumları Sınavı sonuçları açıklandı. Milyonlarca aday, başarı sıralamalarına ve tercih kılavuzlarına bakarak hayatına yön vermeye çalışıyor. Üniversite tercihinde bulunmak bir lisans programına yerleşme eşiğinin çok ötesindedir. Gençler burada bir meslek edinmenin yanında kendilerini tanımayı, düşüncelerini geliştirmeyi, sormayı, sorgulamayı ve kendi iradeleriyle karar almayı öğrenir. Kimliğin, kişiliğin ve özgürlük bilincinin biçimlendiği uzun yolculuğun en güçlü duraklarından biri üniversitedir.
Akademinin tarihsel anlamı da bu noktada belirginleşir. Universitas fikri, farklı bilgi alanlarının ortak hakikat arayışında buluştuğu özgür düşünce geleneği üzerine yükselir. Bir yükseköğretim kurumunu var eden, dersliklerin ya da binaların sayısından önce bilimsel özerklik, sorgulama özgürlüğü ve toplumsal tartışma kültürüdür. Üniversite, bilgiyi aktarmakla yetinmeyip onu sınayan, çoğaltan ve dönüştüren insanlar yetiştirdiği ölçüde tarihsel anlamını korur.
Birey, aile çevresinden çıktıktan sonra kendi iradesiyle ortak yaşama en güçlü biçimde üniversitede katılır. Burada karşılaştığı düşünceler, kurduğu ilişkiler ve üstlendiği sorumluluklar onun birey olma sürecine yön verir. Üniversiteler bilgi üretirken bağımsız yurttaşlığın toplumsal zeminini de oluşturur. Soru soramayan, görüşünü özgürce açıklayamayan ve kararlarının sorumluluğunu üstlenemeyen bireylerin yetiştiği bir düzende ortak yaşamın niteliği de kaçınılmaz biçimde erozyona uğrar.
Cumhuriyet'in ilk dönem yükseköğretim anlayışı, üniversiteyi yalnızca meslek kazandıran bir kurum olarak değil, bilimsel özerkliği ve kamusal sorumluluğu birlikte taşıyan bir alan olarak gördü. Sonraki dönemlerde izlenen yükseköğretim politikaları bu anlayıştan zaman zaman uzaklaştı. Bugün tartışılan yükseköğretim uygulamaları ise üniversitenin bu tarihsel işlevini ne ölçüde koruyabildiği sorusunu daha yakıcı hâle getiriyor.
Gençlerin önüne konulan tercih kılavuzu, bu büyük resmin sadece görünen yüzüdür. Puanlar, sıralamalar ve kontenjanlar hayati soruları cevapsız bırakır: Öğrenci nasıl bir üniversiteye girecek? Bilimsel özgürlüğün ve akademik liyakatin korunduğu bir ortama mı adım atacak?
Yoksa yükseköğretimin piyasanın kısa vadeli emek talebine göre biçimlendirildiği, düşünsel ufkun giderek daraldığı bir yapıyla mı karşılaşacak? Üniversiteyi iş gücü piyasasının anlık beklentilerine göre yeniden düzenleyen politikalar, eğitim yönelimi ve toplumsal işlevini değiştirdi. Bu durum gençlerin düşünsel özgürlüğünü, eşit yurttaşlık bilincini ve güvenceli bir yaşama ulaşma ihtimalini de etkiliyor. Akademik üretimin zayıflatıldığı bir ülkede yüksek katma değerli kalkınma da özgür yurttaşlık da kalıcı bir zemine oturamaz.
Üniversitenin anlamındaki bu değişim, yükseköğretime erişimin maddi koşullarından bağımsız düşünülemez. Özgürce tercih edilemeyen bir üniversite, kamusal niteliğini daha ilk aşamada yitirmeye başlamış demektir.
Kılavuzun Görünmeyen Sınırları
Barınma, tercih döneminde öğrencilerin karşısına çıkan en ağır sınıfsal engellerden biridir. Başka bir kentte öğrenim görmek kira, beslenme, ulaşım ve gündelik hayat giderleriyle birlikte büyük bir mali yük yaratır. Yüksek başarı sıralamasına sahip bir öğrenci, akademik açıdan daha güçlü bir üniversiteye yerleşebilecekken ailesinin ekonomik olanakları yetmediği için kendi kentinde kalmak zorunda olabilir. Kâğıt üzerinde özgür görünen tercih, hayatın içinde gelir düzeyinin çizdiği sınırlara çarpar.
Bu durumda barınma, eğitimden ayrı düşünülebilecek ikincil bir ihtiyaç değildir. Öğrencinin güvenli, erişilebilir ve insanca yaşayabileceği bir ortamda bulunması, öğrenim hakkının maddi koşuludur. Yurt kapasitesindeki artış, gereksinimi bütünüyle karşılamadıkça tek başına çözüm sayılmaz. Kamu kurumları yeterli güvenceyi sağlayamadığında eğitimin maliyeti daha çok, ailenin üzerine yüklenir.
Böyle bir düzende üniversiteye erişim, sınav başarısının sınırlarını aşar, ekonomik güce bağlanır. Özetle akademik yeterlilik ile maddi imkân arasındaki mesafe arttıkça fırsat eşitliği daralır ve bu durumda tercih hakkı da ebeveynlerin gelir düzeyine göre şekillenir. Yükseköğretimin toplum yararına dayanan niteliği, bu eşitsizlik eşiğinde yara alır.
Piyasalaşma ve Gelecek Hakkı
Üniversiteyi piyasanın kısa vadeli ihtiyaçlarına göre yeniden tanımlayan anlayış, yükseköğretimin toplumsal işlevini daraltırken gençlerin gelecek hakkını ve ülkenin kalkınma kapasitesini de sınırlandırıyor. Son yıllardaki yükseköğretim politikaları, üniversite ile çalışma hayatı arasındaki ilişkiyi yeniden kurmaya çalışırken piyasanın kısa vadeli taleplerini giderek daha belirleyici hâle getiriyor. Sektörle bütünleşme, uygulamalı eğitim ve iş yerinde öğrenme modelleri kendi başına akademik eğitime aykırı değildir. Araştırma ile üretim arasında bağ kurulması da gereklidir. Sorun, bu ilişkinin üniversitenin bilimsel ve toplumsal amaçlarını geri plana itecek biçimde neoliberal politikaların güdümünde tek yönlü kurulmasıdır.
Üniversite, piyasanın hazır iş gücü talebini karşılayan bir kuruma indirgendiğinde bilgi üretiminin amacı değişir. Araştırma, toplumun uzun vadeli ihtiyaçlarından çok kısa vadeli ekonomik faydaya göre değerlendirilir; temel bilimler, sosyal bilimler, sanat ve felsefe değersizleştirilir. Faydacı teknik beceriler öne çıkarken sorgulama, yorumlama ve yeni düşünce üretme eğilimi tali hâle gelir.
MESEM modelinde belirginleşen, eğitimi doğrudan üretim sürecinin ihtiyaçlarına bağlayan anlayışın yükseköğretime taşınması, akademinin kamusal ve bilimsel işleyişine zarar verme riskini beraberinde getirir. Ortaöğretimde öğrenciyi erken yaşta iş gücü piyasasının içine yerleştiren yaklaşım, üniversitelerde yürütülen sektörle bütünleşme politikalarının temel ölçütüne dönüştüğünde üniversite üretim zincirinin ara halkası olur. Buradaki sorun uygulamalı eğitim değildir, aksine en iyi eğitim örneklerinde uygulama olmaz olmazdır. Sorun, eğitimin düşünsel, bilimsel ve toplumsal amaçlarının yalnızca üretim hedeflerine tabi kılınması; uygulamanın öğrenmek için değil, sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda kurgulanmasıdır.
Güvencesizlik Girdabı ve Kurumsal Güven
Türkiye’de yükseköğretimin niceliksel genişlemesi, özgür ve güvenceli alanların aynı ölçüde büyümesini desteklemedi. Üniversite sayısının artması kendi başına bir gelişme sayılsa da bu büyüme araştırma kapasitesi, akademik özgürlük ve güvenceli yaşam alanlarıyla bütünleştirilmediğinde diploma sahibi olmak, bireyin geleceğe umutla bakabilmesini sağlamaz. Bugün kırılan köprü tam da budur; mesele diplomanın yalnızca istihdama açılan bir kapı olmaktan çıkması değildir; gençlerin kendi yarınları üzerinde söz sahibi olabileceklerine dair inanç da aşınmıştır.
Türkiye’de yükseköğretim kurumlarında 6 milyonun üzerinde öğrenci bulunurken, TÜİK verileri lisans mezunlarının kayıtlı istihdam oranının yüzde 73,9’a gerilediğini ve çalışanların yalnızca yüzde 56,1’inin öğrenim gördüğü alanla uyumlu bir meslekte çalıştığını gösteriyor. Bu tablo, diploma ile yaşam beklentisi arasındaki ilişkiyi zayıflatıyor. Akademik üretimin ve düşünsel özgürlüğün yeterince desteklenmediği bir iklimde yükseköğretim mezunları, daralan ve güvenceden yoksun bir alanda sıkışırken, mezuniyet belgesi gençler için koruyucu bir kalkan olmaktan çıkarak belirsizliğin simgesine dönüşüyor.
OECD verilerinde Türkiye’nin 15-29 yaş grubunda ne istihdamda ne de eğitimde bulunan nüfus oranının zirvede yer alması, eğitim ile yaşam arasındaki bağın zayıfladığını gösteriyor. Yeni kuşakların kaygısı bir iş unvanı edinmekten ibaret değildir; bilgi ve emeğin liyakat ölçüsünde karşılık bulacağına inanmak istiyorlar. Kurumsal güven bu inançla başlar; eğitim ile yarınlar arasındaki ilişkinin en önemli teminatı liyakattir.
Ne var ki üniversiteyi piyasanın kâr odaklı ihtiyaçlarına göre yeniden tanımlayan yaklaşım, yalnızca yükseköğretimi dönüştürmüyor; eğitim sisteminin bütününe yayılıyor. MESEM modeli, çocukların daha erken yaşta piyasa ilişkileri içine çekilmesinin en bilinen örneklerinden biri. Aynı anlayış üniversiteyi de bilimsel özerkliğinden uzaklaştırdığında, eğitim bireyi özgürleştiren bir hak olmaktan çok ekonomik işlevi üzerinden değerlendirilen bir araca dönüşüyor. Böyle bir ortamda ülkesinde yarınına ve barınma hakkı gibi en temel güvencelerine inanamayan genç insanların yurt dışına yönelmesi, yalnızca demografik bir hareket olmakla kalmıyor; bu topraklar kendi düşünsel ve akademik birikimini de kaybediyor.
OECD verilerinin ortaya koyduğu güvencesizlik tablosu, TÜİK verilerinin işaret ettiği diploma-istihdam uyumsuzluğu ve gençlerin giderek zayıflayan kurumsal güven duygusu, sorunun yalnızca üniversiteye giriş olmadığını gösteriyor. Asıl mesele, üniversitenin hangi toplumsal işlevi üstleneceği ve gençlere nasıl bir gelecek vadettiğidir.
Tercih kılavuzları yalnızca bölümleri ve puanları gösterir; oysa asıl tercih, nasıl bir üniversitede ve nasıl bir ülkede yaşanacağıdır. Üniversiteyi özgür düşüncenin, bilimselliğin ve eşit yurttaşlığın kurumu olarak koruyabilmek, gençlerin geleceğine yapılacak en önemli yatırımdır; çünkü üniversite, piyasayla ilişki kurabilir fakat varlık nedenini piyasanın değişken taleplerine teslim edemez.