Yurttaşlık Yok Sayılırsa Seçim Ne İşe Yarar?
Emine Albağ · 2026-06-15

Bilginin daraltıldığı, iradenin yönlendirildiği bir düzende demokrasinin anlamı
Her seçimden sonra aynı cümle tekrar ediliyor: “Millet iradesini sandıkta gösterdi.” İlk bakışta demokratik bir tespit gibi görünen bu ifade, günümüzde tartışmayı sona erdiren bir hüküm işlevi görmektedir. Oysa demokrasi, seçim sonuçlarından ibaret değildir. Seçim, demokratik sürecin yalnızca görünen yüzüdür. Seçimler söz konusu olduğunda niceliksel sonuçtan ziyade, o sonucun hangi koşullarda ortaya çıktığının düşünülmesi gerekiyor.
Hakiki bir demokratik katılımın olabilmesi için seçmenlerin özgür iradeyle karar verebilmesi şart. Bunun için de seçmenler bilgiye erişebilmeli, farklı görüşlerle karşılaşabilmeli ve bu görüşleri eleştirebilmeli. En az bunlar kadar önemli olan bir husus da şu: Seçmenler yönetenleri denetleyebilmeli. Bilginin sınırlandığı, kamusal tartışmanın daraltıldığı ve karar süreçlerinin toplumdan uzaklaştığı bir düzende sandık varlığını korusa bile demokrasinin niteliği tartışmalı hâle gelir.
Bu nedenle dikkat edilmesi gereken, sandıktan çıkan sonucun kendisinden çok, o sonucu üreten siyasal ve toplumsal zemindir. Siyasal tercihler yalnız seçim günü oluşmaz. Gündemin nasıl kurulduğu, hangi bilgilerin açığa çıkarıldığı, hangi seslerin duyulduğu ve hangilerinin dışarıda bırakıldığı da ortaya çıkacak tercihleri biçimlendirir. İkna aygıtları aracılığıyla kamuoyu çoğu zaman oy verme gününden çok önce şekillendirilir. Siyasal literatürde buna rıza üretimi adı verilir.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın BlackRock CEO’su Larry Fink ile yaptığı görüşmeye bu açıdan bakmak gerekir. Tartışılması gereken, ekonomik ve toplumsal sonuçlar doğurabilecek kararların hangi süreçlerde şekillendiği sorusunun yeniden gündeme gelmiş olmasıdır. Demokratik rejimlerde yurttaşın, iktidarın yapıp ettiklerinin sonuçlarından etkilenen kişi olmaktan çok, sonuçları doğuran tüm aşamaları bilme ve denetleme hakkına sahip kamusal bir özne olduğu/olması gerektiği unutulmamalıdır.
Burada dikkat çekici olan nokta, tek bir diyaloğun içeriğinden çok, karar alma süreçlerinin giderek daha çok kapalı kapılar ardında yürütülmesi. Çünkü demokratik meşruiyet seçimlerden beslendiği ölçüde, yönelimlerin nasıl belirlendiğinin toplum tarafından bilinmesiyle de besleniyor. Kamusal denetimin ışığı karar odalarına ulaşmadığında, temsil derin bir kuyuya dönüşüyor ve ancak partili otoritelerin sesi duyuluyor, yurttaşlık soluksuz kalıyor.
Sorunun izini sürdüğümüzde Türkiye'nin bu tür tartışmalara yabancı olmadığını görürüz. Özellikle son yıllarda Körfez sermayesiyle yürütülen yatırım görüşmeleri, kamu varlıklarının yönetiminde merkezi bir konuma yerleşen Türkiye Varlık Fonu etrafındaki uygulamalar ve stratejik ekonomik kararların giderek daha dar çevrelerde şekillenmesi, kamusal denetimin sınırlarına ilişkin soru işaretlerini artırdı. Toplumu doğrudan etkileyen ekonomik tercihlerin hangi görüşmelerin, hangi pazarlıkların ve hangi önceliklerin ürünü olduğuna dair belirsizlikler sürdükçe, demokratik meşruiyet yalnızca sonuçlar üzerinden değil, süreçler üzerinden de tartışma konusu olmaya devam ediyor. Enerji, ulaşım, sağlık ve altyapı alanlarında alınan kararların etkileri ise geniş toplum kesimlerinin gündelik yaşamında somut biçimde hissediliyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın BlackRock CEO’su Larry Fink ile görüşmesinin ardından yapılan açıklamalarda Türkiye’nin yatırım ve finans merkezi hâline getirileceği propagandist dille vurgulanırken, yurttaşların yaşamını etkileyecek olası ekonomik değişimlerin kapsamı ve toplumsal sonuçları kamuoyuyla ayrıntılı biçimde müzakere edilmiyor.
Alınacak kararların toplumsal maliyeti ne olacak? Kamusal hizmetler nasıl etkilenecek? Yükümlülükler hangi kesimlerin omuzlarına yüklenecek? Bu sorular yanıtlanmayınca ve hatta sorulara yer açılmayınca, yurttaşlar bu tür soru ve yanıtların peşine kendisi düşüyor ve zihni kendisinin vermek zorunda kaldığı kurgusal cevaplarla iyice bulanıklaşıyor. Oysa demokrasi tam da bu soruların sorulabildiği ve yanıtlarının yurttaşlara açıkça beyan edildiği ölçüde anlam kazanır.
Erdoğan’ın geçtiğimiz günlerde DEİK (Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu)’unda yaptığı, yabancı yatırımcılardan yirmi yıl boyunca vergi alınmayacağına dair açıklamasının, işte böyle sorusuz ve yanıtsız, öyle hızla geçiştirilebilecek türden olmadığı ortada. Türkiye Cumhuriyeti’nin yurttaşları bu açıklamada terazinin imtiyazla dolu kefesinde olmadığını görüyor ve bunun için ekonomi profesörü olmak gerekmiyor.
Artık neredeyse kural haline gelmiş olan bu tür adımlar ekonomik diyalogların içeriğinin örtülmesiyle sınırlı değildir. Yönetilenin siyasal özne olarak varlığını sürdürebilmesi için bilgi, eğitim ve örgütlenme alanlarının şeffaf kalması gerekir. Bu mecralardan herhangi birinde yaşanan kısıtlama, yurttaşlığın da kısıtlanması anlamına gelir.
2022’de yürürlüğe giren ve kamuoyuna “dezenformasyon yasası” olarak sunulan 7418 sayılı düzenleme ile “yanıltıcı bilgiyi yayma” suçu tanımlanmış, bu alan yargı müdahalesine açılmıştı. Uluslararası raporlar, düzenlemenin ifade özgürlüğü açısından geniş ve belirsiz bir müdahale alanı yarattığını ortaya koyduğu halde yasa yürürlükte.
Gerek gazetecilerin gerekse yurttaşların bu düzenleme nedeniyle soruşturma, gözaltı ya da dava süreçleriyle karşı karşıya kaldıkları kamuoyuna yansıdı. Böylece bilginin dolaşımı kısıtlanırken, hangi bilgilerin ulaşılır olacağına ilişkin sınırlar da siyasal iktidarın etkisine açık hâle geldi. Toplumsal eşitsizlikleri, hak kayıplarını ve toplumsal sorunları gündeme taşıyan eleştiriler geri plana itildikçe adaletsizlik olağanlaşır; siyasal sistem ise sorgulanabilir bir yapı olmaktan çıkarak kabullenilen bir gerçeklik olarak sunulur.

Benzer biçimde eğitim politikaları da pedagojik tercihlerin konusu olmaktan çıkmıştır. Eğitim, geleceğin yurttaşlarını şekillendiren kamusal bir alan olduğu için müfredattan öğretmen yetiştirme politikalarına kadar uzanan her karar, eleştirel düşüncenin ve demokratik kültürün geleceğini doğrudan etkiler. Bu nedenle eğitim alanındaki her dönüşüm, aynı zamanda yurttaşlığın yarınına ilişkin bir tercih anlamı taşıyor.
Bireylerin örgütlenme özgürlüğü de baskılanmakta: Temel yurttaşlık haklarından biri olan sendikal ve sivil örgütlenme faaliyetleri, artan idari denetimler ve çeşitli sınırlamalarla yürütülüyor. Sendikalaşma oranlarının uzun yıllardır düşük (%14) seyretmesi de bu tablonun önemli göstergelerinden biri olarak öne çıkıyor. Grevlerin “milli güvenlik” gerekçesiyle ertelenmesi ya da çeşitli müdahalelerle etkisizleştirilmesi, çalışanların ortak hak arama kapasitesini zayıflatıyor. Dayanışma kanalları daraldığında propaganda daha etkili hâle gelir; insanlar birbirinden uzaklaştıkça ortak sorunlar kamusal meseleler olmaktan çıkıp kişisel başarısızların sonucu olarak algılanır.
Hatırlanması gereken nokta şudur: Baskının varlığı, ona karşı geliştirilecek imkânları da görünür kılar. Manipülasyonla üretilen rıza, bireyi yalnızlaştırarak etkisini artırır; dayanışma ise bu yalnızlığı dağıtır. Toplumsal iradenin bütünüyle ortadan kalkmadığını ve kolektif hareketin sonuç üretebildiğini gösteren örneklere şahit olduğumuzu zamanımızın tecrübelerinde de biliyoruz. Bağımsız Maden-İş üyesi madencilerin Doruk Madencilik’e karşı yürüttüğü mücadele, tek tek bireylerin aşmakta zorlanacağı bir haksızlığa örgütlülükle nasıl yanıt verileceğini gösterdi ve göstermeye devam ediyor.
Tam da burada temel mesele bütün açıklığıyla ortaya çıkıyor: Demokrasi bir yurttaşlık pratiğidir. Yaşamakta olduğumuz sorun, seçim sandığına indirgenmiş demokrasiden kaynaklanan bir sorun. Yine yurttaşın kamusal hayat alanındaki konumunun silikleşmesiyle ilgili bir sorun diye de ifade edebiliriz bunu.
Demokrasinin, yönetilenlerin değil, yönetime katılanların rejimi olduğunu her gün hatırlamamız ve hatırlatmamız gerekiyor. Bu hatırlama da ancak yurttaşların bilgiye erişebildiği, eleştirebildiği, örgütlenebildiği ve karar süreçlerine müdahil olabildiği koşullarda mümkün. Yurttaşlık bilincinin zedelendiği yerde demokrasi de kalmıyor, olsa olsa şeklen demokrasi oluyor.
Demokratik seçimlerin gerçekten anlam taşıyabilmesi, sandığın varlığından önce yurttaşın varlığının güvence altına alınmasına bağlı. Bunu sağlayacak olan da yurttaşlardan başkası değil. Aksi halde siyasi iktidarlar, kapalı kapılar arkasında kendilerine meşruiyet aramaya ve bulmaya devam edecekler. Ve şüphesiz bu pazarlığın bir bedeli olacak, o da yurttaşın yokluğu.