Yurttaş Kaybolursa Cumhuriyet Kimin Olur?

Ferda Albağ · 2026-08-31

Yurttaş Kaybolursa Cumhuriyet Kimin Olur?

Muş’un Malazgirt ilçesinde 26 Ağustos’ta düzenlenen 1071 anmasında Cumhurbaşkanı Erdoğan, Malazgirt’ten Millî Mücadele’ye uzanan tarihsel bir hat kurdu; “Terörsüz Türkiye” ve “terörsüz bölge” hedeflerini bu yürüyüşün devamına yerleştirirken meydandaki kalabalığın dünyaya “birlik ve beraberlik” mesajı verdiğini söyledi. Bir gün önce Ahlat’ta ise sürecin tamamlanmasıyla “86 milyon vatandaşıyla Türk milletinin kazanacağını” vurguladı. Güvenlik, bölgesel yeniden yapılanma ve toplumsal birlik böylece aynı siyasal anlatıda buluştu.

Malazgirt’te kurulan bu anlatı güncel siyasetin temel sorularından birini yeniden önümüze getiriyor: Birliği ne kurar ve bu birliğin siyasal öznesi kimdir?

Tarihsel hafıza, ortak acılar, mücadeleler ve geleceğe ilişkin ortak irade güçlü bir aidiyet yaratabilir. “86 milyon” sözü ise bu aidiyete siyasal bir içerik kazandırmayı gerektirir. O içerik Cumhuriyet’in kuruluş ilkesinde vardır: Yurttaşlık.

1924 Anayasası’nın 88. maddesi, “Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibarıyla Türk ıtlak olunur” hükmüyle farklı kökenlerden gelen insanları ortak bir siyasal statü içinde tanımladı. Bugünkü Anayasa kanun önünde eşitliği 10. maddede, vatandaşlık bağını 66. maddede düzenliyor. Cumhuriyet’in tarihsel hamlesi burada belirginleşir: İnsan, devlet karşısında kendi yurttaşlık sıfatıyla hak sahibidir.

Elbette bu ilkenin gerçek değeri anayasa metninde yazmasıyla tamamlanmaz; gündelik hayatta karşılığını bulduğu ölçüde siyasal bir gerçekliğe dönüşür.

Birlikten Yurttaşlığa

Siyasal iktidarın uzun süredir yoğun biçimde başvurduğu “birlik” ve “beraberlik” dili, Türk, Kürt, Alevi, Sünni, dindar, seküler; iktidardan yana ya da muhalif kimlikler üzerinden yürüyen siyasal ayrışmayla yan yana ilerliyor.

Farklılıkların kamusal görünürlüğü demokratik hayatın doğal parçasıdır. Cumhuriyet açısından asıl mesele, bu farklılıkların hakka erişimin ölçüsüne dönüşüp dönüşmediğidir.

Parti çevresi, cemaat, örgüt ya da nüfuz sahibi bir kişi devlet kapısında geçerli referansa dönüştüğünde yurttaşlık geri çekilir. “Yerli ve millî”, “biz” ve “onlar” gibi siyasal ayrımlar kamu gücünün kullanımına taşındığında siyasal yakınlık, hukuki statünün önüne geçmeye başlar.

Cumhuriyet’in halk egemenliği ilkesi burada kesin bir sınır çizer: İktidar devleti belirli bir süre yönetir; egemenlik yurttaşa aittir. Muhalefet de bu egemenliğin doğal sonucudur. İktidarı eleştirmek, yurttaşın siyasal hakkının kullanımıdır.

Birlik tam da bu yüzden benzerlikten doğmaz. Ayrı düşüncelere, hayat biçimlerine, inançlara ve kökenlere sahip insanların ortak siyasal düzenin eşit üyeleri olduğuna duyduğu güvenle güç kazanır.

Bu güvenin tarihsel kaynağına bakıldığında Cumhuriyet’in kuruluşuyla açılan mesafe daha açık görülür.

Cumhuriyet’in Tarihsel Mesafesi

Cumhuriyet’in en önemli tarihsel hamlelerinden biri, bireyin siyasal statüsünü cemaat, mezhep ve hanedan aidiyetlerinden çıkararak yurttaşlık temelinde yeniden tanımlamasıydı. Osmanlı’nın çok katmanlı düzeninden ulusal egemenliğe geçiş, devlet ile toplum arasındaki ilişkinin hukuki zeminini yeniden kurdu. Laiklik ise devletin yurttaşlar karşısında herhangi bir inancı ayrıcalıklı hâle getirmemesinin; farklı inanç ve inançsızlık biçimlerinin ortak hukuk içinde eşit yurttaşlık temelinde yaşayabilmesinin güvencesiydi.

Yüz yıl sonra ise mesele, bu tarihsel kazanımın devletin gündelik işleyişinde ne kadar karşılık bulduğunda düğümleniyor.

Kamuya girişte mülakatların yıllardır liyakat tartışmasının konusu olması, devlet kadrolarına erişimin hangi ölçütlerle belirlendiği sorusunu canlı tutuyor. Hakka erişimde siyasal ya da kişisel aracılık kuşkusu da aynı yere çıkıyor: Yurttaşın hakkı ile devlet arasına kim giriyor?

Kamu kaynaklarının kullanımı bu sorunun maddi yüzüdür. Kamu kaynağının hangi usulle dağıtıldığı, hangi denetimden geçtiği ve kimin yararına kullanıldığı yurttaşın doğrudan meselesidir.

Yurttaş bütçeye ortak olduğu kadar bütçenin hesabına da ortaktır.

Aynı ilke yargıda daha ağır bir anlam kazanır. Adaletin kişiye, siyasal konuma ya da nüfuza göre değiştiği kuşkusu yaygınlaştığında zarar gören, tek tek davaların sınırını aşarak hukuk düzenine duyulan güven olur.

Sosyal devlet de yurttaşlığın başka bir yüzüdür. Eğitim, sağlık, barınma ve sosyal güvenlik; lütuf, sadakat karşılığı ya da himaye ilişkisi içinde dağıtılan imkânlara dönüştüğünde kamusal hak fikri içerik kaybeder.

Liyakat, bütçe, yargı ve sosyal haklar böylece aynı sorunun farklı yüzlerini gösteriyor: Cumhuriyet’in kurduğu yurttaşlık ilişkisinin bugünkü niteliği. Çünkü yurttaşlık, yalnızca anayasa maddelerinde tanımlanan bir statü değil, devletin her gün yurttaşla kurduğu ilişkinin kendisidir.

Yurttaş Kaybolursa

Şimdi Malazgirt’e dönelim.

Meydanda söylenen “birlik ve beraberlik” sözü ile Ahlat’ta dile getirilen “86 milyon” ifadesinin siyasal ağırlığı, kürsüden yükseldiği anda değil, devletin gündelik işleyişinde ortaya çıkar.

Bir kamu kadrosuna kimin hangi ölçütle alındığına bakın.

Bütçenin nasıl harcandığına.

Mahkeme kararlarının nasıl karşılık bulduğuna.

Sosyal hakkın hangi koşullarda kullanılabildiğine.

Siyasal eleştirinin hangi sınırlar içinde yapılabildiğine.

Birlik buralarda sınanır.

Bugün “Terörsüz Türkiye”, yeni anayasa ve bölgesel yeniden yapılanma başlıklarının aynı dönemde tartışılması bu yüzden önem taşıyor. Güvenliğin kalıcı siyasal zemini, farklı aidiyetleri dönemsel temsil pazarlıklarına bağlamak yerine yurttaşlık hukukunu güçlendirmekten geçiyor. Devlet ile kişi arasında açılan her mesafe; parti çevresine, cemaate, örgüte, nüfuz sahibine ya da dış aktöre yeni bir hareket alanı bırakır.

Malazgirt’te başlayan soruya verilecek yanıt artık daha açık.

Birliği meydandaki kalabalık kurmaz.

Birliği her konuda aynı düşünmek de kurmaz.

Birliği, Cumhuriyet’in yurttaşla yaptığı siyasal sözleşmenin gücü kurar.

Harita ülkenin sınırını gösterir; siyasal bütünlüğün gerçek çizgisi, yurttaşın devlet karşısındaki yerinde belirir.

O çizgi silikleştiğinde “birlik” sözü yaşamaya devam edebilir.

Fakat yurttaş kaybolursa Cumhuriyet’in kimin olduğu sorusu kaçınılmaz hâle gelir.

Cumhuriyet, egemenliğin sahibi olan yurttaşındır.