Toplumsal Muhalefeti Kriminalize Etmek
Nilüfer Nurgül Özdemir · 2026-07-27

Bugünlerde emperyalistlerin dilinde bir komünizm hayaleti dolaşıyor. ABD Başkanı D. Trump komünizmi, Amerikan özgürlüğü için ölümcül bir tehdit olarak hedef gösteriyor. Hatta bununla da kalmıyor; 1. Dünya Savaşı, 2. Dünya Savaşı, Pearl Harbor veya 11 Eylül’den bu yana ABD’ye yönelik en büyük tehdidin de yine komünizm olduğunu ilan ediyor. Trump, Soğuk Savaş döneminden sonra, bugün antikomünizmin yeni bir evresini başlatıyor. Peki nedir antikomünizm ve bugünkü siyasal konjonktürde nasıl bir işlevi var?
Aslında bugünün antikomünizmi sadece bir ideolojiye karşı çıkış değil, günümüz neoliberal iktidarlarının kendilerini meşrulaştırmak için yaşamsal önem atfettikleri bir söylem ve bu söylemle birlikte şekillenen bir mücadele aygıtı. Özellikle Carl Schmitt’in bir siyasal topluluğun kendisini kurduğu “öteki/düşman” fikrini düşünecek olursak antikomünizm söylemi ve mücadelesi daha iyi anlaşılır. Nihayet düşman varsa olağan hukuk askıya alınabilecektir.
Trump’ın ABD’nin ezeli düşmanı olarak ilan ettiği komünizm, mevcut ekonomik ve siyasal düzenin karşısında duran herkesi kapsayan çok geniş bir kategoriyi ifade ediyor. Farklı tüm toplumsal talepler aynı tehdit kategorisi altında birleştiriliyor. Bu talepleri dile getirenler kriminalize ediliyor, zor ve baskı ile susturuluyor. Bu kimi zaman bir gazeteci, kimi zaman sendikacı, kimi zaman bir işçi, akademisyen ya da öğrenci olabiliyor. Eşitlik, özgürlük, adalet gibi talepler daha en baştan “tehlikeli” olarak kodlanıyor. “Normal” olan ile “tehlikeli” olana karar veren iktidarlar, sadece hukuki değil söylemsel düzeyde de suç kategorisi inşa ediyor. Sakıncalı, marjinal, çapulcu, terörist ve komünist…
Bu söylemsel düzeydeki kategorik düşmanlar sayesinde her tür karşıt görüş gayri meşrulaştırılıyor, hangi fikirlerin makul hangi fikirlerin ise kabul edilemez olduğuna karar veren bir mekanizma yaratılıyor. Bu sadece iç siyaseti etkileyen bir durum da değil elbette. Ulusal siyasetlerin ötesinde, sermaye güdümlü rejimlerin ve bağımlılık ilişkilerinin çoğalmasına da yarayan uluslararası bir ideolojik kamp yaratılıyor. Antikomünizm emperyal düzenin kendisini yeniden üretirken kullandığı rıza üretim mekanizmasına dönüşüyor.
Özellikle 1917 Ekim Rus Devrimi’nin ardından, ABD bilinçli olarak komünizmle mücadele etmek için politikalar üretmeye başladı. 1920’lerde ABD’de “Kızıl tehlike” propagandasına neden olan olay, 1919 yılındaki işçi grevleriydi. Bu grevlerin komünistlerce örgütlendiği düşünüldü ve binlerce kişi hapse atıldı. Antikomünist propaganda ve politikaların en yoğunlaştığı dönem ise 1950’ler, Senatör McCarthy dönemi oldu. Bu dönemde yürütülen propagandalarda akademisyenler, sanatçılar, sendikacılar suç işledikleri için değil komünist olabilecekleri şüphesiyle soruşturuldu. 1946 yılında hükümet 205 kişilik tehlikeli komünist listesi hazırladı, bu liste basına yansıdı. Herhangi bir eylemden ziyade siyasal ihtimallere savaş açan ABD, 1954 yılında Eisenhower döneminde Komünist Kontrol Yasası çıkarttı. Komünist parti yasaklandı, komünizmi ve komünistleri desteklemek suç sayıldı. 2. Dünya Savaşı’nın ardından Soğuk Savaş döneminde ise komünizme karşı uluslararası alanda çevreleme politikası ve domino teorisi gibi politikalarla hareket etti.
Soğuk Savaş dönemi ile iyice yükselişe geçen ve pek çok ülkede planlı ve sistematik bir şekilde uygulanan komünizmle mücadele stratejisi bugün de ABD emperyalizminin ve MAGA’cıların en güçlü argümanı haline geldi.

Donald Trump, ABD'nin bağımsızlığının 250. yılı dolayısıyla yaptığı konuşmada, "Komünizm, Amerikan özgürlüğü için ölümcül bir tehdittir. Ülkemizin karşı karşıya olduğu en büyük tehdit budur," ifadelerini kullanmıştı. Bu açıklamanın hemen ardından Temsilciler Meclisi Başkanı Mike Johnson, Pentagon'un talep ettiği yaklaşık 350 milyar dolarlık ilave savunma bütçesini savunurken, "Kendi topraklarımızda komünizmle mücadele ediyoruz," sözleriyle söz konusu harcamayı doğrudan komünizmle mücadeleyle ilişkilendirdi. Yine ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ise Washington'ın güvenlik yapılanmasının, "aşırı sol terör" olarak tanımladıkları gruplara yönelik yeniden düzenleneceğini açıkladı.
Bugün tekrar bu söyleme sığınılması ve bunun üzerine politikalar üretecek olmaları elbette tesadüf değil.
ABD’de yaklaşan seçimler öncesi Trump’ın, Demokrat Parti’yi radikal sol olarak konumlandırmaya çalışmasının ardında hem tarihsel bir olgu hem de bir gerçek yatıyor: Aşırı yayılmacı kapitalist politikaların içinde sıkışan halkların hak talepleriyle yükselen sol, sosyalist hareketler ve daha geniş ifadeyle toplumsal muhalefetin artışı. Dünyanın pek çok yerinde ve ABD’de yurttaşlar kitlesel eylemlerle, protestolarla haksızlığa, hukuksuzluğa, adaletsizliğe ve yükselen despotizme karşı itirazı gösteriyor. Amerika’da “Black Lives Matter” hareketi polis şiddetine ve ırkçılığa karşı milyonları sokağa çıkartıyor. Ya da Trump ve Musk’ın yönetimine karşı yüzbinlerce kişi Hands Off/Elini Çek yürüyüşleri düzenliyor. Harvard Kennedy School araştırmasına göre sadece ABD'de 2024 yılında 12 binden fazla Filistin yanlısı protesto yapıldı. Bu itirazlar, haliyle iktidarları korkutuyor.
Bu korku, iktidarların ve sermayenin gerçekle hiç ilgisi olmayan söylemleri üretmelerine de neden oluyor. Örneğin, Elon Musk’ın “Hitler bir sosyalistti, dolayısıyla tüm sosyalistler Hitler’dir,” söylemi bu korkuyu aşmak için üretilmiş bir propaganda. Tarihsel olarak yanlış olduğu gibi mantık açısından da sakat. Nasyonal Sosyalist Parti aşırı sağcı, antisemitist, ırkçı, antikomünist ve elbette emperyalistti. Ülkenin sosyalist ve komünist aydınlarını, yurttaşlarını ya cezaevlerine ya toplama kamplarına gönderdi. Hitler döneminde Komünist Parti ve Sosyal Demokrat Parti yasaklandı, sol sendikalar kapatıldı, üyeleri hapsedildi. Sırf partinin adında sosyalist var diye Hitler’e sosyalist demeyi Musk’ın cehaletiyle açıklamak da imkânsız.
Ancak bundan da önemlisi “Hitler bir sosyalistti, dolayısıyla tüm sosyalistler Hitler’dir,” demek klasik mantığın tüm kurallarını altüst eden bir çıkarımdır. Mantıkta tekilden tümel bir çıkarım yapılmaz. Bir bireyin özelliği o bireyin ait olduğu iddia edilen bütün kümeye atfedilemez. Dünyanın en zengini, trilyon dolarlık servetin sahibi, Trump kampanyalarının finansörü Elon Musk’ın bu çarpıtması ve mantıksızlık üzerine kurulu çıkışı ilk bakışta bilinçsizce görünebilir ama çok bilinçli bir söylemdir. Bu söylem, geçmişte din ve komünizm ilişkisi üzerinden korkuyu yaymaya çalışan emperyalistlerin bugün komünizmi Nazizm ile eşleştirmek için çalıştığını gösterir.

Görüldüğü gibi komünizm, bugünün emperyalist ülkelerde siyasal alanı düzenlemek için kullanılan bir kriminalize etme aracı ve yeni bir sınıflandırma biçimi olarak karşımıza çıkıyor.
Ve elbette benzer bir süreç Türkiye’de de işletildi ve işliyor.
1946 ile birlikte Türkiye’nin küresel kapitalizme eklemlenme süreci başladı ve emperyal ittifakın ileri karakolu olarak sol siyasetle ve komünizmle mücadele ülkemizde de yaygınlaştı, din ve milliyetçilik ise bunun en önemli araçları haline geldi. Sovyetleri çevreleme politikası ile birlikte antikomünizm bir iktidar politikası şeklinde sürdürüldü. Komünizmle Mücadele Derneği, İlim Yayma Cemiyeti, Milli Türk Talebe Birliği gibi yapılar milliyetçi-muhafazakâr eksende ve antikomünist cephede iş görmeye başladılar. İşçi sınıfına, sol, sosyalist örgütlere, kurumlara, dergilere dönük baskılar arttı. Sendikalar kapatıldı, matbaalara baskınlar yapıldı ve sol/sosyalist kurum ve kişiler kriminalize edilmeye başlandı. 12 Mart ve 12 Eylül darbeleriyle sermaye sınıfının devamı için olağanüstü yöntemler uygulandı. Sol, sosyalist gruplara dönük baskılar sadece fikri düzeyde kalmadı. Çoğu ihanetle, şiddetle ilişkilendirildi, bir iktidar pratiği ve söylemi olarak dost ve düşman arasındaki çatışma beka üzerinden temellendirildi. “Komünist” etiketi sadece Marksizm’e, sosyalizme dönük olmadı, tüm sendikal hareketler, gelir adaleti talepleri, öğrenci hareketleri, demokratik hak talepleri aynı potaya konuldu ve mevcut düzenin devamı için geniş bir muhalefet alanı “komünistlikle” damgalandı. Tartışmanın zemini ekonomik eşitsizlikten, sömürüden, hak ihlâllerinden uzaklaştırıldı, devlet düşmanlığına, milli güvenlik tehditlerine dayandırıldı.
Bugün de doğrudan “komünist” denilmese de muhalif olan tüm kesimler marjinal ya da terörist ilan ediliyor. Muhalefet söylemsel düzeyde giderek meşruluğunu yitiriyor ve yok edilmesi, susturulması, kontrol altında tutulması gereken bir alana çekiliyor.
Sadece muhalefet değil siyasal alan da kriminalize ediliyor. Karşıt görüşteki her yurttaş tehdit unsuruna dönüşüyor. Politikanın imkânı daralıyor. Muhalefet rakip olmaktan çıkartılıyor, suç kategorisine yerleştiriliyor.
Mesele artık tüm dünyada ve Türkiye’de komünizmden ziyade, meşru bir muhalefet biçiminin ve politika yapma imkanının tasfiyesine dönüşmüş durumda. Toplumun siyasal ve ekonomik gidişatını sorgulama, itiraz etme, hak talep etme kapasitesi giderek zayıflatılıyor, herhangi bir konuda itiraz eden yurttaş bir güvenlik tehdidi sayılıyor. Demokrasilerde muhalefet kurucu unsurken, artık bir tehdit unsuru olarak görülüyor, düşman kategorisine yerleştiriliyor ve siyasi tartışma güvenlik, beka, istikrar gibi söylemler etrafında çerçeveleniyor.
Bugün gerek muhalefetin kriminalize edilmesi gerekse antikomünizm olsun aynı mantıktan besleniyor: bir ideolojiye, fikre karşı yürütülen bir mücadeleden çok demokrasilerdeki meşru rakipleri ortadan kaldıran bir iktidar stratejisi.