Yargı Bağımsızlığı ve Tarafsızlığı ile Yargı Siyasallaşması
Candan Sevinç · 2026-06-20

Türkiye gündeminde sıkça tartışılan, Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 36. İstinaf Hukuk Dairesi’nin CHP’nin 38. Olağan Genel Kurulunu “mutlak butlan” sebebiyle iptal etmesi, beraberinde pek çok soruyu gündeme getirmiştir. Bu gelişmeyle, “hukuk devleti”, “güçler ayrılığı”, “güçler birliği”, “yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı” ile “yargı siyasallaşması” kavramları nedir, nasıl uygulanır, sorularına cevap arayarak, ülkemizdeki gelişmeleri bu yönleriyle tartışabiliriz. Böylelikle “hukuk devleti, güçler ayrılığı ve birliği, yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı ilkelerinin ortadan kaldırılması ve yargının siyasallaşması durumunda, toplumsal etki nasıl olur?” sorularını da cevaplamış oluruz.
Hukuk Devleti
Hukuk devleti, tüm eylem ve işlemleri hukuk kurallarına bağlı olan, birey temel hak ve özgürlüklerini güvence altına alan, yasama, yürütme ve yargı organları arasında güçler ayrılığı ilkesinin uygulandığı, bu organların hukukun üstünlüğü ilkesi çerçevesinde denetlenebildiği bir devlet modelidir. Platon “Yasalar” adlı eserinde yazılı kurallara ve anayasaya dayalı ikinci en iyi devleti kurgulamıştır. Aristoteles bu ilkeyi, Politika adlı eserinde, “Hukukun egemenliği, herhangi bir bireyin egemenliğinden evladır.” şeklinde ifade etmiştir. Anayasamızın 2. maddesinde, Türkiye’nin “insan haklarına saygılı, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti” olduğu belirtilmektedir.
Hukuk devletinin kendisini koruyabilmesi için bağımsız ve tarafsız bir yargı mekanizmasına ihtiyacı vardır. Bağımsız ve tarafsız yargı, birey hak ve özgürlükleri ile siyasal iktidar uygulamaları arasındaki dengeyi sağlaması bakımından hukuk devletinin vazgeçilmez unsurudur. Yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığının güvence altına alınmadığı bir devlet, tam anlamıyla bir hukuk devleti olamaz. Bağımsız ve tarafsız yargı, hukukun üstünlüğünün teminatıdır.
Hukukun üstünlüğünün sağlandığı toplumlarda, siyasal iktidar, meşru bir gerekçe olmadan, birey hak ve özgürlüklerine müdahale edemez. Bağımsız ve tarafsız yargı, birey temel hak ve özgürlüklerinin en büyük koruyucusudur. Yargı organları, idareyi ve kanunları denetleyebilir, kural korucular dahil herkesi bağlayıcı kararlar verebilir. Yargı, bu denetim yetkisini kullanarak temel hak ve özgürlükleri garanti altında tutar ve hukukun üstünlüğü ilkesinden hareket ederek hukuk devleti ilkesinin zedelenmesini önler.
Bireylerin temel hak ve özgürlüklerinin korunması için siyasal iktidarların sınırlandırılması, anayasa hareketlerinin özünü oluşturur. Dolayısıyla yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığına ilişkin düzenlemeler devletin temel metni olan anayasalarda koruma altına alınmıştır.
Güçler Ayrılığı ve Güçler Birliği
Devlet yetkilerinin tek elde toplanmasını engellemek için, parlamenter sistemde, Anayasalarda güçler ayrılığı ilkesi benimsenir. Güçler ayrılığı, yasama, yürütme ve yargı organları arasında bir üstünlük olmadan, medeni bir iş bölümü ve işbirliğidir. John Locke, devleti yasama, yürütme ve federatif kuvvetler olmak üzere üçe ayırmış, yargıyı ise yürütmenin bir parçası olarak saymıştır. Ancak, klasik üçlü sistem (yargı bağımsızlığı çerçevesinde, yasama, yürütme, yargı erkleri) 18. Yüzyılda Montesquieu tarafından tanımlanmıştır. Montesquieu, “Kanunların Ruhu Üzerine” adlı eserinde, güçlerin tek elde toplanmasının tiranlığa yol açacağını belirterek, erkler arasında denetim mekanizmaları kurmuştur. Bu erkler Türkiye’de, 1921 Anayasası’nda mutlak güçler birliği, 1924 Anayasasında güçler birliği ve görevler ayrılığı, 1961 ve 1982 Anayasalarında ise parlamenter sistem zemininde, güçler ayrılığı ilkesi olarak düzenlenmiştir. 2017 yılında Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçişle beraber, yasama ve yürütme arasındaki denge yürütme lehine bozulmuş ve güçler birliği ilkesi gündeme gelmiştir ve siyasi iktidar, yetkileri tek elde toplamış ve bu nedenle giderek otoriter bir yapıya bürünmüştür.

Güçler ayrılığı ve hukuk devleti ilkeleri, demokratik toplumlarda birbirini tamamlayan ilkelerdir. Bu ilkelerden biri var olmadan diğeri de var olamaz. Güçler ayrılığı, devlet organlarını ve devletin yapısını belirleyen bir araçken, hukuk devleti ilkesi, bu organlar eliyle hedef olarak ulaşılacak adaleti ve hukukun üstünlüğünü temsil eder.
Güçler ayrılığı ilkesi, hukuk devletinin en büyük düşmanı olan keyfilik ve diktatörlüğü önler. Güçler birliği halinde ise, yasama ve yürütmenin kaynaşması ile artık hukukun tam olarak uygulanabilirliği tehlikeye girer; yargı, yasama ve yürütme birliğinden etkilenmeye açık hale gelir. Güçler ayrılığı, yargının, yasama ve yürütmeden emir ve talimat almasını engelleyerek, tarafsız adaleti sağladığı gibi, birey temel hak ve özgürlüklerinin, siyasal iktidar tarafından çiğnenmesini engelleyen, kurumsal bir koruma kalkanı oluşturur.
Güçler ayrılığı ilkesinin özü, devlete ait yetkilerin tek bir organda toplanması halinde, kötüye kullanılmak suretiyle özgürlüklerin sınırlanacağı düşüncesidir. İktidarın iktidarı sınırlandırması da (devlete ait egemenlik yetkisi yasama, yürütme ve yargı erklerince paylaşılarak) beraberinde özgürlüklerin korunmasını getirecektir. Bu bakımdan güçler ayrılığı, devletin kendi kendisinin bir eleştirisi ve denetimidir de.
Yargı Bağımsızlığı ve Tarafsızlığı
Yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı; yargı organlarının ve yargıçların, yürütme, yasama ve başkaca güç odaklarının (basın-yayın organları, üçüncü kişiler vb.) etkisi altında kalmadan, tarafsız ve özgür iradeleriyle (kendi meslektaşları ve üstleri de dahil, kimseden etkilenmeden) karar vermelerini sağlayan anayasal ve kurumsal bir güvencedir. Bu anlamda, ilk olarak, Magna Carta (1215) ve Haklar Bildirgesinde hukukun üstünlüğü ilkesinin temelleri atılmış, 1689 İngiliz Haklar Yasasında, yargıçlar güvence altına alınmıştır. Bu nedenle İngiliz Haklar Yasası, yargının kurumsal bağımsızlığın en önemli adımı olarak sayılır.
Montesquieu “Kanunların Ruhu Üzerine” adlı eserinde, yasama, yürütme ve yargı erklerinin birbirinden ayrılması gerekliliğini savunarak, bağımsız yargının teorik temellerini atmış, 1787 yılında yapılan Amerika Birleşik Devletleri Anayasası, yargı organının bağımsızlığını sağlayan ilk yasa olmuştur. Ülkemizde ise 1876 Kanun-i Esasisi ile yargıç teminatı ilk defa anayasal metinlere geçmiştir.1924 Anayasası yargı bağımsızlığını metne geçirmiş ancak kurumları aracılığıyla güçlü bir yürütme erki doğurmuştur. 1961 Anayasası, yargı bağımsızlığının belirlenmesi açısından Türkiye’de bir dönüm noktasıdır. 61 Anayasasında Anayasa Mahkemesi ve Yüksek Hakimler Kurulu oluşturulmuştur.
1982 Anayasası’nın ilk biçiminde klasik parlamenter sistemin ilkeleri ve buna bağlı yargı bağımsızlığı korunmuş olmakla birlikte; 2010 ve 2017 değişiklikleriyle yaşanan sistem dönüşümü, HSK’nın yapısını da kökten değiştirmiştir. Bu düzenlemeler sonucunda Kurul; hangi parti iktidarda olursa olsun, siyasal iktidarın istediği takdirde yargı üzerinde hâkimiyet sağlamasına olanak tanıyabileceği bir yapıya dönüştürülmüştür. HSK’nın tüm hakim atamalarını yaptığı, özlük ve disiplin işlerini yürüttüğü göz önüne alındığında, HSK üyelerinin atamalarının, yasama ve yürütme birliğiyle yapılması, Anayasa tarafından belirlenen yargı bağımsızlığını ve tarafsızlığını etkileyen bir unsur olarak görülebilir. Aynı şekilde Anayasa Mahkemesi’ne yapılacak atamalarda da yürütme ve yasamanın ağırlığı taşıdığı görülmektedir. Yasamanın 2017 değişikliğiyle kısıtlanan denetim yetkileri ve partili Cumhurbaşkanı nedeniyle yürütme ve yasama çoğunluk partisi olarak kendini göstermektedir. Yasama ve yürütme erkleri arasındaki denetim, denge mekanizması ortadan kalkmıştır.
Yargı organı görevini bağımsız ve tarafsız bir şekilde yapmadığı veya yapamadığı takdirde, yargı organı olmaktan çıkar ve yürütme ile yasama organının bir uzantısı, hatta silahı haline gelir. Yargı erkinin toplumsal huzuru sağlaması, verdiği kararların hukuken doğru, tarafsız ve bağımsız bir şekilde alınmış olmasına bağlıdır.
Yargının Siyasallaşması
Yargının siyasallaşması, adalet mekanizmasının, hukukun evrensel ilkeleri, bağımsızlık ve tarafsızlık kriterleri yerine, siyasal iktidarların, muhalefetin veya başka güç odaklarının, çıkarları ve ideolojileri doğrultusunda bir araç olarak kullanılması durumudur. Güçler ayrılığı ilkesinin bertaraf edildiği bu durumlarda, yargı, denetleyici bir erk olmaktan çıkar ve siyasi mücadelelerinin yapıldığı bir cephe haline gelir, tarafsızlıktan uzaklaşır, taraf olmaya, siyasi iktidarın ya da güç odaklarının sözcüsü ve temsilcisi olmaya başlar.
Yargının siyasallaşmasıyla (buna araçsallaşmasıyla da diyebiliriz), yargı, siyasi rakipleri tasfiye etme, muhalefeti cezalandırma, siyasal iktidarın yasal olmayan eylem ve işlemlerine yasallaştırma aracı olmak gibi işlevleri üstlenir. Yargının siyasallaşması, bir ülkenin demokrasisini, hukuk düzenini, ekonomisini ve toplumsal adalet duygusunu felç eden bir durumdur. Yargının siyasallaştığı toplumlarda, yargıya olan güven ve inanç azalır. Kişi hak ve özgürlükleri teminat altından çıkar. Adil yargılanma hakkı ortadan kalkar, çünkü adil yargılanma hakkı, yargılamanın ancak bağımsız ve tarafsız bir mahkeme önünde yapılması halinde işlerlik gösterir.
2017 Anayasa değişikliğiyle, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçişle birlikte, hemen hemen tüm yetkilerin yürütme elinde olması nedeniyle, yasama erkinin fonksiyonu azaldığı gibi, yargının siyasallaşması ortamına da zemin oluşturulduğu göz ardı edilmemelidir.
Türkiye’de
Türkiye’de yargının siyasallaştığı söylemleri, her iktidar döneminde dile getirilir. Ancak bu söylemler, son on yıla kadar, hiç bu kadar açık ve net dillendirilebilir değildi. Anayasa değişiklikleri, yapılan uygulamalar, KHK’larla yapılan düzenlemeler sonucu, yargının tam anlamıyla siyasallaştığı algısı toplumda yaygın bir inanış haline geldi. Selahattin Demirtaş, Osman Kavala, Can Atalay'ın tutuklanmaları ile başlayan, bu kişilere dair AİHM tarafından verilen ihlal kararlarının uygulanmaması ile ilerleyen, birçok belediyeye kayyım atanmasıyla devam eden süreç, Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanmaması yolundaki gelişmelerle daha bir boyut kazanmıştır. CHP Belediye Başkanlarının tutuklanması ve haklarında ceza kovuşturmaları açılmasıyla (iddianamelerin uzun süre hazırlanamaması nedeniyle, tutukluluk sürelerinin uzaması ve yargılanma hakkı ihlali gibi nedenler) devam etmiş ve mutlak butlan kararıyla da doruk noktasına ulaşmıştır.
HSK’nın yargıçların atamalarında liyakati dikkate almaması, ödül-ceza yöntemiyle, iktidar lehine karar veren yargıçların hemen terfilerinin yapılması, iktidar aleyhine karar veren yargıçların, disiplin soruşturması ve görevden uzaklaştırılması gibi uygulamaları da yargı bağımsızlığını etkileyen bir etmen olmuştur. Yargının ağır ve yavaş işlemesi, kendisinin de töhmet altında kalmasına neden olduğu gibi, siyasal etkilerle ilgili kamuoyunda oluşan inanç, verilen kararların doğruluğu konusunda büyük bir tartışmaya neden olmuştur. Öncelikle, Anayasa Mahkemesi’nce bireysel hak ve özgürlüklere ilişkin verilen ihlal kararlarının uygulanmaması, Anayasaya aykırılığı oluşturduğu gibi, uymama kararlarında ısrar edilmesi halinde, bu durumun topluma yansıması, anayasasızlaşma ya da hukuksuzlaşma olarak kendini gösterir.
Anayasa başta olmak üzere, yürürlükteki hukuk kurallarına aykırı kararlar almak, Anayasanın emredici hükümlerine uymamak, devleti giderek hukuktan uzaklaştırmak, anayasasızlaştırmaktır. Anayasanın ve hukukun geçerli olmadığı ortamlarda, yönetim giderek otoriterleşir. Toplumu siyasetten arındırma ve devleti anayasasızlaştırma birlikte uygulandığında, otoriter yönetim, totaliter siyasal rejime kaymaya başlar.
Tom Barrack’ın, güçlü liderlik ile bölgenin hakimiyetinin sağlanabileceğine, Türkiye’nin Osmanlı vizyonuna sahip bir müttefik olduğuna ilişkin sözleri, küresel güçlerin Türkiye üzerindeki planlarını açıklamakla birlikte, monarşileri över bir nitelik taşımaktadır. Bir hukuk devleti olmaktan monarşik bir devlete dönüştürmeye dair tehlikeli söylem ve tutumlar ile demokratik, laik, sosyal hukuk devleti niteliğinin baştan sona değiştirilebileceğini düşünmemiz de gerçek dışı olmaz.
Mutlak butlan kararı, toplumun hukuka olan güvenini zedelediği gibi, yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı ilkesiyle de ters düşmüştür. Bu gibi hukuka aykırı kararlar, silsile yoluyla toplum davranışlarına da yansır, buna örnek olarak CHP kayyım yönetiminin, tüzüğü saf dışı bırakarak, bazı partililer için ihraç talebinde bulunmasını gösterebiliriz. Hukuksuzlaşma durumunda artık, bireysel hak arayışları devreye girer, böylelikle toplum düzeni bozulur ve kaos ortamı doğar.
Ülkemize ve içinde bulunduğu coğrafyaya ilişkin, küresel güçlerin planlarını fark ederek, içeride oluşan karışık ortamının ilerlemesinin engellenmesi gerekmekle birlikte, öncelikle Anayasa Mahkemesi ve AİHM kararlarına uyulması, hukuka aykırı düzenlemelerin yenilenmesi sağlanmalı, ayrıca toplumsal bir konsensüs sağlanarak, yapılacak yeni, sivil ve demokratik Anayasa ile HSK’nın üye yapısının yeniden düzenlenerek, atamaların, Cumhurbaşkanı ataması yanında, yüksek yargı organlarının kendi aralarından seçtikleri üyelere yer verilmesi şeklinde olması gerekmektedir. Sayı bazında, yüksek yargı organlarının belirleyici olması hukuk ve adalet ilkeleriyle örtüşecektir. Böylece, HSK her türlü siyasi etkiden uzaklaşacaktır. Anayasa Mahkemesine yapılacak atamaların da HSK atamalarına benzer şekilde yapılması, güçler ayrılığı ilkesinin Anayasada tekrar yerini alması, yani parlamenter sisteme geri dönüşün sağlanması gerekmektedir. Temel hak ve özgürlüklerle ilgili koruyucu düzenlemeler yapılması, yeni nesil haklara da (dijital haklar, kişisel verilerin korunması, vb.) Anayasa'da yer verilmesi ile ülkemizde uzun yıllardır süregelen, tartışmalar ve bilinmezlik ortamı nihayet bulacak ve Cumhuriyetle birlikte elde edilen tüm kazanımlar, tekrar hukuki güvenliğe kavuşacaktır.