Devletçi Kalkınmadan Neoliberal Savruluşa Türkiye Tarımının Politik Ekonomisi (1960–2025)
Ronay Ümit · 2026-03-21

Ocak ayında Maden ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğü 485 yeni maden sahasının ihale edileceğini duyurdu. Bu adımlar yer altı kaynaklarının ekonomiye kazandırılması olarak görünse de tarımsal üretimde düşüş, kırsal nüfusun geçim kaynaklarının yok olması, sosyal refahın bozulması, çevresel olumsuz etkiler gibi yer üstü sonuçları göz ardı ediyor.
Çanakkale Kuşçayır Köyü mevkiinde CVK Holding tarafından açılmak istenen altın, gümüş, bakır madeni için ÇED (çevresel etki değerlendirme) başvurusu yapılan alan 38.785 dönümden oluşuyor. Yani 37.520 dönüm orman ve 1263 dönüm tarımsal alan yok edilirken, 1 gram altın için 3 ton su damarlarımızdan çekilecek, 1 ton kayaç parçalanarak siyanür yüzümüze tükürülecek.
Diğer yandan, 2873 sayılı Milli Parklar Kanunu’nda değişiklik yapan bir kanun teklifi 11 Mart 2026 tarihinde TBMM’de görüşülerek kabul edildi. Yapılan değişiklikle 50 milli park, 274 tabiat parkı ve 136 sulak alan yatırım alanına dönüştürüldü. Oysa Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 63. Maddesine göre devlet tarih, kültür ve tabiat varlıklarının korunmasını sağlamakla, destekleyici ve teşvik edici tedbirleri almakla yükümlü.
Bu yazıda, Türkiye’nin kalkınma modelinin tarım ve sanayiden, kısa vadede hızlı büyüme yaratacak ancak uzun vadede sürdürülebilirliği tartışmalı “inşaat-enerji-madencilik-turizm odaklı büyüme modeli”ne kaymasının nedenlerini yerel ve küresel ekonomik faktörlerle açıklayacağım.
Tarım sektörü, ülkemizin kuruluşundan itibaren ekonomik ve sosyal kalkınmanın temel unsurlarından biri olmuştur. Cumhuriyetin ilk yıllarında nüfusun büyük bölümü kırsal alanlarda yaşamakta ve ekonomik faaliyetlerin önemli kısmı tarıma dayanmaktaydı. TÜİK verilerine baktığımızda 1927-1940 yılları arasında kırsalda yaşayan nüfusun %75-77 oranında olduğunu görüyoruz. Kırsal nüfus 1950’li yıllarda kentlere doğru hareketlenmeye başlamış, 1980 sonrasında ise bu azalma eğilimi artık bir göç dalgasına dönüşmüştür. Bugün ise köylerde yaşayanların oranı %6-8 civarında.
Mustafa Kemal daha cumhuriyet ilan edilmeden, izlenecek iktisadi politikaların belirlenmesi amacıyla bir kongre toplanmasını elzem bulmuş, “Ülkenin gerçek sahibi ve efendisi, hakiki müstahsil olan köylüdür,” diyerek tarımın ve köylünün ülke ekonomisindeki önemini vurgulamış, siyasi bağımsızlığın ancak iktisadi bağımsızlıkla güçleneceğini söylemiştir. İzmir İktisat Kongresi’nde alınan kararlar bu felsefeye dayanır. Çiftçiye ucuz kredi kullandırılması, modern tarım araçlarının kullanımının ve üretim tekniklerinin artırılması, tarım eğitimi ve teknik bilginin yaygınlaştırılması, kooperatifleşmenin teşviki gibi kararların uygulanmasında Atatürk, bizatihi kurduğu Atatürk Orman Çiftliği ve Mersin Tekir Çiftliği vasıtasıyla örnek olmuştur.

Dağıtılan arazi miktarı yerel eşraf ve büyük toprak sahiplerinin direnci yüzünden sınırlı kalmış olsa da devlet arazilerinin bir kısmının köylüye verilmesi, kooperatifler ve devlet destekleri sayesinde köylü, üretken bir çiftçiye dönüştü. Artık köylü, sadece hayatta kalmak için değil, üretim ve gelir elde etmek için çalışıyordu. Bu süreç, kırsalda sosyal onurun ve ekonomik bağımsızlığın kazanıldığı bir dönüşümdü.
“Sürdürülebilir Büyüme İçin Güçlü Tarım” Devletçi Kalkınma Dönemi: Tarımın Korunması ve Desteklenmesi (1960–1980)
1960’lı yıllarda Türkiye’de ekonomik kalkınma stratejisi, devletin planlayıcı rolünü esas alan bir model üzerine kurulmuştur. İktisadi kalkınmada hem gıda güvenliğini sağlamak hem de sanayileşme ve sürdürülebilir büyüme için güçlü bir tarım sektörü gerekir.
Taban fiyat uygulamaları, devlet destekleme alımları, girdi sübvansiyonları, düşük faizli tarım kredileri ve kooperatifleşmenin teşvik edilmesi, dönemin uygulanan politikalarının temel araçlarıydı.
Söz konusu politikalar aracılığıyla devlet, tarımsal piyasadaki fiyat dalgalanmalarını kontrol etmeye ve çiftçi gelirlerini istikrarlı tutmaya çalıştı. Ayrıca tarım satış kooperatifleri aracılığıyla üreticilerin pazarlama gücünün artırılması hedeflendi.
İzlenen politikaların sonucunda tarımsal üretimde önemli artışlar yaşanmış ve kırsal gelirler belirli ölçüde yükselmiş, tarımsal kurumlar (Toprak Mahsulleri Ofisi, Et ve Balık Kurumu, Süt Endüstrisi kurumu, Yem Sanayi A.Ş, Zirai Donatım Kurumu, Devlet Üretme Çiftlikleri) ve ürün çeşitliliğiyle tarımsal sanayide gelişmeler yaşanmıştı. Türkiye bu dönemde pamuk, buğday, tütün ve narenciyede önemli bir üretici oldu.
“Bırakınız Yapsınlar, Bırakınız Geçsinler” Liberal Dönüşüm Süreci (1980–2000)
60 yılda inşa edilen alt yapı, 24 Ocak kararlarıyla açılan ithalat kapısından giren neo-liberal politikalarla yıkıma uğradı. Dümen kırılan yolda, yukarıda andığımız birçok kurum ya etkisizleştirildi ya da ortadan kaldırıldı. Köylü halkını doyuran efendi değil, devletin sırtında yük olarak görüldü. Piyasanın yeni efendisi hizmetler sektörü, madencilik ve inşaattı.
Bırakınız yapsınlar bırakınız geçsinler anlayışının yarattığı iktisadi darboğazın günah keçisi tarım yapılırken Şeker Fabrikaları, Türkiye Gübre Sanayi (TÜGSAŞ) gibi hem girdi sağlayan hem de üretimin doğrudan parçası olan kurumlar özelleştirildi. Avrupa Birliği ile imzalanan Gümrük Birliği anlaşmasıyla da tarım sektörü aleyhinde ciddi tavizler verildi.
Destekleme alımlarının sınırlandırılması ve tarımsal piyasaların serbestleştirilmesi; tarım sektörünün ekonomideki payının giderek azalması ve kırsaldan kentlere göçün hızlanması sonucunu doğurdu. Turgut Özal ile başlayan “ithalatla terbiye etme” politikasına direnmekte zorlanan küçük ölçekli üreticiler, bugün de aynı sopanın dayağını yemeğe devam ediyor. Örneğin, 12 Mart’ta Resmi Gazete’de yayınlanan kararla limon ithalatında gümrük vergisi %54’ten %10’a düşürüldü. Üreticinin emeği ya aracı tüccarların insafına kalıyor ya da ithal ürünlerin baskısıyla un ufak oluyor. Geçen hafta Osmaniye ve Adana’daki birçok üreticinin narenciye ağaçlarını söktüğü haberi basında yer aldı. Tarımsal üretimin zayıflaması ve ithalata bağımlılık bizi ciddi bir gıda güvenliği riskiyle de karşı karşıya bırakıyor.Hatırlayalım Ukrayna-Rusya savaşı yüzünden, 2022’de buğday ithalatımızın %78’ini bu iki ülkeden yaptığımız için tedarik darboğazı ve maliyet artışı riskiyle karşılaşmıştık.
Madencilik ve enerji sektörü de özellikle 1980 sonrası ekonomik liberalizasyon ve 2000’lerden itibaren hızlanan altyapı-enerji yatırımlarıyla şekillenmiştir. Cumhuriyet’in ilk döneminde madencilik, arama, üretim ve kamu kontrolü amacıyla kurulmuş Eti Maden, Türkiye Kömür İşletmeleri ve Maden Tetkik ve Arama Genel Müdürlüğü tarafından yürütülüyordu.1980’deki ekonomik dönüşümle birlikte özel sektöre ruhsat verilmesi kolaylaştı. Yabancı şirketlerin madenciliğe girmesi teşvik edilip enerji üretimi piyasaya açılırken günümüze uzanan yolların taşı döşenmeye başlamıştı.
“Devletin Tarımdaki Rolünün Küçültülmesi” Yapısal Reformlar ve Küresel Entegrasyon (2000 Sonrası)
1999 yılında Türkiye uluslararası finans kuruluşlarıyla yaptığı anlaşmalar sonrasında tarımdan enerjiye, eğitimden sosyal güvenliğe, kamu maliyesinden para politikalarına kadar bir dizi alanda “reform” yapmayı taahhüt etti. Tarım Reformu Uygulama Projesi (ARIP) de, Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu destekli olarak 2000’lerin başında uygulanmaya başlamış bir tarım politikası dönüşüm programıdır. Amaç, devlet destekli tarım modelinden “piyasa odaklı” bir yapıya geçişti.
Programın temel bileşenleri; fiyat ve alım garantilerinin kaldırılması (TMO vb. kurumların rolünün daraltılması), arazi bazlı, üretime bağlı olmaksızın doğrudan gelir desteği verilmesi, tarım satış kooperatiflerinin yeniden yapılandırılması, girdi sübvansiyonlarının azaltılması (gübre, kredi vb.), üretim kotalarının uygulanması ve devletin tarımdaki düzenleyici rolünün küçültülmesiydi.
Klasik bir kapitalist yeniden yapılandırma örneği olan ARIP, küçük çiftçinin fiyat güvencesini ortadan kaldırmakla kalmadı, girdi maliyetlerindeki artışla tarımsal üretimi riskli hale getirdi. Küçük ve orta ölçekli çiftçilerin önemli kısmı ya borçlandı ya da üretimden çekilerek ücretli emekçi haline geldi. Üretimden bağımsız olduğu için tarımsal üretimi teşvik etmekten uzak doğrudan gelir desteği, büyük arazi sahiplerinin lehine çalışırken küçük üretici için yaşatma yardımına dönüştü.
Üretimin toplumsal ihtiyaçtan çok kâra göre şekillenmesi ve (tohum, gübre, tarım kimyasalları, gıda zinciri alanlarında) çok uluslu şirketlerin etkisinin artması tarımın, piyasa ilişkilerine yeterli destekten yoksun açılmasının sonucudur. Bu yapı kamu müdahalesini azaltırken piyasayı ve büyük sermayeyi güçlendirdi, gelir dağılımını sermaye lehine yeniden kurdu. Bugün ülkemizde üretim, işleme ve tarım girdileri alanlarında faaliyet gösteren Cargill, Bayer, Syngenta, Dupont (Corteva) gibi şirketler piyasayı kontrol eden küresel oyunculardır.
2000 sonrası dönemde küresel sermaye likit ve kısa vadeli kazanç arayan fonlar şeklinde gelişmekte olan ülkelere akmaya başladı. Sanayi yatırımları yüksek teknoloji ve uzun vadeli plan gerektirirken, inşaat ve hizmet projeleri hızlı ve güvenli getiri sağlıyordu. Yatırımcılar şehirleşme, turizm ve gayrimenkul projelerine yöneldi. Bu yüzden gayrimenkul balonları ve büyük altyapı projeleri finansman açısından çekici hale geldi.
2000’lerde gözlenen dönüşüm, yalnızca “doğal” bir yapısal değişim değil, rant yaratımı ve değer transferi eksenli bir birikim rejiminin sonucudur. Oysa bir ülke sadece büyüme odaklı politikaları öncellerse kalkınmış sayılmaz; üretilen refahın adil ve sürdürülebilir şekilde paylaşılması gerekir. Tarım politikaları, küçük üreticileri desteklediğinde ve kooperatifleşmeyi teşvik ettiğinde, gelir adaleti sağlanır. Böylece kırsal kesim, topluma yük değil, ekonominin güçlü bir parçası haline gelir.
Sermaye birikiminin bu yeni evresinde, 1980’lerde palazlanıp 2000’lerde derinleşen küresel neo-liberalizm ve finans kapital, ülkemizde de üretimin sabrını ve emeğin disiplinini değil, doğanın hazır sunduğu değerin hızlı tahsilini tercih etti. Enerji, maden, inşaat ve turizm gibi alanlar, çoğu zaman uzun vadeli üretken kapasite inşa etmekten ziyade, mevcut doğal varlıkların hızla metalaştırılması üzerinden kâr üretir. Bu süreçte doğa, bir müşterek olmaktan çıkar; orman, su, kıyı ve toprak, toplumsal hafızadaki yerini yitirerek bilanço kalemlerine indirgenir.

Oysa klasik iktisat geleneğinden bu yana üretim; emek, bilgi ve sermayenin örgütlü bir bileşimi olarak görülür. Gerçek zenginlik üretim sürecinin kendisinde, yani dönüştürme kapasitesinde yatar. Buna karşın, rant temelli sektörlerde değer yaratımı çoğu zaman dönüşümden değil, mevcut olanın el değiştirmesinden doğar. Bu nedenle ortaya çıkan kâr, üretkenlikten çok, erişim ve mülkiyet ayrıcalıklarının bir fonksiyonu haline gelir.
Ülkemizde görünen de budur. Mühendislik bilgisi, teknolojik inovasyon ve girişimcilik gibi zor ve uzun vadeli yatırımlar yerine; arsa değer artışları, imar değişiklikleri, devlet garantili mega projeler, devlet tahsisli arazilerde madencilik gibi kısa vadeli kazanç mekanizmaları jön Ahmet’in devridaim makinesi gibi çalışıyor. Girdi olmadan çıktı üretme yani “al-sat” refleksi ekonomik zihniyeti belirliyor.
Daha da çarpıcı olan ise maliyetlerin dağılımıdır. Ekolojik tahribatın bedeli, yani kirlenen su, yok olan orman, bozulan iklim dengesi, kamusal bir yük olarak toplumun geneline yayılıyor; gerekirse simit yeriz, itibardan tasarruf olmaz, birlik ve beraberlik zamanıdır talkımı halka veriliyor, elde edilen kâr salkımını ise, dar bir kesim yutuyor.
Ortaya çıkan bu tablo, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda etik ve siyasal bir sorundur. Çünkü burada mesele, zenginliğin nasıl üretildiğinden çok, nasıl paylaşıldığı ve kimin sırtına hangi bedelin yüklendiğidir. Plansızlık, yalnızca teknik bir eksiklik değil; kamusal aklın geri çekilmesi ve uzun vadeli düşünme kapasitesinin aşınmasıdır.
Sonuçta, üretim yerine rantın, planlama yerine fırsatçılığın, müşterek yerine mülkiyetin egemen olduğu bir ekonomik yapı; görünürde büyüme sağlasa bile, derinlerde bir yoksullaşma üretir. Bu yoksullaşma yalnızca maddi değil; doğayla kurulan ilişkinin, kamusal sorumluluğun ve ortak geleceğe dair tahayyülün aşınmasıdır. Bu aşınmanın bedeli, er ya da geç, bütün toplum tarafından ödenir, ödüyoruz ve ödeyeceğiz.
Şimdi gelelim takkenin düşüp kelin göründüğü yere.
Tarımın çözülmesi ve sanayinin ithalata bağımlı hale gelmesi, yalnızca piyasa dinamiklerinden kaynaklanmaz. Bu süreç daha önce anlattığımız gibi tarım desteklerinin azaltılması, küçük üreticinin tasfiyesi ve sanayide yüksek katma değerli üretimin geliştirilememesi ile hızlandırılmış; köylünün “mülksüzleşmesi” ve kentlerde güvencesiz işgücüne dönüşmesiyle sonuçlanmıştır. Tarımdan kopan nüfusun önemli kısmı geçici, mevsimlik, güvencesiz inşaat, turizm ve düşük ücretli hizmet işlerine kaydı. Bu, klasik anlamda “sanayi işçileşmesi” değil, doğrudan prekaryalaşma ve eşitsizliğin derinleşmesi.
Tarımın zayıflaması toplumsal yeniden üretim açısından da kritik sonuçlar doğuruyor. Yeterli ve sağlıklı gıdaya ulaşamayan insanların sayısı giderek artıyor. Gıda güvencesi riski sadece iklim değişikliği, savaşlar ve krizlerle açıklanamaz, izlenen yanlış tarım politikasına sıkı sıkıya bağlıdır. Kırsal dayanışma ağlarının çözülmesi, kentlerde yaşam maliyetinin çekilmez boyutlara gelmesini de listeye ekleyelim. Bu durum emeğin yeniden üretim maliyetini yükseltirken, ücretlerin aynı hızda artmaması sebebiyle işçi sınıfının reel refahını düşürdü.
Türkiye Ziraat Odaları Birliği raporlarında, son 20 yılda yaklaşık 2,5–2,6 milyon hektar tarım arazisi kaybolduğu, bu alanların bir kısmının şehirleşme, turizm ve madencilik nedeniyle kullanımdan çıktığı belirtiliyor.
Kıyılarımızın turizme; ormanlar ve milli parklarımızın enerji ve madencilik şirketlerine; tarım arazilerinin inşaat ve ranta açılmasını David Harvey, sermaye krizleri aşmak için yeni mekânlar yaratır diyerek açıklar. Kullanım değerinin (gıda üretimi, ekosistem dengesi) yerini değişim değerinin (kâr) almasını Marx, metabolik yarılma olarak görür.
2001 sonrası dönemde maden yasası birçok kez değiştirilmiş ve her değişiklikte daha fazla alan madenciliğe açılmış, orman, tarım ve su kaynakları sermayeye tahsis edilmiştir.
Bir örnek vermek gerekirse, geçen sene Temmuz ayında TBMM’de kabul edilen ve “süper izin yasası” olarak da bilinen 7554 sayılı kanun zehirli meyvelerini vermeye başladı. Düzenleme ile nelerin düzlendiğine bakalım. Zeytinlik alanların madencilik faaliyetleri için kamulaştırılabilmesi ile orman ve mera alanlarının enerji projelerine kurban edilmesinin önü açılırken, ruhsat ve izin süreçlerinin hızlandırıldı.
Gün geçmiyor ki, delik delik delinip toprağı kalburla elenen Kaz Dağları kıyımına ilişkin bir haber medyaya düşmesin. Cengiz Holding’in Kaz Dağları’ndaki altın ve bakır madeni projesine ilişkin mahkeme tarafından 2025’te iptal edilen işletme iznini, aleyhte karara rağmen yeniden aldığı ortaya çıktı. Maden ruhsatı verilen 51.600 dönümlük alanın 6000 dönümünü orman arazisi oluşturuyor.
Enerji ve madencilik sektörünün (Limak, Kolin, Cengiz, Kalyon vb.) obez holdingleri doğayla birlikte büyük finansman imkânlarını da yutuyorlar. Kuruluş amacı çiftçiyi tefecilerin yüksek faizli borçlandırmasından kurtarmak, tarımsal üretimi uygun faizli krediler sağlayarak desteklemek olan Ziraat Bankası ile amacı esnaf ve küçük sanatkârlara uygun finansman sunarak yerli üretimi ve ticaret desteklemek olan Halkbank’ın kredi muslukları enerji ve madencilik sektörünün egemenleri olan bu holdinglere akıyor. GSYH’de %1 - %1,4’lük değer üreten, toplam istihdam içindeki payı yaklaşık %0,5 olan maden, kendisinden 30 kat fazla istihdam, 5 kat fazla değer yaratan tarımın bileğini hileyle büküyor. Kolluk güçleriyle girilen ormanlardan, tarım arazilerinden geriye zehirlenmiş çorak topraklar, yoksullaşan bir halk, yok olmaya mahkum tabiat varlıkları ve kuruyan nehir yatakları bırakarak çıkıyorlar.
Ülkemizde milli parklar, hem 2873 sayılı yasa ile hem de anayasanın güvencesi altında olmakla beraber son yıllarda milli parklarda da turizm, enerji altyapı ve maden faaliyetleri giderek yaygınlaşmakta. Uludağ Milli Parkı üzerinden yapılan eleştiriler, bu dönüşümün somut örneğidir. 1980 sonrası kiralama ve ticarileşme başlamış, 2000’lerde koruma önceliği geri plana itilmiş, yoğun turizm ve yapılaşma doğal yapıyı tahrip etmiştir. En son 11 Mart tarihinde TBMM’de görüşülerek kanunlaşan yasayla, 50 milli park, 274 tabiat parkı ve 136 sulak alanda, turistik tesislerin 99 yıla kadar yatırım yapmalarına izin verilmiş; enerji ve altyapı projelerinin korunan alanlara girebilmesinin önü açılmıştır.
Akdeniz ve Ege sahillerine bitişik nizam sıralanan oteller duvardan bir set çekerek halka “No pasaran!” diyor. Anayasaya göre sahiller mülk olamaz, herkesin erişim hakkı vardır. Sadece sahiller değil, göl ve akarsu kıyıları da herkesin eşit ve serbest kullanımına açıktır. Geçen hafta çıkan yasanın kıyılara geçit vermeyen sermaye kalelerine yenilerini ekleyeceği kesindir. Anayasal güvenceye rağmen sahillerin, tabiat parklarının yağmalanması, zeytinliklerin sökülüp tarım arazilerinin yok pahaya kamulaştırılması, aynı zamanda yurttaşlık haklarının gaspı ve kamusal alanın özelleştirilmesi sonucunda kapatıldığımız gettonun büyümesidir. İçinde yaşadıkları, toprağını işleyip, suyunu kullandıkları, geçimlerini sağladıkları alanların geleceği ile ilgili karar alma sürecinden yoksun bırakılan halkın demokratik katılımı da zayıflatılıyor. Ne yazık ki devlet bu süreçte sermayenin işbirlikçisi gibi işlev görerek cemalini sermayedara celalini halka gösteriyor.
Ekolojik bütünlüğü bozacak, gelir eşitsizliğini ve dışa bağımlılığı artıracak, ekonomiyi krizlere karşı daha kırılgan hale getirecek bu dönüşüm bir kalkınma değil, doğanın ve emeğin eşzamanlı sömürüsünün derinleşmesidir. Bu nedenle mesele yalnızca çevre politikası değil; sınıf ilişkilerinin, mülkiyet yapısının ve üretim modelinin sorgulanmasıdır.
Son ırmak kuruduğunda, son ağaç yok olduğunda, son balık öldüğünde, son geyik avlandığında ekosistem geri dönüşü olmayan bir şekilde yok olacak ama sermaye paranın yenmeyecek bir şey olduğunu anlayacak mı dersiniz?