Cambaza Bak: Avrupa’da Krizin Faturası Kime, Öfkesi Kime?
Ronay Ümit · 2026-10-26

Fransa’da Eylül ayında, lise öğrencilerinin Créteil'deki öğretmen eksikliğini protesto etmeleriyle başlayan eylemler, Paris çevresine ve başka kentlere yayıldı. Öğrenciler öğretmen kadrolarının artırılmasını, okul binalarının iyileştirilmesini ve eğitim ödeneklerinin güçlendirilmesini istiyor.
Ekim ayı boyunca öğrenci, öğretmen ve velilerin katıldığı gösterilerde eğitim, sağlık ve kamu bütçesiyle ilgili talepler öne çıkıyor. Askerî harcamalar artırılırken okulların ihtiyaçlarının karşılanmaması, hükümetin bütçe tercihlerini de protestoların hedefi hâline getiriyor.
17 Ekim'de hayat pahalılığına karşı yüz binlerce kişi Fransa sokaklarına çıktı. Organizatörlere göre 800 bin, İçişleri Bakanlığına göre 550 bin kişinin katıldığı gösterilerin büyük bölümü barışçıl geçti. Bazı kentlerde çatışmalar yaşandı; Limoges Belediye Binası kundaklandı. Bir kamu binasının hedef alınması, eğitimden barınmaya kadar devletten karşılanmasını bekledikleri taleplerle sokağa çıkan insanların öfkesinin iktidara yönelik olduğunu gösteriyor. İçişleri Bakanı Laurent Nuñez ve Başbakan Sébastien Lecornu şiddetten aşırı sol grupları sorumlu tuttu.
RN liderleri Jordan Bardella ve Marine Le Pen de şiddet görüntülerini Macron yönetimine karşı kullandı. İktidarın kamu düzenini sağlama sorumluluğuyla RN'nin muhalefet hesabı farklıydı. Sonuçta yüz binlerce insanın geçim sıkıntısını konuştuğu gündem, siyasetçiler tarafından gasp edilerek şiddet ve güvenlik tartışmalarına kaydırıldı.
Reims'te öğrenci gösterilerine yönelik farklı polis uygulamalarına ilişkin haberler de bu tartışmanın parçası oldu. Libergier Lisesi önündeki eğitim protestolarına göz yaşartıcı gazla sert bir şekilde müdahale edildiği, buna karşılık Saint-Joseph Lisesinden çıkan ve yabancı düşmanı sloganlar attığı bildirilen bir öğrenci kortejinin yürüyüşünü müdahalesiz tamamladığı aktarıldı. Lutte Ouvrière'nin haberine göre ikinci kortejde “Fransa Fransızlarındır” ve “Araplar dışarı” sloganları yükseldi.
Fransa: Yüksek Kamu Harcamaları, Soğuk Sınıflar ve Güvenlik Siyaseti
Sorun, kamu harcamalarının büyüklüğü kadar kaynakların dağılımında ve hizmetlerin örgütlenmesinde yatıyor. Eğitim Bakanlığının verilerine göre 2025'te millî gelirin yüzde 6,7'si eğitime ayrılmasına rağmen, eğitim harcamalarındaki reel artış yalnızca yüzde 0,1 düzeyinde kaldı. Öğretmen yetersizliği, ders kayıpları, yetersiz personel ve okul binalarının bakım eksiklikleri devam etti.
2025–2026 kışında bazı okullarda sınıf sıcaklıklarının 12 dereceyi aşmaması ve ısıtma arızaları nedeniyle derslerin iptal edilmesi Fransız Senatosunun gündemine geldi. Eğitimdeki açmazlar yalnız okul binalarının fiziksel koşullarıyla sınırlı değil. Avrupa Komisyonunun 2025 ve 2026 raporlarına göre düşük gelirli ailelerin çocuklarını ve sosyoekonomik açıdan dezavantajlı öğrencileri desteklemek amacıyla oluşturulan öncelikli eğitim ağları (REP ve REP+), ihtiyaç sahiplerinin yüzde 70’ine ulaşamıyor. Fransa'da eğitim eşitsizliği, ailelerin sınıfsal konumu ve göçmen kökeniyle de ilişkili. INSEE'nin 2024 verilerine göre göçmen kökeni bulunmayan nüfusta yoksulluk oranı yüzde 11 iken göçmenlerde yüzde 32,8'e, Afrika'da doğmuş göçmenlerde yüzde 39,7'ye yükseliyor. Göçmenlerin Fransa'da doğmuş çocuklarında da yoksulluk oranı yüzde 27 düzeyinde. Bu iki veri birlikte, eğitimdeki eşitsizliklerin sınıfsal boyutunu ve göçmen kökenli ailelerin karşı karşıya bulunduğu yüksek yoksulluk riskini gösteriyor. Ancak gösterilere katılan yüzbinlere bakıldığında, eğitim desteğinden yararlanamayan öğrencilerin yalnızca göçmenlerle sınırlı olmadığı görülüyor.
Eğitimdeki eşitsizlikler, Fransa'daki gelir dağılımı ve yoksulluk verilerinden bağımsız değerlendirilemez. INSEE araştırmasına göre Fransa'da 9,8 milyon kişi, yani nüfusun yüzde 15,4'ü parasal yoksulluk sınırının altında yaşıyor. Yoksulluk oranı ve gelir eşitsizliği, 1996'dan bu yana en yüksek düzeylerine ulaşmış durumda. En yüksek gelirli yüzde 20, toplam kullanılabilir gelirin yüzde 38,8'ini alırken en düşük gelirli yüzde 20'nin payı yalnızca yüzde 8,4. Üstelik bu tablo, en düşük gelir grubunun reel gelirinde sınırlı bir artış yaşanmasına rağmen oluşuyor. Fransa, Avrupa'nın en geniş kamu harcaması sistemlerinden birine sahip. Kamu harcamaları 2025'te millî gelirin yüzde 57,2'sine ulaştı. Bu harcamaların yaklaşık yüzde 60'ı sosyal koruma ve sağlığa ayrıldı. Buna rağmen yoksulluğun artması, kamu kaynaklarının nasıl dağıtıldığı, vergi yükünü kimlerin taşıdığı ve sosyal yardımların ihtiyaç sahiplerine ne ölçüde ulaştığı sorularını gündeme getiriyor. Devletin faiz ödemeleri de büyüyor: 2025'te millî gelirin yüzde 2,2'sine ulaşan bu yükün 2026'da yüzde 2,6'ya çıkması bekleniyor.
Rassemblement National (RN), sosyal yardımlarda ve kamu hizmetlerinde Fransız vatandaşlarına öncelik verilmesini savunuyor. Partinin göç karşıtı söyleminde göçmenler, kamu hizmetlerindeki sorunların ve sosyal yardımlar üzerindeki baskının sorumluları arasında gösteriliyor. Böylece geçim sıkıntısı yaşayan Fransızlarla aynı sorunları paylaşan göçmenler, bu kez sorunun kaynağı olarak karşılarına çıkarılıyor.
İtalya: Milliyetçi Sağ İktidardayken Krizin Sorumlusu Kim?
Fransa'da kamu kaynaklarının nasıl kullanıldığı tartışılırken İtalya'da yıllardır biriken devlet borçları bütçe üzerindeki baskıyı artırıyor. Avrupa Komisyonuna göre 2025'te millî gelirin yüzde 137,1'ine ulaşan kamu borcunun 2026'da yüzde 138,5'e yükselmesi bekleniyor.
İtalya'da kamu harcamaları 2024'te millî gelirin yüzde 50,4'üne ulaştı. Ancak emeklilik ve borç ödemelerinin bütçedeki ağırlığı, diğer kamu hizmetlerine ayrılabilecek kaynakları sınırlıyor. Avrupa Komisyonunun verilerine göre toplam kamu harcamaları içinde eğitimin payı 2019'daki yüzde 8,2'den 2024'te yüzde 8'e, sağlığın payı ise yüzde 13,8'den yüzde 13,2'ye geriledi. Üstelik düşük verimlilik, bölgesel eşitsizlikler, enerji maliyetleri ve ücretlerdeki gelişmeler de çalışanların alım gücünü baskılıyor.
İtalya'da milliyetçi sağın iktidarda olması, ekonomik hoşnutsuzluğun siyasal yorumlanmasını Fransa'dan farklılaştırıyor. Giorgia Meloni hükümeti ekonomik sorunları önceki yönetimlerin mirasına bağlayabilir; ancak mevcut bütçe, ücret ve gelir politikalarının sorumluluğunu da taşıyor.
Bütçe üzerindeki baskı ve çalışanların alım gücündeki kayıplar, hükümetin ekonomi politikalarını sokak gösterilerinin de konusu hâline getirdi. Ekim 2026'da Milano, Torino ve Bologna başta olmak üzere çeşitli kentlerde çalışanlar, öğrenciler ve sendikaların katılımıyla protestolar düzenlendi. 17–18 Ekim protestoları sırasında Milano'da polisin sert müdahalesiyle şiddet olayları yaşandı. Euronews'in aktardığına göre Milano'da 50, Torino'da 12, Bologna'da 7 kişi gözaltına alındı.
Solu günah keçisi ilan eden tanıdık söylem ve güvenlikçi dil burada da dolaşıma sokuldu; protestocuların haklı talepleri hasır altı edildi. Meloni protestolardaki şiddeti kınarken Dışişleri Bakanı Tajani muhalefeti gerilimi artırmakla suçladı. Başbakan Yardımcısı Salvini ise göstericileri radikal solla ilişkilendirdi. Milano Belediye Başkanı Sala, protestoların gerekçelerini haklı bulduğunu belirtmekle birlikte şiddeti kınadı.
Bu güvenlikçi söyleme göçmen karşıtlığı da eşlik ediyor. Meloni hükümetinin göçü sınırlandıran politikaları ve Salvini'nin Lega partisinin göçmen karşıtı söylemleri, ekonomik sıkıntıların sorumluluğunu göçmenlere yükleyen siyaseti besliyor.
19 Ekim'de Avrupa Parlamentosunda konuşan Fratelli d'Italia temsilcisi Carlo Fidanza, Milano, Torino ve Bologna'daki olaylardan aşırı solu ve genç Müslüman göçmenleri sorumlu tuttu. Gösterilerin eğitim, konut ve geçim sıkıntısıyla ilgisi olmadığını savunarak yaşananları Batı medeniyetine yönelik planlı bir saldırı olarak nitelendirdi. Aynı gün Torino'da partisinin temsilcileri, eski bir fabrikanın cami ve kültür merkezine dönüştürülmesine karşı çıktı; kentin Fransa'daki gibi yanan banliyölere dönüşeceğini ileri sürdü.
İtalya'da bu sözleri söyleyenler muhalefette değil, iktidarda. Düşük ücretler, barınma ve eğitim sorunlarını çözmekle yükümlü olanlar, protestoları Müslüman göçmenlerin ve aşırı solun saldırısı olarak anlatıyor. Böylece hükümetin ekonomi politikaları yerine göçmenlerin kimliği, dini ve ülkedeki varlığı tartışılıyor.

İspanya: Ekonomi Büyürken Konut Krizi Derinleşiyor
İspanya, Fransa ve İtalya'dan farklı olarak daha güçlü bir ekonomik büyüme performansı sergiliyor. Kamu borcunun millî gelire oranı gerilerken Avrupa Komisyonuna göre 2025 bütçe açığı yüzde 2,4'e düştü. İstihdamdaki artış ve göçmen emeğinin işgücü piyasasına katılımı ekonomik faaliyeti destekledi.
Ancak ekonomik büyüme, barınma krizini ortadan kaldırmadı. Büyük kentlerde konut fiyatları ve kiralar yükselirken sosyal konut stokunun sınırlılığı, turistik kiralamalar ve konutun finansal yatırım aracı olarak kullanılması, özellikle gençlerin ve dar gelirli kiracıların yaşam koşullarını ağırlaştırdı.
İspanya'da sosyal transferlerin yoksulluğu azaltma etkisi Avrupa Birliği'nin zayıf örnekleri arasında bulunuyor. Çocuklara ve genç yetişkinlere yönelik sosyal harcamaların yetersizliği, büyümenin toplumsal sonuçlarını sınırlandırıyor. Böylece ekonomik büyümenin yarattığı gelir artışı ile hanelerin barınma güvencesi arasında önemli bir ayrışma yaşanıyor.
Madrid'de María del Carmen Abascal'ın tahliyesi etrafında gelişen mücadele, bu yapısal problemin insani boyutunu gösteriyor. Maricarmen, Madrid'in Retiro semtindeki evinde yetmiş yılı aşkın süredir yaşıyordu. Babasının 1956'da kiraladığı daire, ailenin kuşaklar boyunca yaşamını sürdürdüğü yerdi. Bina el değiştirdiğinde Maricarmen'in yaşı ilerlemiş, gelirini emekli aylığı belirler hale gelmişti. Yeni mülkiyet ilişkileri içinde eski kira sözleşmesi, yaşlı kadının barınmasını güvence altına almaya yetmedi.
Bir insanın yıllarını geçirdiği ev, dört duvarın çok ötesinde bir anlam taşır. 87 yaşındaki bir kadının anılarının, alışkanlıklarının, yaşlanırken tutunduğu güven duygusunun mekânıydı o ev. Tahliye kararıyla birlikte bütün bunlar bir mülkiyet ve ödeme meselesine indirgendi.
23 Eylül 2026'da polis evin çevresinde toplanan protestoculara müdahale ederken hareket güçlüğü yaşayan Maricarmen, sedyeyle ambulansa taşındı. Görüntüler İspanya'da büyük tepki yarattı. Madrid'de binlerce insan sokağa çıktı; kiracı örgütleri başka kentlerde de gösteriler ve meydan işgalleri düzenledi.
Hükümet, tahliyelerin sınırlandırılması ve kiracıların korunmasına ilişkin acil düzenlemeler hazırladı. Ancak bu düzenlemeler 1 Ekim'de parlamentoda reddedildi. Başbakan Pedro Sánchez, 5 Ekim'de erken seçim kararı açıkladı. Böylece bir tahliye vakası etrafında büyüyen toplumsal hareket, ülkenin siyasal takvimini etkileyen gelişmelerden biri haline geldi.
Maricarmen ise evine dönemedi. Yeniden kiralama anlaşmasının imzalanmasından bir gün önce, 7 Ekim'de hastanede hayatını kaybetti. Benek Aydın'ın Politik İnşa'da yayımlanan “Barınamıyoruz” yazısında ayrıntılarıyla ele aldığı bu trajedi, konut krizinin mülkiyet ilişkileri ve finansallaşmayla bağlantısını da gösteriyor. Konutun yatırım aracına dönüşmesi, barınma ihtiyacı ile sermayenin getiri beklentisini aynı mülkiyet ilişkisi içinde karşı karşıya getiriyor.

Maricarmen'in yaşadıkları, konut krizinde mülkiyet ilişkilerinin belirleyici rolünü gösterirken Vox, barınma sorununun sorumluluğunu göçmenlere yüklüyordu. Partinin 6 Ekim 2026 tarihli açıklamasında sözcü José María Llanos, sağlık, eğitim ve sosyal hizmetlerdeki yoğunluğu düzensiz göçe bağladı. Bu açıklama, Maricarmen'in ölümünden yalnızca bir gün önce yapıldı. Kiracılar yüksek kiralara ve tahliyelere karşı sokaklardayken Vox'un hedefinde göçmenler vardı.
Parti, 19 Haziran'da da sosyal yardımlarda ve kamu konutlarında İspanyollara öncelik verilmesini savunmuştu. Elbette nüfus artışı konut talebini yükseltebilir. Ancak kiralardaki artışın sorumluluğunu göçmenlere yüklemek, konutları yatırım aracına dönüştürenleri, büyük mülk sahiplerinin piyasadaki ağırlığını ve sosyal konut eksikliğini bilinçli olarak görmezden gelmektir. Üstelik İspanya ekonomisine emekleriyle katkıda bulunan göçmenler, kamu kaynaklarını tüketen bir yük gibi gösteriliyor.
Finansallaşma: Krizin Ekonomi Politiği
Fransa, İtalya ve İspanya'da farklı biçimlerde yaşanan ekonomik sorunların arka planında, neoliberal politikaların ve finansallaşmanın uzun yıllara yayılan etkileri bulunuyor.
Neoliberal politikalar sermaye hareketlerinin serbestleştirilmesi, kamu işletmelerinin özelleştirilmesi, sendikaların pazarlık gücünün zayıflatılması ve kamu hizmetlerinin piyasa ilişkilerine açılmasıyla ilerledi. Finansallaşmayla birlikte borç verme, faiz geliri elde etme ve finansal yatırımlardan kazanç sağlama faaliyetlerinin ekonomideki ağırlığı arttı.Konut piyasası, emeklilik birikimleri, sağlık hizmetleri ve kamu altyapısı giderek daha fazla finansal yatırım ve getiri hesaplarına bağlandı.
2008 finans krizi, bu düzenin risklerini geniş toplumsal kesimlere taşıdı. Finansal kuruluşların biriktirdiği riskler bankacılık sistemini tehdit ettiğinde devletler kurtarma müdahalelerine girişti. Ardından birçok ülkede bütçe açıklarını azaltmak amacıyla kemer sıkma politikaları uygulandı.
Özel finansal kayıpların kamu kaynaklarıyla karşılanması ve sonrasında kamu harcamalarının sınırlandırılması, krizin maliyetinin toplumsal kesimler arasında nasıl dağıtıldığını gösterdi. Finansal sistemin istikrarı için kullanılan kamu gücü, eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik alanlarında aynı önceliklerle harekete geçirilmedi.
Avrupa Sağa Ne Kadar Kaydı?
Peki, hayat pahalılığının, düşük ücretlerin ve çöken kamu hizmetlerinin hesabı kime sorulacak? Sinclair Lewis'in Buzz Windrip'i, doksan yıl sonra Avrupa siyasetinde kendisine hayli kalabalık bir akraba topluluğu bulmuş görünüyor. Radikal sağ, öfkeyi ekonomik düzeni yönetenlerden göçmenlere ve yabancılara çeviriyor.
Avrupa'da radikal sağ artık siyasal sistemin kenarında bulunan partilerden oluşmuyor. İtalya'da Fratelli d'Italia iktidarda; Fransa'da Rassemblement National önemli bir iktidar alternatifi. Almanya'da AfD, Avusturya'da FPÖ, Hollanda'da PVV, İspanya'da Vox ve Portekiz'de Chega farklı siyasal koşullarda güç kazandı. Carnegie Uluslararası Barış Vakfının 2024 tarihli karşılaştırmalı araştırmasının da gösterdiği gibi bu hareketlerin siyasal kökenleri ve programları birbirinden farklı. Bununla birlikte göç karşıtlığı, ulusal kimliğin dışlayıcı biçimde tanımlanması ve çokkültürlülüğe karşı siyaset, aralarındaki önemli ortaklıkları oluşturuyor.
Göçün sınırlandırılması, sınır güvenliğinin artırılması, sığınma koşullarının zorlaştırılması ve sosyal yardımlara erişimin vatandaşlık temelinde yeniden düzenlenmesi gibi talepler, radikal sağın seçim programlarından çıkarak hükümet politikalarının tartışma alanına taşınıyor. Böylece radikal sağ, iktidarda bulunmadığı ülkelerde de toplumsal sorunların hangi kavramlarla tartışılacağını ve hangi çözümlerin siyasal bakımdan kabul edilebilir sayılacağını etkiliyor. Farklı gelir gruplarından, mesleklerden ve bölgelerden destek alıyor. Ekonomik güvensizlik, kültürel kaygılar, siyasal temsil sorunları ve önceden var olan önyargılar bu desteğin oluşmasında farklı ağırlıklar taşıyor. Dolayısıyla göçmen karşıtlığı, yalnız ekonomik krizin kendiliğinden ürettiği bir tepkiden daha fazlası. Siyasal partilerin örgütlediği ve toplumsal karşılık bulmasını sağladığı bir yönelim olarak karşımıza çıkıyor.
Alman Ekonomik Araştırmalar Enstitüsünün (DIW) 2026'da yayımlanan araştırması, AfD desteğini açıklamada ekonomik yoksunluktan çok göçmenlere ilişkin kaygıların belirleyici olduğunu gösteriyor. AfD, göçün sert biçimde sınırlandırılmasını, sınır dışı uygulamalarının genişletilmesini, vatandaşlığa geçişin zorlaştırılmasını ve sosyal yardımlarda ulusal önceliği savunuyor. Parti, sosyal devlet üzerindeki baskıyı göçmenlerle ilişkilendirirken servet vergisine itiraz ediyor ve kamusal konut yatırımlarının genişletilmesine de karşı tutum alıyor. Böylece gelir ve servet dağılımını değiştirecek politikalar yerine göçmenlerin haklarını sınırlandıran talepler siyasal programın merkezine yerleştiriliyor.
Radikal sağın ekonomik sorunlardan göçmenleri sorumlu tutan söylemi, merkez partileri de etkiliyor. Göçmenlerin sosyal hizmetlere getirdiği maliyet tartışılırken Avrupa hükümetleri silahlanmaya milyarlarca avro ayırıyor.
Rusya'nın Ukrayna'ya saldırısının ardından hızlanan silahlanma kapsamında AB ülkelerinin savunma harcamaları 2025'te 418 milyar avroya ulaştı; 2026 için 454 milyar avro öngörülüyor. Fransa'nın 2026 bütçesinde savunmaya ayrılan kaynak 6 milyar avronun üzerinde artırılırken millî eğitime ayrılan ek kaynak 200 milyon avroda kaldı. Almanya'da savunma harcamaları bir yılda yüzde 39,4 artarken sosyal güvenlik, aile ve istihdam harcamalarının federal bütçedeki payı yüzde 46,7'ye geriledi. Savunma sanayisinin büyük üreticileri ise uzun vadeli kamu siparişleriyle destekleniyor.

1929'dan Günümüze Finans Krizleri ve Siyasal Radikalleşme
Ekonomik sorunların sorumluluğunun belirli toplumsal kesimlere yüklenmesi ve radikal sağın güçlenmesi, Avrupa tarihinde daha önce de karşılaşılan bir siyasal süreç. Hatta krizler ve radikal sağ ilişkisi tarihsel araştırmalara da konu oldu. Manuel Funke, Moritz Schularick ve Christoph Trebesch'in 1870–2014 dönemini inceleyen çalışması, sistemik finans krizlerini izleyen beş yılda aşırı sağ partilerin oy oranlarında ortalama yüzde 30'luk göreli artış saptadı.
1929 Büyük Buhranı'nın ardından Almanya'da yaşananlar, bu ilişkinin tarihsel örneklerinden biri. Kitlesel işsizlik ve bankacılık sisteminin çöküşü, Weimar Cumhuriyeti'nin siyasal tıkanmasıyla birleşerek Nazi Partisi'nin güçlenmesine elverişli koşullar yarattı.
Bertolt Brecht, Arturo Ui'nin Önlenebilir Tırmanışı oyununda Hitler'in yükselişini Chicago'daki karnabahar tüccarları ve gangsterler üzerinden hicveder. Çıkarlarını korumak için Arturo Ui'nin şiddetinden yararlanan tüccarlar, faşizmin yükselişinde sermaye çevrelerinin oynadığı rolü temsil eder. Oyunun adındaki “önlenebilir” sözcüğü de bu yükselişin kaçınılmaz olmadığını, onu mümkün kılan siyasal ittifakların ve tercihlerin insan eliyle oluşturulduğunu hatırlatır.
Nitekim Nazizmin yükselişinde ekonomik bunalımın yanı sıra Birinci Dünya Savaşı'nın sonuçları, Versailles düzeni, antikomünizm, siyasal şiddet, muhafazakâr elitlerin tercihleri ve demokratik kurumların çözülmesi etkili olmuştu.
Nazi siyasetinin temel özelliklerinden biri, toplumsal çatışmaları ırksal ve ulusal aidiyet üzerinden yeniden tanımlamasıydı. Yahudiler, komünistler ve başka toplumsal kesimler ulusal topluluğun düşmanları olarak gösterildi. Volksgemeinschaft, yani halk topluluğu düşüncesi, sınıfsal farklılıkların ortak ulusal kimlik içinde bastırılmasını hedefledi.
1933'te bağımsız sendikaların tasfiyesi, bu siyasetin ekonomik ve sınıfsal işlevini de gösterdi. Emek hareketinin örgütsel gücü ortadan kaldırılırken sermaye ile emek arasındaki ilişkiler otoriter devlet düzeni içinde yeniden yapılandırıldı.
Nazi iktidarının ilk hedefleri arasında komünistler, sosyal demokratlar, sosyalistler ve sendikacılar bulunuyordu. Şubat 1933'te Reichstag yangınının ardından yürürlüğe konan olağanüstü tedbirler, sol muhalefete yönelik kitlesel tutuklamaların önünü açtı. Mart 1933'te kurulan Dachau, başlangıçta esas olarak siyasal tutukluların, özellikle komünistlerin, sosyal demokratların ve sendikacıların kapatıldığı bir toplama kampıydı. Sol örgütlerin kadroları hapsedildi, işkence gördü; bazıları öldürüldü.
Rejim önce örgütlü muhalefeti ve emek hareketinin kurumlarını hedef aldı; Yahudilere yönelik sistematik dışlama, zulüm ve daha sonra soykırım ise kendi tarihsel seyri içinde ağırlaştı. Romanlar, engelliler ve başka gruplar da Nazi zulmünün hedefleri arasındaydı. Sınıf örgütlerinin tasfiyesiyle ırkçı ulusal birlik propagandası aynı otoriter düzenin birbirini tamamlayan unsurlarıydı.
Antisemitizm Naziler tarafından icat edilmedi. Avrupa'da uzun bir geçmişe sahip olan Yahudi düşmanlığı, savaş yenilgisi, ekonomik yıkım ve siyasal kriz koşullarında sistematik bir düşman siyasetine dönüştürüldü. Yahudiler aynı anda finans kapitalin, komünizmin, işsizliğin ve ulusal çözülmenin sorumlusu olarak gösterilebildi.
Bu suçlamaların birbirleriyle çelişmesi siyasal işlevlerini ortadan kaldırmıyordu. Amaç ekonomik ilişkilerin tutarlı bir açıklamasını yapmak yerine toplumsal hoşnutsuzluğu belirli bir topluluğa yöneltmekti.
Günümüzde de göçmenler ve Müslümanlar hakkında kullanılan bazı söylemler, işsizlikten konut yetersizliğine, kamu hizmetlerinden kültürel değişime kadar birbirinden farklı sorunları aynı toplumsal kesimlerin varlığına bağlıyor.
Fransız yazar Renaud Camus, 2011'de ortaya attığı “Büyük İkame” teorisiyle Avrupalıların yerini Müslüman göçmenlerin almasının bilinçli olarak planlandığını iddia etti. Hiçbir sağlam kanıta dayanmayan bu komplo teorisi, Éric Zemmour'dan Avusturyalı kimlikçi harekete ve RN'nin bazı yöneticilerine kadar Avrupa radikal sağında karşılık buldu. Böylece göçmenler, geçim sıkıntısının ve toplumsal sorunların sorumlusu gösterilmekle kalmıyor, Avrupa halklarının varlığına yönelik bir tehdit olarak da sunuluyor.

Cambaza Bak: Öfkenin Yönü, Sınıfın Çıkarı
Radikal sağın göçmen karşıtlığı kadar vergi, ücret, emeklilik ve sendikal haklar konusundaki tercihleri de sorgulanmalı. Sosyal yardımlarda vatandaşlara öncelik vaat etmek, büyük şirketlerin ödediği vergileri, servetin bölüşümünü ve çalışanların haklarını tartışmanın dışında bırakıyor. Göçmenlerin haklarını kısmak kiraları düşürmüyor, ücretleri yükseltmiyor, büyük sermayenin ekonomik gücünü azaltmıyor.
Aynı ülkenin insanları, aynı ekonomik çıkarlara sahip değil. Konut fiyatlarının yükselmesi mülk sahipleriyle kiracıları, faiz ödemeleri alacaklılarla kamu hizmetlerine ihtiyaç duyanları farklı biçimlerde etkiliyor. Bu çıkarları “ulusal çıkar” adı altında birleştirmek, kimin kazandığını ve bedeli kimin ödediğini değiştirmiyor.
Göçmenler Avrupa ekonomisinde üretiyor, çalışıyor, vergi ödüyor. Çalışma haklarının zayıflatılması ise ucuz ve güvencesiz işgücünden yararlanan işverenlerin elini güçlendiriyor. Ücretlerin ve çalışma koşullarının baskılanması, göçmenlerle birlikte bütün emekçileri etkiliyor.
Bir yanda kiralarını ödeyemeyenler, geçinemeyen çalışanlar, öğretmen bekleyen öğrenciler; diğer yanda büyüyen servetler, faiz gelirleri ve kamu kaynaklarıyla beslenen şirketler. Cambaza bak denilen yerde gözden kaçırılan, kimin kazandığı ve kimin ödediği. Öfkenin kime yöneltildiği ise tesadüf değil.