Üniversiteyi Kim Yönetiyor?
Zeynep Bostan · 2026-07-06

Her üniversite sosyo-politik bir alandır: Bilgi üretir, meslekî kadrolar yetiştirir, toplumsal hareketlilik kanalları açar, ekonomik ve kültürel hayatla karşılıklı ilişki kurar ve döneminin siyasal yönelimlerini kendi içinde taşır. Bilimsel yöntemin nesnellik, kanıta dayanma ve eleştiriye açıklık iddiası vardır. Fakat üniversite kurumu hiçbir zaman toplumsal, ekonomik ve siyasal bağlamdan bağımsız değildir. Hangi araştırma alanlarının destekleneceği, hangi bölümlere kadro açılacağı, hangi programların büyüyeceği ve hangi üniversitenin hangi misyonla kurulacağı döneminin öncelikleriyle ilişkilidir.
Bir üniversiteyi kimin yönettiği sorusuna çoğu zaman kısa bir cevap verilir: Rektör. Daha kurumsal bir cevap arandığında senato, üniversite yönetim kurulu, YÖK, Sayıştay, Hazine ve Maliye Bakanlığı, Strateji ve Bütçe Başkanlığı ve Cumhurbaşkanlığı da tabloya eklenir. Fakat bu kurumları sıralamak, üniversite yönetiminin çoğulcu ve dengeli bir biçimde paylaşıldığı anlamına gelmez. Türkiye'de yükseköğretim sistemi, çok sayıda kurumun varlığına rağmen karar alma gücünün giderek merkezileştiği; buna karşılık bağımsız ve önleyici denetim açısından zayıf bir yapıdadır.
Türkiye Cumhuriyeti’nin geçirdiği siyasal ve toplumsal dönüşüm, yükseköğretim alanında da izlenebilir. 1961 Anayasası’nın ilk halinde üniversiteler “bilimsel ve idarî özerkliğe sahip kamu tüzel kişileri” olarak tanımlanırken, 1982 Anayasası’nda geriye “bilimsel özerklik” kalmıştır. Bilim Akademisi’nin 2025 Akademik Özgürlükler Raporu’nda, bugün bu özerkliğin dahi YÖK’ün dolaylı müdahaleleriyle aşındığı belirtilir. Türkiye’de 31 Aralık 2025 itibarıyla 129 devlet ve 75 vakıf üniversitesi bulunmasına rağmen, akademik altyapı, öğretim üyesi sayısı ve yetkinlik bakımından üniversiteler arasında büyük farklar vardır. Yükseköğretimin kapasitesi niceliksel olarak büyümüş; aynı zamanda nitelik, özerklik, liyakat ve kurumsal güven sorunları daha dikkat çekici, daha yaygın ve daha karmaşık hale gelmiştir.
Boğaziçi Üniversitesi, 2021’den bu yana bu dönemin en çarpıcı örneklerinden biri oldu. Üniversitede idari kadrolar değiştirildi, akademik birimlerin bilgisi dışında ve itirazlarına rağmen atamalar yapıldı, kampüs mekânları dönüştürüldü, öğrenci kulüpleri engellendi, akademisyenlerin kampüse girişlerinde sorunlar yaşandı, senato üyeleri toplantılara alınmadı ve mahkeme kararları uygulanmadı. Fakat tablo Boğaziçi ile sınırlı kalmadı. İstanbul Üniversitesi’nde Ekrem İmamoğlu’nun diplomasının iptali, üniversite kararlarının doğrudan siyasal sonuçlar üretebileceğini gösterdi. Sahte e-imza soruşturmalarında ise MEB, YÖK, BTK, Göç İdaresi ve bazı üniversite sistemlerine izinsiz girişler; sahte mezuniyet kayıtları, not değişiklikleri ve sınav sonucu manipülasyonları gündeme geldi. Atatürk, Gazi, İnönü, Ege ve Yıldız Teknik üniversitelerinin sistemlerinde sahte mezuniyet kayıtları oluşturulduğu; bu belgelerin 250 bin TL ile 2.5 milyon TL arasında fiyatlara satıldığı belirtildi. Bu örnekler birlikte okunduğunda, sorunun yalnızca rektörlerin atanmasıyla sınırlı olmadığı görülür. Üniversitelerin hem siyasal hem idari hem de teknik kapasite bakımından kurumsal kırılganlıklarının artmıştır. Tabloyu anlamak için tek tek olayların peşinden gitmek yetmez; üniversite alanını bugünkü durumuna getiren yükseköğretim düzeninin nasıl kurulduğuna da bakmak gerekir.
Türkiye’ye Yükseköğretimin Aynasından Bakmak
Türkiye’de yükseköğretim sistemi her zaman bugünkü gibi YÖK merkezli değildi. Cumhuriyet’in erken döneminde üniversiteler Millî Eğitim Bakanlığı / Maarif Vekâleti ile daha doğrudan ilişkiliydi. 1933 Üniversite Reformu’nda İstanbul Üniversitesi’nin kuruluşu devletin modernleşme projesinin bir parçası olarak yürütüldü. 1946 Üniversiteler Kanunu ile üniversite özerkliği daha belirgin hale geldi. Üniversite içi kurullar, senato, fakülte kurulları ve öğretim üyeleri yönetimde söz sahibiydi. 1961 Anayasası’nın ilk halinde üniversitelerin “bilimsel ve idarî özerkliğe sahip kamu tüzel kişileri” olarak tanımlanması da bu çizginin anayasal karşılığıydı.
1981’de 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu ile yeni bir dönem başladı. YÖK kuruldu ve yükseköğretim tek tek üniversitelerin kendi akademik gelenekleri içinde şekillenen bir alan olmaktan çıkarıldı. Üniversiteler merkezî bir yükseköğretim rejiminin parçaları haline geldi.
Bu dönüşüm rektörlük makamında da açığa çıktı. Rektör, üniversite içinden çıkan akademik temsilci olmaktan giderek merkezî sistemin üniversite içindeki yürütme makamına dönüştü. 1992 sonrasında öğretim üyelerinin oy verdiği, YÖK’ün adayları süzdüğü ve Cumhurbaşkanı'nın atadığı karma bir model vardı. Bu modelde seçim bulunuyordu; fakat sonuç bağlayıcı değildi. 2016’da üniversite içi seçim kaldırıldı. 2018’den itibaren rektörler doğrudan Cumhurbaşkanı tarafından atanmaya başladı.
YÖK merkezi bir yapı olarak kuruldu, ancak kendi örgütlenme yapısı da giderek merkezileşti. 2018 öncesinde YÖK’ün 21 üyeli yapısında Cumhurbaşkanı tarafından doğrudan atanan 7 üye, hükümet tarafından önerilen 7 üye ve Üniversitelerarası Kurul tarafından önerilen 7 üye bulunuyordu; son aşamada atama yine Cumhurbaşkanı tarafından yapılıyordu. 2018 sonrası, üyeler doğrudan Cumhurbaşkanı tarafından atanmaya başlandı. Böylece yükseköğretimde merkezileşme yalnızca rektör atamalarıyla sınırlı kalmadı; üniversitelerin üstünde karar veren kurulun kendisi de daha doğrudan merkezi yürütmeye bağlandı.
Merkezî Planlama, Parçalı Denetim
YÖK çoğu zaman “denetleyen kurum” olarak düşünülür. Bu kısmen doğrudur; YÖK’ün inceleme, soruşturma ve gözetim yetkileri vardır. Ancak YÖK’ün üniversiteler üzerindeki asıl etkisi çoğu zaman klasik denetimden değil, program açma, kontenjan belirleme, norm kadro, akademik kadro izinleri ve mevzuat çerçevesi üzerinden doğar.
YÖK üniversiteleri her gün içeriden izleyen bir denetim kurumu olmaktan çok, yükseköğretim alanının sınırlarını çizen ve gerektiğinde müdahale eden bir üst düzenleme makamıdır.
YÖK denetiminde iki farklı işlev iç içe geçer. Birincisi, üniversitelerin hangi alanlarda büyüyeceğini belirleyen izin ve planlama işlevidir. Yeni bölüm açılması, programa öğrenci alınması, kontenjanların artırılması ya da azaltılması, bazı alanların stratejik görülmesi bu kapsamdadır. İkincisi ise şikâyet, ihbar, soruşturma veya kamuoyuna yansıyan olaylar üzerine çalışan inceleme işlevidir. Akademik atama, diploma, disiplin, etik ihlal veya mevzuata aykırılık gibi konularda YÖK bilgi ve belge isteyebilir, inceleme başlatabilir veya Yükseköğretim Denetleme Kurulu’nu devreye sokabilir.
YÖK, düzenli ve önleyici bir kurumsal denetim üretmez. Çoğu zaman olay ortaya çıktıktan, şikâyet geldikten veya kamuoyu baskısı oluştuktan sonra hareket eder. Bu da denetimi sistematik olmaktan çok tepkisel hale getirir. Sorunların önceden tespit edilmesi zorlaşır; kriz çıktıktan sonra işlem yapılır.
Mali denetim ise başka bir kanaldan işler. Devlet üniversiteleri kamu kaynağı kullanan özel bütçeli idarelerdir ve Sayıştay tarafından denetlenir. Sayıştay raporları üniversitelerin bütçesini, harcamalarını, taşınır ve taşınmazlarını, ihalelerini, döner sermaye işlemlerini, mali tablolarını ve kadro durumunu denetler. Bu raporlar devlet üniversiteleri için önemli bir kamusal şeffaflık sağlar. Bir üniversitenin kaynaklarını nasıl kullandığı, hangi alanlarda mevzuata aykırılık bulunduğu veya hangi mali risklerin oluştuğu bu raporlardan izlenebilir.
Sayıştay, üniversitenin akademik niteliğini doğrudan ölçmez. Bir harcamanın mevzuata uygun yapılması, o harcamanın akademik olarak doğru tercih olduğu anlamına gelmez. Bir üniversite mali tablolarını düzenli tutabilir; fakat öğretim üyesi kapasitesi zayıf, akademik yönelimi sorunlu veya kurum kültürü aşınmış olabilir. Sayıştay üniversitenin mali yüzünü açığa çıkarır; akademik hayatını, ifade özgürlüğünü, bilimsel niteliğini ve kurum içi karar alma kültürünü doğrudan denetlenmez.
Vakıf üniversitelerinde ise durum daha farklı: Vakıf üniversiteleri de yükseköğretim sistemi içinde kamu hizmeti niteliğinde faaliyet yürütür; diploma verir, akademik unvan üretir, öğrencilerden ücret alır ve YÖK gözetimine tabidir. Fakat devlet üniversitelerinde olduğu gibi kamuya açık Sayıştay raporlarıyla izlenmezler. Mali durumları için üniversitenin kendi yayımladığı faaliyet raporlarına, varsa bağımsız denetim raporlarına, kurucu vakıf belgelerine ve YÖKAK kalite raporlarına bakmak gerekir. Bunlar ise her zaman aynı kapsamda, aynı açıklıkta ve aynı düzenlilikte değildir.
Sonuç: Merkezileşme Denetim Değildir
Türkiye yükseköğretiminin MEB etkisinden üniversite özerkliğine, oradan YÖK merkezli sisteme, seçimli rektörlükten doğrudan atamaya uzanan değişim hikâyesi oldukça anlamlı. Daha geniş anlamda bu değişim, yetkinin merkezileşmesiyle denetimin kurumsal olarak zayıflaması arasındaki ilişkiyi gösterir. Çok sayıda kurum vardır; fakat bu kurumların varlığı çoğulcu yönetim ya da bağımsız denetim anlamına gelmez. Kurumsal denetim zayıf kaldıkça merkezileşme pratik bir çözüm gibi görünür; fakat yetki merkezileştikçe bağımsız ve yerel denetim kanalları daha da zayıflar. Böylece sorun çözülmek yerine yeniden üretilir.
Bu döngü, üniversite yönetiminde sorumluluğu da belirsizleştirir. Rektör üniversite içinde güçlü olsa da merkezi sisteme bağlı çalışır. YÖK izin verir, planlar ve gerektiğinde müdahale eder; ama üniversite içindeki akademik hayatı bütünüyle görmez. Sayıştay devlet üniversitelerinin mali işlemlerini denetler; ama akademik yönelimi ölçmez. Vakıf üniversiteleri kamu hizmeti sunar; fakat mali açıdan devlet üniversiteleri kadar açık raporlanmazlar.
Üniversiteyi kimin yönettiğini anlamak için yalnızca atama kararlarına bakmak yetmez. Kadro ilanlarına, program izinlerine, bütçe tablolarına, Sayıştay raporlarına, YÖK kararlarına, senato işleyişine ve kampüsün kurum hafızasına birlikte bakmak gerekir. Üniversitelerin nasıl yönetildiği, bir toplumun evrensel bilgiyle, eleştirel düşünceyle ve bilimsel yöntemle nasıl bir ilişki kurduğunu da ortaya koyar. Denetim ve yönetim mekanizmaları üniversiteyi bilimsel özerkliği güçlendiren, çoğulculuğu ve eleştirel düşünceyi besleyen bir alana yöneltebilir; ya da onu ağırlıklı olarak izin, kontrol ve idari hiyerarşi içinde işleyen bir teşkilata dönüştürebilir. Üniversite, bir ülkenin kendine tuttuğu aynalardan biridir. O aynada liyakat anlayışı, özgürlüğü, kamu kaynağına bakışı, denetim kapasitesi ve geleceği nasıl kurmak istediği görünür.