Neyin Acelesi? Çerçeve Yasanın Belirsiz Sınırları 

Ronay Ümit · 2026-10-19

Neyin Acelesi? Çerçeve Yasanın Belirsiz Sınırları 

Pervin Buldan, Abdullah Öcalan'ın gazeteciler, yazarlar ve sivil toplum temsilcileriyle görüşmesinin önünün açılmasını, bu temasların sürekliliğinin hukuki güvenceye kavuşturulmasını istiyor. Öcalan'ın hem silahsızlanma hem de geleceğin siyasal ve demokratik inşa sürecinde “koordinatörlük” üstleneceğini söylüyor. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ise 10 Ekim 2026 tarihli açıklamasında, daha önce önerdiği “Barış Süreci ve Siyasallaşma Koordinatörlüğü” sıfatının Öcalan'a verilmesini yeniden savunarak bu görevi onun hakkı olarak nitelendiriyor.

Bahçeli'nin örgütün bütün uzantılarıyla tasfiyesine yönelik olarak tanımladığı koordinatörlüğün kapsamı, Buldan'ın açıklamasında geleceğin siyasal yapılanmasına uzanan daha geniş bir içerik kazanıyor. İki siyasi aktörün aynı statüyü farklı kapsamlarla savunması, henüz hukuken tanımlanmamış bir görevin sınırlarını tartışmaya açıyor; üstelik PKK/KCK ve bağlantılı yapıların hangi ölçütlerle tasfiye edilmiş sayılacağı henüz belli değil. 

Silahların susması, siyasal müzakere ve toplumsal temas barış arayışının meşru araçlarıdır. Ancak 7595 sayılı kanun uyarınca örgütün tasfiyesini tespit edecek ölçütlerin ne olacağı belirlenmeden, Öcalan'a yeni bir statü tanınmasının gündeme gelmesi, yetki ve sorumluluk sorununu beraberinde getiriyor. Örgüt üzerindeki fiilî nüfuz, kendiliğinden kamusal yetkiye dönüşmez. Bu ikisi arasındaki sınırı siyasi mutabakatlar değil, hukuk belirlemelidir.

Anayasal Yetkiden Kararın Maddi Ölçütüne

“Barışın Çerçevesi, Cumhuriyet’in Sınırı” başlıklı önceki incelememizde, çerçeve yasanın anayasal düzene etkilerini ele almıştık. Yasama, yürütme ve yargı arasındaki yetki sınırlarını; MGK teyidinin ceza hukukunda sonuç doğurmasını; erteleme ve infaz hükümlerini; Kurulun rolünü ve görev yapanlara tanınan sorumsuzluğu tartışmıştık. Egemenliğin anayasal kaynağı ile silahlı örgütle kurulan siyasi ilişkinin niteliği de o tartışmanın parçasıydı. Bu kez kararın dayandırılacağı somut olgulara bakacağız: Hangi örgütler tasfiye edilmiş sayılacak, bunu kim, hangi kanıtlara dayanarak belirleyecek?

7595 sayılı Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun, 10 Ağustos 2026'da kabul edildi, 18 Ağustos'ta yayımlanarak yürürlüğe girdi. Birinci maddesi, PKK/KCK'nin ve bağlantılı her türlü oluşumun fiilî varlığına son verdiğinin ve kontrolündeki silah ve mühimmatı teslim ettiğinin güvenlik kurumlarınca tespitini öngörüyor. Bu tespitin MGK kararıyla teyit edilip Resmî Gazete'de yayımlanması, kanunun belirli ceza hukuku sonuçlarının uygulanması için başlangıç koşulu. Dolayısıyla kanunun yürürlüğe girmiş olması, öngördüğü erteleme ve infaz hükümlerinin uygulanması için gerekli şartların da gerçekleştiği anlamına gelmiyor.

İkinci madde örgütü “PKK/KCK terör örgütünü ve bununla bağlantılı her türlü oluşumlarını” kapsayacak biçimde tanımlıyor. Ne var ki “bağlantı”nın maddi ölçütlerini sıralamıyor. Ortak komuta, kadro geçişi, finansman, lojistik, silah, eğitim veya örgütsel karar alma ilişkilerinden hangisinin belirleyici sayılacağı açıklanmış değil. İdeolojik yakınlığın tek başına operasyonel bağlılık sayılamayacağı açık, fakat kanun bu ayrımı somutlaştırmıyor. 

PJAK: Örgütsel Bağlar ve Tasfiyenin Hukuki Açmazı

Kanunun “bağlantılı her türlü oluşum” ifadesini hangi örgütlerin karşılayacağı, İran ve Suriye'deki yapılanmalar incelendiğinde somut bir hukuki soruna dönüşüyor. Çünkü devletin yıllardır PKK/KCK ile bağlantılı kabul ettiği örgütlerin silahlı ve siyasi faaliyetleri, PKK'nın fesih kararından sonra da aynı biçimde devam ediyor. Bu durum, kanunun öngördüğü tasfiye koşulunun kapsadığı coğrafyanın ve örgütsel ilişkilerin açıklanmasını gerektiriyor.

Dışişleri Bakanlığının resmî sayfası, KCK'nın İran'daki yapılanmasını PJAK, Irak'takini Tavgari Azadi, Suriye'dekini PYD/YPG olarak tanımlıyor. Bakanlık, PKK'nın bütün uzantılarıyla tasfiye edilmesini bölgesel güvenlik bakımından gerekli görüyor. PJAK'ın PKK ile ilişkisi ise yalnızca Türkiye'nin resmî değerlendirmesine dayanmıyor. Örgüt yöneticilerinin açıklamaları, eğitim, ortak kadro ve üs ilişkilerine ilişkin belgeler ile uluslararası araştırmalar, bu bağlantının örgütsel ve askerî boyutlarını belgeliyor.

2006 yılında PJAK yöneticisi Abdul Rahman Hacı Ahmedi, PKK ile ortak bir temeli paylaştıklarını ve birbirlerini desteklediklerini açıklamıştı. Aynı yıl PKK kurucularından Cemil Bayık, PJAK'ın PKK tarafından kurulduğunu ve desteklendiğini söyledi. Kandil'deki ortak faaliyet alanları, PKK'nın sağladığı askerî eğitim ve lojistik destek ile iki örgüt arasındaki kadro geçişleri de araştırmalara konu oldu. ABD Hazine Bakanlığı'nın 2009 yılında PJAK'ı PKK/KONGRA-GEL bağlantısı nedeniyle yaptırım listesine alması, bu ilişkinin uluslararası düzeyde de resmen tanındığını gösteriyor.

Bağlantı geçmişte kalmış bir örgütlenme ilişkisiyle de sınırlı değil. ACLED'in 8 Eylül 2026 tarihli araştırması,  PJAK'ın KCK ağı içinde faaliyet yürüttüğünü ve farklı ülkelerden gelen kadroların bu yapılanmalar arasında hareket ettiğini ortaya koyuyor. Araştırmada İran güvenlik güçleriyle çatışmada ölen dört YRK mensubunun ikisinin Türkiye, ikisinin İran kökenli olduğu belirtiliyor. PJAK'ın bağımsızlık iddiası, PKK/KCK ile belgelenmiş organik bağlarını ortadan kaldırmıyor.

Nitekim 27 Ağustos 2026'da PJAK sözcüsü Rêwar Avdanan, PKK'nın fesih kararının kendilerini bağlamadığını, bağımsız bir örgüt olduklarını ve varlıklarını sürdüreceklerini açıkladı. Öcalan'ın düşüncelerinden etkilendiklerini de kabul etti. Ancak PJAK'ın PKK ile ilişkisinin, sözcüsünün kabul ettiği düşünsel yakınlıktan ibaret olmadığını yukarıda belirtmiştik.

Üçüncü belge, TBMM komisyonu adına 24 Kasım 2025'te yapılan İmralı görüşmesinin tutanağıdır. Tutanakta Feti Yıldız'ın Suriye konusunda yeni bir açıklama gerektiğini belirtmesinin ardından Öcalan'ın, İran'da idamlar sürerken PJAK'ın silah bırakmayacağını söylediği aktarılıyor. İran'la diyalog, ateşkes ve entegrasyon çalışmasından da söz ediliyor. Bu açıklama, Öcalan'ın 27 Şubat 2025 tarihli bütün gruplara silah bırakma çağrısıyla birlikte değerlendirilmelidir.

27 Şubat çağrısında “tüm gruplar silah bırakmalı ve PKK kendini feshetmelidir” denilmişti. PJAK'ın silahlı varlığını sürdüreceğini açıklaması ve Öcalan'ın İran'daki silahsızlanmayı farklı koşullara bağlaması, bu çağrının bütün bağlantılı yapılarda fiilî tasfiyeyle sonuçlanmadığını gösteriyor. Türkiye'ye karşı silahlı faaliyetlerin sona ermesi ile PKK/KCK'nın bölgedeki bütün bağlantılı oluşumlarının tasfiyesini aynı kapsamda düşünemeyiz.

PJAK'ın silahlı varlığını sürdürmesi, kanunun kapsamına ilişkin bir tartışmanın ötesinde, Türkiye'nin bölgesel güvenlik politikası bakımından da önem taşıyor. Irak, İran ve Suriye'deki silahlı yapıların sınır aşan kadro ve lojistik ilişkileri, bir ülkede alınan fesih kararının diğer ülkelerdeki komuta bağını kendiliğinden sona erdirmediğini gösteriyor. Üstelik bu coğrafyada silahlı örgütlerin geleceğinin, bölgesel ve küresel güçlerin müdahale stratejilerinden bağımsız olmadığını biliyoruz. Irak ve Suriye deneyimleri, bize kurulan bu tür ilişkilerin devletlerin egemenliği ve güvenliği üzerinde uzun süreli sonuçlar doğurduğunu gösterdi.

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, 7 Mart 2026 tarihli açıklamasında İran'daki Kürt grupların dış müdahalelerde kullanılmasına ilişkin gelişmelerin Türk istihbaratı ve savunma kurumları tarafından izlendiğini, konuyu ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ile görüştüğünü belirtti. Hakan Fidan, İsrail'in bölgedeki Kürt grupları vekil güç olarak kullanma stratejisi izlediğini ifade ederken Ankara'nın İran'da etnik ve mezhepsel çatışmalar üzerinden iç savaş çıkarılmasına karşı olduğunu vurguladı.

Türkiye açısından PJAK'ın PKK/KCK ile örgütsel bağları ve İran'da sürdürdüğü silahlı faaliyetler, bu tarihsel bağlamda değerlendirilmelidir. Bölgedeki güç dengeleri değişirken silahlı kapasitesini koruyan bir yapının yeni ittifakların ve müdahale stratejilerinin parçası haline gelmesi, sınır güvenliği ve dış politika bağımsızlığı bakımından dikkate alınması gereken bir risktir. Bu nedenle PJAK'ın kanun kapsamındaki konumu, geçici siyasi değerlendirmelere göre değiştirilemez; kadrolar arası bağların sona erdiğine ilişkin somut delillere dayanmalıdır.

Bu durumda MGK’nın yapacağı tasfiye tespitinin dayanacağı somut deliller belirleyici önem taşıyor. PJAK, devletin resmî tanımında olduğu gibi PKK/KCK ile bağlantılı bir oluşum kabul ediliyorsa, silahlı varlığı sürerken kanunun öngördüğü tasfiye koşulunun nasıl gerçekleşmiş sayılacağı açıklanmalıdır. Bağlantılı oluşum kapsamından çıkarılıyorsa, yıllardır belgelenen örgütsel ilişkinin hangi gelişmeler sonucunda sona erdiği gösterilmelidir. Kanunun uygulanması bakımından belirleyici olan, bu kararın siyasi gerekçesi kadar maddi dayanaklarının açıklığı ve denetlenebilirliğidir.

Tasfiye mi, Entegrasyon mu?

İran'daki PJAK örneği, PKK'nın fesih kararının bağlantılı bütün örgütlerin silahlı varlığını sona erdirmediğini gösteriyor. Suriye'de ise farklı bir durum söz konusu. PKK/KCK ile örgütsel bağları bulunan bir yapının, Suriye devlet kurumlarına katılarak eski örgütsel kimliğini ve bağımsız silahlı kapasitesini sona erdirip erdirmediği tartışılıyor.

Dışişleri Bakanlığının resmî değerlendirmesine göre PYD/YPG, KCK'nın Suriye yapılanmasıdır. Bakanlık, PYD/YPG ile PKK arasında ortak kadro, kurumsal yapı, askerî eğitim ve finansman ilişkileri bulunduğunu belirtiyor. Bu bağlantı, bağımsız araştırmalarda da karşılık buluyor. International Crisis Group, YPG'yi Suriye Demokratik Güçleri'nin (SDG) askerî omurgası olarak tanımlarken, YPG bünyesinde Kandil'deki PKK merkezinde eğitim almış kadroların bulunduğunu belgeliyor. Dolayısıyla SDG'nin geleceği, kanunun “PKK/KCK ile bağlantılı her türlü oluşum” ifadesinin Suriye'de nasıl uygulanacağı bakımından doğrudan önem taşıyor.

SDG'nin kendisini feshederek Suriye devlet kurumlarına entegre olma yönündeki deklarasyonu Ankara tarafından olumlu karşılanmakla beraber, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, 13 Eylül 2026'da Suriye Dışişleri Bakanı Esad Hasan Şeybani ile düzenlediği basın toplantısında bu kararın sahada uygulanmasını ve sonuçlandırılmasını beklediklerini söyledi. Dolayısıyla Türkiye'nin resmî değerlendirmesinde de deklarasyon ile tamamlanmış tasfiye arasında açık bir ayrım bulunuyor.

Suriye Dışişleri Bakanı Esad Hasan Şeybani ve Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı Hakan Fidan

Entegrasyon ile tasfiye arasındaki fark, personelin hangi kurumda görev yaptığından çok, eski örgütsel ilişkilerin sürüp sürmediğinde aranmalıdır. SDG bünyesindeki YPG kadrolarının Suriye devlet kurumlarına katılması ile PKK/KCK bağlantılarının sona ermesi ayrı olgulardır. Suriye ordusuna katılmak, önceki komuta ve kadro ilişkilerinin kendiliğinden kesildiğini göstermiyor. Komuta zincirinin, finansmanın, silah denetiminin ve bağımsız karar alma kapasitesinin kime ait olduğu belirlenmeden, entegrasyonun örgütsel tasfiyeyle sonuçlandığı kabul edilemez.  

7595 sayılı kanun bu ayrımları açık ölçütlere bağlamıyor. Bu durumda Suriye'deki entegrasyonun hangi aşamada tasfiye sayılacağı ve PKK/KCK ile bağlantılı örgütsel ilişkilerin hangi koşullarda sona ermiş kabul edileceği, güvenlik kurumlarının değerlendirmesine bırakılıyor. Bu tespitin MGK tarafından teyit edilmesi ise hukuki sonuç doğuracak kararın önemini artırıyor. Çünkü verilecek karar, örgütsel statüyle sınırlı kalmayacak; kanunda öngörülen soruşturma, kovuşturma ve infaz ertelemelerinin uygulanma koşullarını da belirleyecek.

Kanunun Merkezindeki Yetki: Kimin Tasfiye Edildiğine Kim Karar Veriyor?

Yasanın kurduğu mekanizma iki aşamalıdır. Önce güvenlik kurumları, PKK/KCK ve bağlantılı oluşumların fiilî varlığına son verdiğini ve kontrolündeki silahları teslim ettiğini tespit eder. Bu tespitin MGK kararıyla teyit edilip Resmî Gazete'de yayımlanması, kanunun öngördüğü erteleme ve infaz hükümlerinin uygulanmasının ön koşuludur. Ardından Cumhurbaşkanı Yardımcısının başkanlığındaki Kurul, örgütün tamamen tasfiyesine ilişkin gelişmeleri ve gözlem raporlarını dönemsel olarak değerlendirir; gerektiğinde adli, idari ve yasal düzenleme taleplerinde bulunabilir. İlk tespitin MGK tarafından teyit edilmesiyle Kurulun sonraki değerlendirmeleri farklı işlevler taşısa da, her iki aşamada da belirleyici konum yürütme ve güvenlik kurumlarına aittir.

Kurulda Adalet, Dışişleri, İçişleri ve Millî Savunma bakanları, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri, MİT Başkanı ve MGK Genel Sekreteri bulunuyor. Yedinci madde, örgüt nezdindeki ilerlemeyi sağlamak üzere alt komisyonlarda görevlendirme yapılmasına da izin veriyor. Üçüncü maddenin üçüncü fıkrası ise MGK kararından önce işlenmiş, kanun kapsamındaki suçlarla ilgili sonradan başlatılacak soruşturmaları Kurulun iznine bağlıyor. Dolayısıyla yürütme, örgütsel tasfiyenin gerçekleşip gerçekleşmediğinin belirlenmesinde olduğu kadar, belirli ceza soruşturmalarının başlatılmasında da karar sürecine doğrudan katılıyor.

Bu yetki düzeni, anayasal açıdan ciddi bir tartışma doğuruyor. Ceza soruşturmasının başlatılması, yargısal faaliyetin temel unsurlarından biridir. Belirli suçlar bakımından bu faaliyetin yürütmenin oluşturduğu bir Kurulun iznine bağlanması, savcılık makamının görevini kullanmasını siyasi-idari bir ön karara bağımlı hale getiriyor. Mahkemelerin sonraki aşamalarda görev yapmayı sürdürmesi, soruşturmanın başlamasına getirilen bu sınırlamanın anayasal önemini azaltmıyor.

Üstelik kanun, yürütmeye tanıdığı geniş karar alanını bir sorumsuzluk hükmüyle tamamlıyor. Onuncu maddenin ikinci fıkrası, kanunun amaç ve faaliyetleri kapsamında verilen görevleri yerine getiren kişilerin, bu görevleri nedeniyle hukuki, idari veya cezai sorumluluğunun doğmayacağını düzenliyor. 

Kamu hukukunun temel ilkelerinden biri, yetki ile sorumluluğun birbirinden ayrılamamasıdır. Kamu gücünü kullananların işlemleri hukuki denetime, hukuka aykırı eylemleri ise sorumluluğa tabi olmak zorundadır. Oysa düzenleme, görevlerin kapsamını, kararların maddi ölçütlerini ve yetki sınırlarını yeterince belirlemeden geniş bir sorumsuzluk alanı yaratıyor. Hukuka aykırı eylemleri de kapsayabilecek bu hüküm, Anayasa'nın 2. maddesindeki hukuk devleti ilkesiyle, 125. maddesindeki idarenin işlem ve eylemlerinin yargısal denetimi esasıyla ve 129. maddesindeki kamu görevlilerinin sorumluluğuna ilişkin güvencelerle çatışıyor. Böylece yürütmenin karar yetkisi genişletilirken bu yetkinin kullanımından doğabilecek hukuki sorumluluk zayıflatılıyor.

Tasfiyenin somut ölçütlerinin belirsizliği yürütmeye geniş bir takdir alanı bırakıyor. Hangi örgütün tasfiye edilmiş sayılacağına ilişkin kararın ceza soruşturmaları ve infazlar üzerinde doğrudan sonuç doğurması, bu yetkinin hukuki denetimini zorunlu kılıyor. Ancak kanun, karar sürecinde görev alanlar için geniş bir sorumsuzluk hükmü de öngörüyor.Bu üç düzenleme birlikte ele alındığında, kararın dayandığı ölçütlerin belirsiz, karar yetkisinin geniş, bu yetkiyi kullananların hukuki sorumluluğunun ise sınırlandırılmış olduğu bir yapı meydana geliyor. Böyle bir yapıda yürütme, sonuçları bireylerin temel haklarını ve ceza hukuku bakımından durumlarını etkileyen kararlar alırken hesap verebilirlik mekanizmaları zayıflıyor. Hukuk devleti açısından sakınca, takdir yetkisinin varlığından çok, bu yetkinin nesnel ölçütler ve etkili sorumluluk mekanizmalarıyla yeterince sınırlandırılmamasıdır.

Öcalan Hangi Sıfatla Koordinatör? Bahçeli ile Buldan'ın Aynı Sözcüğe Yüklediği Farklı Anlamlar

Kanunun örgütsel tasfiyenin tespitinde yürütmeye tanıdığı geniş yetkiler, şimdi başka bir sorunu gündeme getiriyor: Tasfiyeyi koordine etmesi önerilen Öcalan, bu mekanizmanın neresinde yer alacak? Güvenlik kurumlarının tespitine ve MGK'nın teyidine bağlanan bir sürecin koordinatörlüğü hangi hukuki statüye, görev tanımına ve denetime dayanacak? Kanunda böyle bir görev tanımlanmadığı halde hem MHP hem de DEM Parti cephesinden Öcalan'a koordinatörlük verilmesi yönünde açıklamalar yapılıyor.

Bahçeli, 18 Mayıs 2026'da Öcalan'ın mahkûmiyetinin devam etmesini, buna karşılık örgüt üzerindeki etkisini sürdürebilmesi için kendisine bir sosyal statü tanınmasını önerdi. Bu statüyü “Barış Süreci ve Siyasallaşma Koordinatörlüğü” olarak adlandırdı. Görevin PKK'nın bütün uzantılarının silah bırakması ve tasfiyesiyle sınırlı kalacağını, Öcalan'ın Kürtlerin lideri veya temsilcisi olarak kabul edilmesi anlamına gelmeyeceğini özellikle belirtti.

Ancak Bahçeli'nin çizdiği sınır, 10 Ekim'deki açıklamasıyla yeni bir tartışma kazandı. MHP lideri, siyasallaşma koordinatörlüğünü Öcalan'ın hakkı olarak nitelendirdi ve bu sorumluluğun kendisine verilmesini istedi. Böylelikle daha önce örgütsel tasfiyeyi kolaylaştırmak için önerdiği siyasi statüyü, yürürlüğe girmiş kanunun uygulama süreciyle ilişkilendirdi.

Buldan'ın açıklaması ise farklı bir kapsam taşıyor. DEM Parti İmralı Heyeti üyesi Buldan, Öcalan'ın silahsızlanma sürecinin yanında geleceğin siyasal ve demokratik inşasında da koordinatörlük üstleneceğini söylüyor. Gazeteciler, yazarlar ve sivil toplum temsilcileriyle doğrudan görüşebilmesi, iletişim ve çalışma koşullarının hukuki güvenceye kavuşturulması da bu yaklaşımın unsurları arasında yer alıyor.

Bahçeli'nin örgütsel tasfiyeyle sınırladığını söylediği görev, Buldan'ın anlatımında daha geniş bir siyasi işleve kavuşuyor. Aradaki fark önemsiz bir sözcük tercihi sayılamaz. Bir kişinin silahlı örgüt mensuplarına silah bırakma çağrısı yapmasıyla toplumun farklı kesimleri arasında geleceğin siyasal yapılanmasını koordine etmesi, görev, muhatap ve yetki bakımından birbirinden ayrılıyor.

Temsilci Değilse Hangi Siyasi Yetkiyle?

7595 sayılı Kanun'da Öcalan için tanımlanmış bir koordinatörlük makamı bulunmuyor. Kanun, uygulamayı takip etmek üzere Cumhurbaşkanı Yardımcısı başkanlığında bir Kurul oluşturuyor. Bahçeli'nin önerdiği koordinatörlük görevinin bu Kurulla ilişkisi, karar alma yetkisi, sorumluluğu, görev süresi ve denetimi hukuken tanımlanmış değil. Böyle bir göreve kamusal yetki tanınması, yetkinin kapsamını ve sınırlarını belirleyen ayrı bir yasal düzenleme gerektiriyor. Siyasi bir liderin önerisi, kanunla belirlenmiş yetki alanını genişletemeyeceği gibi bu alanın üzerinde yeni bir karar mercii de oluşturamaz.

Bahçeli'nin Öcalan'a biçtiği rolün temsil ve otorite bakımından ne anlama geldiği de açıklığa kavuşturulmalı. MHP lideri, Öcalan'ın Kürtlerin genel temsilcisi olmadığını söylüyor; buna karşılık örgüt mensupları ve siyasi uzantıları üzerindeki etkisinin kurumsal bir karşılığa kavuşturulmasını savunuyor. Burada yanıtlanması gereken, bir örgüt üzerindeki fiilî otoritenin hangi hukuki gerekçeyle kamusal bir yetkiye dönüştürülebileceğidir. Örgüt mensupları üzerindeki etkisi, bir kişiye devletin karar ve uygulama mekanizmalarında görev verilmesi için tek başına hukuki dayanak oluşturmaz.

Üstelik kanun, PKK/KCK ile bağlantılı hangi yapıların tasfiye kapsamına gireceğini açıkça belirlemiyor. Bu belirsizlik, Öcalan'a önerilen koordinatörlük görevinin sınırlarını da tartışmalı hale getiriyor. Yürütmenin PKK/KCK ile bağlantılı tasfiye kapsamına alacağı örgütlerin aynı zamanda koordinatörlük görevine konu edilmesi halinde, Öcalan'ın yetki alanı da yürütmenin kararlarına bağlı olarak genişleyebilecek. Oysa bu görevin hangi örgütleri kapsayacağı ve hangi yetkilerle yürütüleceği kanunla açıkça belirlenmelidir.

Bahçeli'nin önerisi örgütsel tasfiye çerçevesinde tartışılırken Pervin Buldan'ın açıklaması çok daha geniş bir siyasal alanı işaret ediyor. Buldan, Öcalan'ın yalnızca silahsızlanma sürecinde değil, geleceğin siyasal ve demokratik yapılanmasında da koordinatörlük üstlenmesini gündeme getiriyor. Böylece örgüt mensupları üzerindeki fiilî otoriteye dayandırılan bir görev, toplumun siyasal geleceğine ilişkin süreçlerde rol üstlenme talebine uzanıyor.

Bu iki görev aynı hukuki ve siyasal niteliğe sahip değil. Silahlı bir örgütün tasfiyesinde, örgüt mensupları üzerindeki etkisinden yararlanılması ile toplumun siyasal yapılanmasına ilişkin karar süreçlerinde kamusal yetki kullanılması birbirinden ayrılmalıdır. Birincisi, sınırları belirlenmiş bir silahsızlanma sürecinin parçası olarak değerlendirilebilir. İkincisi ise demokratik meşruiyet, temsil ve anayasal yetki sorununu doğrudan gündeme getirir. Örgüt içindeki otorite, toplum adına karar verme yetkisi sağlamaz. Bu yetki, kişisel nüfuzdan veya siyasi pazarlıktan değil, anayasal düzenden ve demokratik temsil mekanizmalarından kaynaklanmak zorundadır.

Umut Hakkı: Hukuki Yükümlülük mü, Siyasi Pazarlığın Unsuru mu?

Burada hukuki açıdan daha dikkat çekici bir durum bulunuyor. Abdullah Öcalan, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası almış bir hükümlü. Üstelik 7595 sayılı kanun, 1 Haziran 2005'ten önce işlenen ve müebbet veya ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektiren suçları, öngördüğü erteleme mekanizmasının dışında tutuyor. Öcalan'ın mahkûmiyetinin bu kanun yoluyla ortadan kaldırılması veya infazının ertelenmesi öngörülmüyor. Buna karşılık MHP lideri, bir yandan mahkûmiyetinin sürmesini savunurken diğer yandan umut hakkına kavuşması gerektiğini söylüyor.

Umut hakkı, ağırlaştırılmış müebbet cezasının otomatik olarak kaldırılması anlamına gelmiyor. Hükümlünün belirli bir süre sonunda durumunun yeniden değerlendirilmesini ve koşullar oluştuğunda serbest bırakılma ihtimalinin bulunmasını gerektiriyor. AİHM, 2014 yılında Öcalan'ın koşullu salıverilme olanağı tanımayan infaz rejiminin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ni ihlal ettiğine hükmetmişti. 

Umut hakkının yıllardır uygulanmayan bir AİHM kararına dayanılarak bugün yeniden gündeme taşınması, siyasi zamanlaması bakımından da üzerinde durulması gereken bir husus. Çerçeve yasanın kapsamı dışında tutulan bir hükümlü için başka bir hukuki düzenlemenin kapısı açık bırakılıyor. Bu kapının hangi koşullarda, hangi takvimle ve hangi hukuki güvencelerle işletileceği açıklanmıyor.

Umut hakkı, örgütün tasfiyesi karşılığında kullanılacak bir müzakere unsuruna mı dönüştürülüyor? Yoksa kamuoyunun tepkisi gözetilerek ileride yapılacak bir infaz değişikliğine siyasi zemin mi hazırlanıyor? 

Bahçeli'nin mahkûmiyetin devamını, koordinatörlüğü ve umut hakkını aynı süreç içinde savunması, Öcalan'ın gelecekteki konumuna ilişkin talepleri birbirine bağlıyor. Burada tartışılması gereken, olası bir infaz düzenlemesinin hangi hukuki koşullara dayanacağı kadar, kamuoyunda kabulü güç bir değişikliğin AİHM kararına uyum gerekçesiyle nasıl meşrulaştırılacağıdır.

SONUÇ

Söz konusu kanun, siyasi normalleşmenin önüne örgütsel tasfiyeyi bir koşul olarak koyuyor. Ancak bu koşulun hangi somut ölçütlerle gerçekleşmiş sayılacağı hâlâ açıklığa kavuşmuş değil. Burada belirleyici olan, PKK'nın feshedildiğinin ilan edilmesi kadar, hangi örgütlerin bu tasfiyenin kapsamında değerlendirileceğidir. PJAK'ın örgütsel varlığını sürdürmesi ve Suriye'de SDG'nin feshiyle sonuçlanan entegrasyonun PKK/KCK ile bağları ne ölçüde sona erdirdiğine ilişkin sorular, kanunun uygulanması bakımından açıklığa kavuşturulmalıdır. Üstelik tasfiyeye ilişkin kararlar, ceza soruşturmaları ve infazlar üzerinde doğrudan hukuki sonuçlar doğuruyor.

İktidarın PKK'nın tasfiyesini yeterli kabul ederek bağlantılı diğer silahlı yapıların durumunu kapsam dışında bırakması, kanunun öngördüğü tasfiye şartının dar yorumlanması anlamına gelebilir. Böyle bir yorumun hangi hukuki ve fiilî gerekçelere dayandığı kamuoyuna açıklanmalıdır. Aksi halde bir örgütün sona erdiği kabul edilirken aynı örgütsel ağın başka ülkelerdeki silahlı kapasitesinin devam edip etmediği belirsiz kalacaktır.

Bu belirsizlikler giderilmeden tartışmanın ağırlık merkezi Öcalan'ın gelecekteki siyasi konumuna kayıyor. Koordinatörlük önerisi ve umut hakkı talebi, farklı hukuki konulara ilişkin olsalar da aynı siyasi sürecin parçaları olarak gündeme getiriliyor. Örgüt üzerindeki fiilî otoritenin kamusal bir yetkiye hangi koşullarda dönüşebileceği açıklanmadığı gibi, önerilen görevin kapsamı, süresi ve denetimi de tanımlanmış değil. Oysa siyasi etki, kanunla verilmiş bir yetkinin yerine geçemez.

Buldan'ın “kaçınılmaz” olarak nitelendirdiği görüşme sürecinden önce açıklığa kavuşturulması gereken, devletin çıkardığı kanunun nasıl uygulanacağıdır. Hangi örgütlerin tasfiye edilmiş sayılacağı, buna kimin hangi ölçütlerle karar vereceği ve bu kararların nasıl denetleneceği belirlenmeden hukuki güvence sağlanamaz. Kanunun kapsamını siyasi ihtiyaçlara göre genişletmek ya da daraltmak, hukuki belirlilik ilkesini zedeler.

Barışa yönelik siyasi irade, hukuki düzenlemelerin hazırlanmasında belirleyici olabilir. Ancak bu iradenin hukuk devleti içinde karşılık bulabilmesi, kamusal yetkilerin sınırlarının ve kullanılma koşullarının önceden belirlenmesini gerektirir. Kanunun tanımlamadığı yetkiler siyasi mutabakatlarla kullanılamaz; tasfiyenin gerçekleştiğine ilişkin kararlar da nesnel ölçütlerden ve etkili denetimden bağımsız bırakılamaz.

Neyin acelesi, neyin telaşındasınız?