Mutabakat İçinde Otoriterlik: “Şahsım Dahil” Modeli
Nilüfer Nurgül Özdemir · 2026-10-26

AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan fon skandalı kapsamında açıklama yaparken “Türkiye’de şahsım dahil kimse eleştirilemez değildir” dedi.
Bu cümle, ilk bakışta Erdoğan eleştirilebilir olduğunu kabul etmiş ya da ülkemizde sanki demokratik siyasal koşullar varmış gibi bir algı yaratıyor. Oysa Erdoğan, konuşmasında eleştirinin hangi sınırlarda meşru kabul edilebileceğinin çerçevesini çizerken, neyin karalama ve itibar suikastı sayılacağını “şahsı” tarafından dikte ediyor ve şöyle söylüyor:
“Ama hiç kimsenin unvanı, mesleği, konumu ona FETÖ yöntemleriyle bir başkasına karşı itibar suikastı düzenleme hakkı vermez. Eleştiri hakkı, yalan ve çarpıtmayla muhatabını karalama hakkı değildir. Aynı şekilde ifade özgürlüğü, önüne gelene iftira atma serbestisi değildir. Kamu adına hesap sorduğunu iddia eden herkes görevini sorumluluk bilinciyle yapmalı, insanların onuruyla, haysiyetiyle oynamamalıdır.”
Eleştirinin meşru sınırlarının “itibar suikastı”, “haysiyet”, “karalama” gibi soyut kavramlarla çizilmesi, hangi ifadenin makul ya da meşru olduğunu, hangi ifadenin dışarıda kaldığını belirliyor ve bu söylemle bir kez daha yeni bir siyaset sınırı tespit ediliyor.
Özellikle siyasetin bu yeni sınırını, Erdoğan’ın son açıklaması ve TBMM’nin açılış töreninde yaptığı konuşmasında “paradigma değişimi” olarak vurguladığı şu sözlerle birlikte değerlendirmek önemli:
“Gelinen aşamada önümüzde iki seçenek bulunuyor: Ya, kutuplaşmayı ve kutuplaştırmayı merkeze alan eski siyaset tarzıyla yola devam edeceğiz… Ya da asgari müştereklerde buluşmayı, “mutabakat içinde rekabeti” esas alan yeni siyaseti Türkiye’ye hâkim kılacağız.”
Adil rekabetin ve eşitliğin yerine konulan bu yeni paradigma nedir ve “mutabakat içinde rekabet” ne demektir? Eleştirilebilmenin koşullarını ve sınırlarını kim belirler? Bu iki sorunun cevabını hem mevcut uygulamalarla hem de söylemlerle birlikte anlamaya çalışalım.
Demokratik siyaset içerisinde farklı görüşler karşı karşıya gelebilir ve taraflar uzlaşmayı ya da mutabakatı seçebilir, yani bir siyasal mücadelenin sonucunda bir mutabakat pekâlâ mümkündür. Burada bir sonuç olarak mutabakattan bahsederiz. Ancak siyasi rekabetin, hangi sınırlar içinde yürütüleceğini bir siyasi partinin dikte etmesi tek tipleşmenin başlangıcı, yarışmacı demokrasinin ortadan kalkması anlamına gelir.
Demokratik siyaset içerisinde farklı görüşler ve yarışma her zaman vardır, siyasal alan bu dinamik üzerine kurulur. Ancak bu alan yurttaşların kurduğu bir toplumsal mutabakatla yani eşitlikle mümkündür. Türkiye Cumhuriyeti’nin temel değer ve ilkeleri mutabakatın kendisidir.
Bu mutabakatın, belli bir siyasi partinin kendi iradesine dönük bir söylemle tersyüz edilmesi, eşitlik zeminini bozar, toplum sözleşmesini ortadan kaldırır. Sormak gerekir, Erdoğan’ın bahsettiği mutabakatın asli unsuru nedir?
Erdoğan’ın söyleminde söz konusu olan toplumun ortak iradesi değil, AKP’nin belirlediği politikalar etrafında şekillenen bir mutabakattır. Anlaşılan o ki, mutabakatın sınırlarını kendi partisinin politikası etrafında çizen Erdoğan, bu sınırların dışında kalan görüşlerin meşruluğunu tartışmalı hale getirirken rekabetin koşullarını bir “paradigma değişimi” diyerek yeniden yazmaktadır.
“Rekabetçi Otoriterlik: Sandık Var, Adil Rekabet Yok” başlıklı yazıda rekabetçi otoriterliğin unsurlarından bahsetmiştik. Rekabetçi otoriter sistemlerin temel göstergeleri şunlar kabul ediliyor: yargı bağımsızlığının yitirilmesi, medya alanında adaletsizlik ve medyanın kontrolü, kaynaklara ve finansmana eşitsiz erişim, özgür ve adil olmayan rekabet, sivil özgürlüklerin sistematik ihlali.
Özellikle rekabetçi otoriter rejimlerdeki adil olmayan rekabet koşulları ve sivil özgürlüklerin sistematik ihlâli, Erdoğan’ın “mutabakat içinde rekabet” ve “eleştirilemez” söyleminin anlamımız için bize imkân sağlıyor.
Rekabetçi otoriter rejimlerde adil olmayan rekabet; propaganda koşullarında eşitsizlikle, seçim kurullarının taraflı kararları ve seçim güvenliğindeki aksamalar (mühürsüz oyların kabulü, tartışmalı seçim iptalleri ve aday kısıtlamaları) ve diğer baskı unsurları ile birlikte değerlendiriliyor.
Sivil özgürlüklerin ihlali ise toplanma ve gösteri özgürlüğünün kısıtlanması, sistematik bir şekilde eylem yasaklarının getirilmesi; ifade özgürlüklerinin daralması, sosyal medya sansürleri, erişim engelleri, internet bant daralmaları ve cumhurbaşkanına hakaret davalarıyla yurttaşların fikrini açıklamaktan korkar hale gelmesi; bağımsız sivil toplum kuruluşlarının veya hak savunucularının hedef gösterilmesi, kapatılması vb. olgularla tespit ediliyor.
Tüm bunları birlikte değerlendirdiğimizde görülecektir ki, demokrasilerde muhalefetin seçimlere katılması ya da muhalefetin olması tek başına yeterli değil, muhalefetin iktidara alternatif de olabilmesi gerekiyor. Rekabetçi otoriterlikte adil olmayan koşullara rağmen muhalefet yarışa katılabiliyor ve düşük ihtimâl de olsa iktidarı değiştirebiliyor. Rekabetçi otoriter rejimlerin bir ileri evresi, kapalı otoriter rejimlerde ise iktidara alternatif örgütlenmelerin hareket alanları giderek daralmaya başlıyor.
Mutabakat içinde rekabet söylemi yani iktidarın belirlediği mutabakata bağlılık talebi, yalnızca adil olmayan koşullarda rekabet sorunu demek değil. Bu durum rekabet içinde yarışacak siyasi partilerin, iktidarın mutabakatı hangi “mutabakat” ise o mutabakat etrafında kendi meşruluğunu kanıtlamak zorunda kalması demektir.
Kapalı otoriter rejimler tam da bu sınırda beliriyor. Muhalefetin yasal yollarla iktidara gelmesini sağlayacak meşru kanallar ortadan kalkıyor, muhalefet anlamını yitiriyor ve seçimler yapılsa bile bir formaliteden ibaret kalıyor. Özellikle günümüzde yükselen otoriterleşme dalgasında, otoriter rejimler yargıyı, medyayı, denge denetleme kurumlarını ve seçim koşullarını şekillendirerek önce rekabetçi otoriterliğe, kriz anlarında ise kapalı otokrasiye dönüşmeye başlıyor.

İfade özgürlüğü ve eleştiri
Erdoğan’ın “şahsım dahil kimse eleştirilemez değildir,” söylemini son dönemde sıkça yaşanan erişim engeli kararları ile birlikte okuyalım.
5651 sayılı Kanun’un 8/A maddesi kapsamında milli güvenlik ve kamu düzeni gerekçeleriyle verilen internette erişim engelleme kararları son yıllarda artmaya başladı. İfade Özgürlüğü Derneği’nin (İFÖD) verilerine göre sadece son bir ayda 1270 X hesabı erişime engellendi. Ağırlıklı olarak gazetecilere, akademisyenlere ve derneklere yönelik yürütülen son bir aydaki bu sansür dalgasında uygulanan engelleme sayısı 2025 yılının toplamını bile aştı. İFÖD’ün verilerine göre 2025 yılında toplam 995 X hesabı erişime engellenmişti.
Aynı şekilde Cumhurbaşkanı’na hakaret davalarındaki artış da dikkat çekiyor.
TCK’nın 299. maddesinde düzenlenen Cumhurbaşkanına hakaret ve 301. maddesinde düzenlenen devletin saygınlığına karşı suçlar kapsamında Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçişle birlikte artış olduğu belirtiliyor. BirGün’de yer alan habere göre 2017’de 27 bin soruşturma dosyası açılırken 2024’ün sonunda dosya sayısı 55 bini aşmış ve neredeyse iki katına çıkmıştır.
Türkiye Gazeteciler Sendikası'nın 1 Nisan 2025-1 Nisan 2026 dönemini kapsayan raporuna göre 67 gazeteci gözaltına alındı, 19 gazeteci tutuklandı.
Bu süreçte T24’ün internet sitesine “Ailem Güvende” soruşturması kapsamında erişim engeli getirildi, Halk TV’ye bir sabah baskını ile polis operasyonu düzenlendi ve kayyım atandı.
Yurttaşların ifade özgürlüğünü kullanabilmesi için, iktidarı eleştirdiklerinde susturulma, hedef gösterilme ya da cezalandırma korkusunun olmaması gerekir.
Uygulamalarla, ceza ve soruşturmalarla zaten ifade özgürlüğü alanı daraltılırken şimdi de söylem olarak iktidar tarafından eleştirilere üstü örtük yeni bir tehdit ölçütü getiriliyor. Siyasal alanda sözün ve eleştirinin meşruluğu bu kez Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi modeline uygun şekilde, bir şahsın sözüne bağlanıyor.
İktidarı ve Cumhurbaşkanını eleştirebilme hakkı, “FETÖ yöntemleri”, “itibar suikastı”, “iftira” vb. gibi düşman kategorileriyle ilişkilendirilerek bir tehdit unsuru olarak sunuluyor. İftira ve karalamalara karşı olduğunu belirten AKP’li Cumhurbaşkanı, “kamu adına hesap sorduğunu iddia eden herkes görevini sorumluluk bilinciyle yapmalı” derken, kamusal hesap verebilirlikten hiç bahsetmiyor; eleştiriyi ahlaki ve popülist bir söylemle sınırlandırılmış bir alana doğru çekiyor. Eleştirinin sınırı ortak düşman ile çizilirken, rekabetin sınırı ise şahsı adres gösteren ilginç bir mutabakata doğru geriliyor.
Böyle bir mutabakat, eşitliği ve özgürlüğü ortadan kaldırarak, rakiplerin rekabetten dışlanmasına, yurttaşın söz hakkının engellenmesine yani tek tipleşmeye ve kapalı otoriter rejimlere doğru bizi yaklaştırır.
Erdoğan’ın kutuplaşmayı bertaraf etmek ister gibi görünen ama yeni bir kutuplaşmaya zemin hazırlayan konuşmasının devamındaki şu sözler bu açıdan önemlidir:
“Siyasi partiler arasında tabii ki rekabet olacaktır, yarış olacaktır, belli sınırlar dâhilinde çekişme de olacaktır. Fakat bunun kutuplaştırma yoluyla, kamplaşmayı körükleyerek çatışmaya götürülmesi, siyasetin varlık sebebiyle uyuşmayacaktır. (…) Bunu söylerken, elbette her siyasi partinin, her meselede aynı düşünmesini, aynı yerde hizalanmasını kastetmiyoruz. Farklı siyasi partiler, ne kadar aykırı olursa olsun farklı fikirler, Türkiye’nin ve Türk demokrasisinin zenginliğidir. Ancak, her siyasi partinin önceliği Türkiye olmalıdır, olmak zorundadır. Her siyasi parti, Türkiye’nin kendi iç dinamiklerinden, kendi tabanından güç ve ilham alarak, “Türkiye merkezli siyaset” icra etmelidir. Çatışma ve kutuplaştırmanın yerini uzlaşma ve hoşgörü almalıdır. Türkiye’nin millî menfaatlerinde, milletimizin her bir ferdini ilgilendiren konularda, siyaset tam bir mutabakat zemininde buluşabilmelidir. Biz, buna “iç cephenin tahkim edilmesi” diyoruz. Biz, buna “Büyük Türkiye Mutabakatı” diyoruz.”
Tüm siyasi aktörlerin iktidarın tanımladığı çerçeve içinde aynı hedefleri savunmasını beklemek, muhalefeti görünüşteki farklılıklara indirgemek olur. Farklı isim ve programlarda pek çok muhalif parti varmış gibi görünür ancak siyasal alan, tek tipleşmiş bir model etrafında varlığını sürdürür. Aktörler iktidarın tanımladığı mutabakat zemininin dışına çıkamıyorsa, farklılıklar demokrasinin asli unsuru değil, denetlenmesi gereken unsurlar hâline gelmeye başlar, adil rekabetin koşulları ve eşitlik ortadan kalkar.
Erdoğan’ın konuşmasında yer alan “iç cephe” söylemi karşıt görüşte olan herkesi otomatik olarak düşman cephesine yerleştirdiği için, kutuplaşmanın asıl kaynağı hâline gelir. İktidarın kendi siyasetiyle özdeşleştirdiği “milli menfaat” söylemi bu özdeşleşmeye karşı çıkanları aykırı/öteki konumuna dahil eder. Buradaki soru şudur: Erdoğan’ın bahsettiği milli menfaati kim tanımlamaktadır? Bu menfaat kimin menfaatidir?
“Asıl olan iç cephedir. Bu cephe bütün memleketin, bütün milletin meydana getirdiği cephedir.” diyen Atatürk’ün iç cephe vurgusu bir dış düşmana karşı memleketin ve milletin bütünlüğünü korumaya dönüktür. İç cephe bu bağlamda ortak siyasal iradeyi, halkın iradesini ve egemenliğin bölünmez bütünlüğünü ifade eder. Ancak bu kavram alınıp farklı görüşler üzerinden “düşmanlık kategorisi” yaratmak için kullanıldığında taşıdığı anlam tersine çevrilmiş olur. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu ilkeleri etrafında şekillenen birlik yani iç cephe, iktidarın ya da bir siyasi partinin kendi pragmatik politikaları ile özdeşleştirildiğinde toplumun tamamını değil, siyasal ayrışmanın ve aslında Erdoğan’ın bahsettiği kutuplaşmanın sınırını gösterir. Öteki, düşman, terörist denilerek kurgulanan bu hegemonik söylem alanında “iç cephe”, “milli menfaat”, “mutabakat” gibi kavramlar bu kutuplaşmayı beslerken, kavramların içi giderek boşaltılır.
İktidarın kendi tercihlerini milli menfaatle özdeşleştirmesi, parti-devlet yapılanmasının sıkı sıkıya örüldüğünü de kanıtlar niteliktedir. Milli menfaat, halkın ve devletin menfaati olması gerekirken, AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan kendi partisinin menfaatlerini “milli” olarak çerçeveleme gayreti içindedir. Bu söylem çerçevesi içinde iktidarın politikalarına itiraz etmek, ulusal çıkara itiraz etmekle özdeşleştirilmiş olur. Böylece “mutabakat”, önceden tanımlanmış, sınırları çizilmiş ve üzerinde pazarlıklar yapılmış bir politikayı herkes için doğru olduğu varsayılan bir konuma getirmek anlamına gelir. Mutabakat içinde rekabet söylemi, bu nedenle, bir uzlaşma çağrısı değil, rekabetin ve eşitliğin içinin boşaltılmasıdır.
Cumhurbaşkanının “şahsı” ile özdeşleştirdiği bu yeni paradigma içinde, gerçekten rekabet edebilecek muhalefetin kalması ihtimal dahilinde midir? Bu çerçeveye itiraz edenlerin meşruluğunu kim belirleyecektir?
Bu soruların cevapları, rejimin rekabetçi otoriterlikten kapalı otoriterliğe doğru evrilip evrilmeyeceğini gösterecektir.