Yer Altından Sesler Dante’den Marx’a: Bir Madenin İçinden Kapitalizme Bakmak

Nevhan Varol · 2026-06-22

Yer Altından Sesler
Dante’den Marx’a: Bir Madenin İçinden Kapitalizme Bakmak

Nisan ayı Doruk Madencilik işçi direnişinin hemen ardından, Özşen Madencilik işçilerinin Edirne'nin Uzunköprü ilçesinde hak gasplarına karşı eylemleri ile başladı. İşçiler talepleri karşılanmadığı için yerin 1200 metre altında çalıştıkları galerilerde açlık grevine girdiler. Aileleri maden önünde silahlı saldırıya maruz kaldı. Grev süresince işçiler ile sendika yöneticilerinin iletişimi maden yönetimi tarafından engellendi. Aylardır ödenmeyen maaşlar, fazla mesailer, birikmiş tazminatlar ve işten çıkarmalara karşı Bağımsız Maden-İş öncülüğünde yürütülen direniş, 14 Haziran’da kazanımların elde edilmesiyle sona erdi. Üç günlük açlık grevinin ardından yeryüzüne çıkan işçiler, bu kazanımı 15-16 Haziran 1970 Büyük İşçi Direnişi’nin yıldönümüne atfetti.

Ülkemizde son bir yıl içinde tanık olduğumuz nice madenci direnişlerinin son halkası olan bu açlık grevi, aslında sanayi devriminden bu yana farklı ülkelerde, farklı zamanlarda ve yoğunluklarda karşımıza çıkan sınıf mücadelesinin güncel bir görünümü. Sadece bir maaş talebi olarak göremeyeceğimiz bu grevler, ekonomi-politik bir sorunun ve yapısal eşitsizliklerin tekrarlanan göstergesi.

Karl Marx, insanlık tarihini üretim araçlarının sahibi olanlarla, bunları kullananlar arasındaki çatışma olarak ele alır. Ona göre "şimdiye kadarki bütün toplumların tarihi, sınıf mücadelelerinin tarihidir." Bu süreç kölelik, feodalizm ve kapitalizm evrelerinden geçerek bugünkü haline ulaşır. Günümüzde tekil olarak medyaya yansıyan grevler, direnişler bu sürecin sonuçları olduğu kadar kanıtlarıdır da.

Marx bize kapitalizmin sömürü düzenini ilmek ilmek açıklar. Bu açıklama ne mağdur edebiyatı ya da işçi güzellemesi yapar ne de kişisel olarak patronlarla ilgilenir. O sistemi deşifre eder.

Marx, bu çatışmanın taraflarını iki temel kavramla somutlaştırır: İşçi 'canlı emeğin', sermaye ise geçmişte gasp edilmiş emeklerin birikimi olan 'ölü emeğin' kavramıdır. Marx işçiyle patron arasındaki ilişkiyi, iki bireyin ya da iki ahlaki karakterin karşı karşıya gelmesi olarak değerlendirmez. Her ikisi de belirli toplumsal ilişkilerin taşıyıcısı oldukları için karşı karşıya gelirler. Kapitalist, sermayedar ölü emeğin, işçi ise canlı emeğin kişileşmiş hali olarak kavramsallaşır Marx’ın teorisinde.

Canlı emek, üretim sürecinde doğayı dönüştüren, yeni değer yaratan insan etkinliğine vurgu yapar. Ölü emek ise geçmişte harcanmış emeğin makinelerde, binalarda, altyapıda, hammaddelerde ve sermayede birikmiş halini tanımlar. Sermaye, ölü emeğin ta kendisi, onun toplumsal biçimidir.

Marx kapitalizmin temel çelişkilerinden birini, canlı emeğin kendi yarattığı bu ölü emeğin egemenliği altına girmesi olarak gösterir. Bu çelişkiyi Kapital'de son derece çarpıcı bir metaforla anlatır Marx: "Sermaye ölü emektir. Vampir gibi ancak canlı emeği emerek yaşar ve ne kadar çok emek emerse o kadar çok yaşar." 

Görsel Tasarım: Politik İnşa Yaratıcı Ekip

Geçmiş emeğin birikmiş hali olan sermaye kendi başına yeni değer yaratamaz, varlığını sürdürebilmek için sürekli yeni canlı emeğe ihtiyaç duyar. Ne var ki üretimi mümkün kılan insan etkinliği, zamanla kendi yarattığı güçlerin buyruğu altına girer.

Özşen Madencilikte yaşanan grevin sadece madencileri ilgilendirmediği, tüm toplumsal üretimin içindeki yurttaşların ortak sorunu olduğunun hakkını vermemiz lazım. Meydanlarda ve ocaklarda, görünürde sadece belirli bir sektörde haksızlığa uğrayan işçi özneleri değil; onların dolayımında sınıf mücadelesini gözler önüne seren ve bu çatışmanın ardındaki yapısal sorunlara dikkat çeken daha geniş bir toplumsal mücadelenin güncel temsilcilerini izliyoruz.

Bu mücadeleyi, siyaset kuramcısı William Clare Roberts’ın Marx’ın Kapital’ini Dante’nin İlahi Komedya’sına benzer bir yolculuk olarak okuma önerisiyle derinleştirebiliriz. Dante nasıl cehennemin katmanlarında ilerleyerek günahın farklı biçimlerini ele alıyorsa, Marx da meta, ücret, sermaye ve emek ilişkilerinin ardındaki toplumsal yapıyı adım adım açığa çıkarır.

Bu anlatının yalnızca teorik bir tartışma olmadığını görmek için ülkemizde madenciliğin nasıl işletildiğine ve madencilerin nasıl yaşamaya çalıştığına bakalım kısaca.

Bugün özel sektörde yer altı kömür madencilerinin ücretleri çoğunlukla 60-65 bin lira seviyesinde seyrederken, bazı açık ocak ve metalik maden işletmelerinde ücretler asgari ücret bandına kadar gerileyebilmekte. Dört kişilik bir aile için yoksulluk sınırının 118 bin liraya ulaştığı bir ortamda bu tablo, madencilerin yarattıkları değerden ne ölçüde mahrum bırakıldığını da ortaya koyuyor.

Genelde işçiler, özelde madenciler açısından; gasp edilen yalnızca emek değil çoğu zaman yaşamın kendisidir diyebiliriz. Madencilere tanınan yıpranma hakkı ve erken emeklilik düzenlemelerini, bu işin insan bedeninde yarattığı tahribatın resmi kabulü olarak görmek yanlış olmaz.

İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi verilerine göre 2013-2025 yılları arasında en az 1267 maden işçisi iş cinayetlerinde yaşamını yitirmiş. Yeraltında geçirilen yıllar yalnızca göçük, yangın ve grizu patlaması riskleriyle baş başa bırakmaz madencileri. Akciğer tozlanması, kronik solunum yolu hastalıkları, kas-iskelet sistemi rahatsızlıkları ve kalıcı iş göremezlik tehlikesi de madencinin her dem yanı başında bekler. Soma’dan Amasra’ya, Şirvan’dan Ermenek’e uzanan liste, münferit ölümlerden çok yapısal bir işçi kıyımı düzeninden söz ettiğimizi gösterir.

Böyle bir panoramada işçilerin en temel koruma araçlarından biri tabii ki sendikal örgütlenme. 2026 verilerine göre madencilik ve taş ocakları işkolundaki yaklaşık 200 bin işçinin ancak 41.500’ü sendikalı. Başka bir ifadeyle her beş madenciden dördü sendikal korumadan yoksun. Üstelik birçok özel işletmede sendikalaşma girişimleri işten çıkarma, sürgün ve çeşitli baskılarla adeta cezalandırılmakta. Bu nedenle maden işçilerinin mücadelesinin yalnızca ücret ve çalışma koşullarının iyileştirilmesine yönelik olmayıp, örgütlenme hakkının fiilen tanınması adına yapıldığını vurgulamalıyız. 

Fotoğraf: Gonca Soysal

Ancak burada daha temel bir noktayı sorgulamak gerekir. Eğer bütün zenginlik canlı emek tarafından yaratılıyorsa ve ölü emek tarafından biriktirilip gasp ediliyorsa; genelde üretimin, özelde maden ocaklarının esas amacı nedir? İlk bakışta cevap açıktır: Kömür, demir ya da altın insanların enerji, ulaşım, barınma ve sanayi ihtiyaçlarını karşılamak için üretilir. Amaç toplumsal yaşamın devamlılığı için yeniden üretimdir. Ne var ki kapitalist üretim tarzında bu ilişki tersine döner. Üretim, ihtiyaçların karşılanmasının aracı (kullanım değeri) olmaktan çıkar ve sermaye birikiminin aracına (değişim değeri) dönüşür. İnsan emeği yaşamı sürdürmek için değil, sermayeyi genişletmek için seferber edilir.

Sonuçta toplumu yaşatmak için yaratılan zenginlik, insanların hizmet ettiği bağımsız bir güce dönüşür. İnsanlar üretimi yönetmez; üretim onların yaşamını yönetmeye başlar. Çalışma saatlerinden ücretlere, kentlerin biçiminden siyasal kararlara kadar toplumsal hayatın temel dinamikleri sermayenin ihtiyaçlarına göre şekillenir. Marx’ın Kapital boyunca izini sürdüğü tersine dönüş tam da budur.

Dante'nin peşinde cehennemin katmanlarında ilerler ve günahın farklı biçimleriyle karşılaşırız. Her dairede ahlaki zaafların farklı tezahürleri görünür. Marx'ın cehennemi ise fabrikalarda, madenlerde, tersanelerde ve atölyelerde karşımıza çıkar. Dante'nin günahkârları işledikleri günahların sonuçlarını yaşarken, Marx'ın izahında dünyamızdaki işçiler kendi elleriyle yarattıkları zenginliğin ve toplumsal güçlerin tahakkümü altında yaşamaya zorlanırlar. Sermaye, insanların ortak emeğinin ürünü olmasına rağmen, onların üzerinde bağımsız ve yabancı bir güç olarak yükselir.

Biz aslında yerin 1200 metre altında açlık grevine başlayan madenciler ile Sanayi Devrimi’nden beri direnen işçiler arasındaki tarihsel benzerliği yalnızca takip etmiyoruz; aynı kapitalist cehennemin farklı katlarında yankılanan ortak bir sese tanıklık ediyoruz.